23 Aralık 2014 Salı

KİTAP 31 # KANATLARIN OLMASIN - RAY BRADBURY/ ARTHUR C. CLARKE ve diğerleri



KANATLARIN OLMASIN

Ray Bradbury
Arthur C. Clarke
William Tenn
L.E. Carroll
Mack Reynolds, Fredric Brown
Mary Frances Zambreno
Syne Michell

Çeviri: Adalet Celbiş

Ve Yayınları
Tür: Bilim Kurgu
116 sayfa

    ''Bilim kurgu okuyucusu geleceğin insanıdır.''

     Kitabın böyle de bir muhteşem girişi var. Metis Yayınları'nın bu husustaki düşüncesi ise şöyle ;

   ''İyi bilim kurgu iyi edebiyattır.''

      Bu iki sözü sentezlersek o halde;

     ''İyi bir bilim kurgu okuyucusu geleceğin insanı olması yanı sıra iyi bir edebiyat zevkine de sahiptir.''

     Kanatların Olmasın, kısa ama etkileyici öykülerden oluşan güzel bir kitap. Kitaptaki öyküler yer yer bilim kurgu özelliği gösterirken yer yer fantastik ve post-apokaliptik bir yapı ihtiva ediyor. En beğendiğim öyküler ise işte bu post-apokaliptik dünyada geçen öyküler oldu.

      Kanatların olmasın 8 yazar tarafından yazılmış toplam 10 öyküden oluşuyor. Öykülerini kitapta görmekten çok memnun olduğum iki yazar da var : Ray Bradbury ve Arthur C. Clarke.

Kitapta yer alan tüm yazarlarımız ve öyküleri ise şöyle;

1- Nuh'un Çocukları---------------------------------William Tenn
2- Şeytanın Avukatı----------------------------------Syne Mitchell
3- Kanatların Olmasın--------------------------------L.E. Carroll
4- Tebessüm-----------------------------------------Ray Bradbury
5- Ejderha-------------------------------------------Ray Bradbury
6- Kara Paradoks----------------------------------- Mack Reynolds / Fredric Brown
7- Bir Günlük Yaz-----------------------------------Ray Bradbury
8- Ateşli Kabus--------------------------------------Ray Bradbury
9- Bir Çıkış Yolu-------------------------------------Mary F. Zambreno
10- Şafakta Karşılaşma------------------------------Arthur C. Clarke


     Kitabın içindeki öykülerin çoğu gördüğünüz üzere Ray Bradbury'a ait öykülerden oluşuyor. Ve diğerleri alınmasın ama en zevk alarak, merak ederek, vay canına nidalarını atarak okuduğum öyküler de bu öyküler.

     Kitapta konu itibariyle yok yok: Şeytanın avukatından tutun da, zaman yolculuğu yaparak gelecekten günümüze  gelen bir yolcunun hüsranla sonlanan yazgısı, ruhunu şeytana satanların çokluğundan satın alacak ruh bulmakta zorlanan ve en fazla yeni bir bilgisayar karşılığı ruhunuzu satın almak isteyen melekler, yedi yılda bir güneşin doğduğu ve diğer günlerin hep yağmurlu geçtiği venüs gezegeninde güneşi görme arzusuyla yanıp tutuşan bir küçük kız, uygarlığın insanların eliyle yok edildiği bir çağda uygarlığa ve uygarlığa ait tüm değerlere, nesnelere kin kusan bir nesil ve bu neslin çoktan unuttuğu değerli bir gülümseme ve daha önce Üç Robot Yasası'nda da beğeniyle okuduğum Arthur C. Clarke'a ait bir hikaye.


     Kitabın içindeki bir öyküye, fikir verici olması açısından kısaca değinmek istiyorum, değineceğim öykü ise kitaptaki ilk öykü ve bu yüzden tarafımca burada paylaşılmaya uygun görüldü yoksa tekrar vurgulamak gerekirse kitaptaki en sevdiğim öyküler Ray Bradbury'e ait olanlardı.

                                                                                                                       Nuh'un Çocukları - William Tenn

    Bu öykü post-apokaliptik bir dünyada geçiyor. Her neviden bombanın her an insanların üstüne yağabileceği, kıyameti tekrar tekrar yaşamak zorunda kalan bir dünya. Bu yüzden insanlar yer altına beton ve kurşun kaplı sığınaklar yaptırıyorlar ve Silo adlı kitaptaki gibi hidrofonik bahçeler kuruyorlar. Öykümüz ise bir babanın çocuğuna 3dk içinde yer altına inşa ettiği sığınağa yeryüzünden inmesini sağlamaya yönelik yaptırdığı talimlerle başlıyor. Çocuğu ancak 3dk. 13 saniye içinde bu sığınağa varabiliyor, bu ise çocuğun babası tarafından fazlasıyla paylanmasına neden oluyor. Neden mi?

''Büyük kapılar kapanmış olacaktı. Sen dışarıda kalacaktın. O zaman sana ne olacaktı? Kes ağlamayı, bana cevap ver!''

''Bombalar düşecekti, ben... ben saklanacak bir yer bulamayacaktım. Bir kibrit başı gibi tutuşup yanacaktım. Benden geriye toprakta gölgemin şeklinde bir siyahlıktan başka bir şey kalmayacaktı.Ve....eğer şeyse...''

''Radyoaktif toz ise?''

''Eğer bomba değil, radyoaktif toz ise bütün derim bedenimden ayrılacaktı ve ciğerlerim yanacaktı.Baba lütfen, bir daha yapmayacağım!''

''İçinde, dışında, her yerinde korkunç acılar. Alarm verildiğinde bodruma ulaşmakta geç kalırsan sana işte bunlar olacak. Üç dakikanın bitiminde kim dışarıda kalırsa kalsın, kim kalırsa kalsın, kumanda kollarını indiririz ve bodrum mühürlenir. Anladın mı Saul?''

     Ve öyküde korkulan başa geliyor. Düşen bir bombayla 3 dakikalık ölüm kalım savaşı başlıyor ve biz de yapılan talimlerin ne kadar işe yaradığını bu olayla görme fırsatını yakalıyoruz.

     Kitabın şu an basımı yok lakin pdfsini bulabiliyorsanız okumanızı içtenlikle tavsiye ederim. Kitap çok kısa bir zamanda bitiyor ve siz de bu kısa zamanda uzun soluklu bir eğlenceli vakit geçirmiş olmanın mutluluğuyla kitabı tozlanmaya fırsat bulamamış rafındaki boşluğa, yüzünüzde nedenini sadece sizin bildiğiniz şeytani bir sırıtışla bırakıveriyorsunuz ta ki bir sonraki gün istemsiz bir dürtüyle elinize geri alana dek.

Herkese keyifli okumalar...

6 Aralık 2014 Cumartesi

KİTAP 30 # CİNSEL ŞİDDETİ ANLAMAK - DIANA SCULLY




CİNSEL ŞİDDETİ ANLAMAK
TUTUKLU TECAVÜZCÜ ERKEKLER ÜZERİNE BİR İNCELEME

/ UNDERSTANDING SEXUAL VIOLENCE

A STUDY OF CONVİCTED RAPISTS

Diana Scully

Çeviri: Şirin Tekeli

Laleper Aytek

Metis Yayınları

Tür: Araştırma- İnceleme

213 sayfa


      Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kitaplardan biri oldu Cinsel Şiddeti Anlamak. Hele de her türlü şiddetin çevremizi sardığı, her gün yeni bir şiddetin kurbanı olanlara dair haberlere tanık olduğumuz şu günlerde şiddetin her nevisini anlamaya, nedenlerini tespit etmeye ihtiyacımız olduğu kesin. Kitabımız birçok çeşidi olan şiddetin adından anlaşılacağı üzere, en sık yaşananlardan ve kadınların en çok korktuğu şiddetlerden biri olan cinsel boyutunu tutuklu tecavüzcü erkekler üzerinde yaptığı araştırmalarla incelemiş. İncelemesini yaparken kontrol grubu olması açısından da cinsel suça karışmamış diğer tutukluları incelemesine dahil etmiş.Kitabın ilk bölümünde yazar, araştırma sürecini ve bu süreçte yaşadığı zorlukları, tecavüzcü erkeklerin nasıl bir yöntemle seçildiğini, onlarla ropörtaj yaparken güvenilir olmak ve tecavüz suçlarına karışan mahkumların yaşadıklarını anlatmaları için gereken samimi ortamı oluşturmak için gösterdiği çabaları, konuyu incelerken izlediği yöntemi ve ele alış bakış açısını uzun uzun anlatmış. Her şeyden önce neden tutuklu tecavüzcü erkekler? diye sorabilirsiniz. Yazarın buna cevabı ise şöyle;

''Cinsel Şiddet taşıyan erkek dünyasına ulaşabilmek için tecavüzcü erkeklerle, yani bu işin  uzmanlarıyla doğrudan ve deneysel bir ilişki içine girmek gerektiğine inanıyordum (bugün de inanıyorum). Kamuoyu araştırmaları ve resmi kaynakların istatistik verileri cezaevlerindeki erkeklerle bire bir gerçekleştirilecek gözlem ve konuşmalar sonunda elde edilebilecek bilginin kapsam ve derinliğine ulaşamazdı.''

 
     Yazarımız konuyu salt bir kadın sorunu olarak ele almamış, hatta en yaygın ele alınış şekli olan cinsel şiddeti patolojik ya da psikiyatrik bir sorun olarak gören modeller bağlamında da değerlendirmemiş. Tam tersi sorunu özelde erkeklerin sorunu , genelde ise toplumun ataerkil yapısının erkeklere ve kadınlara toplumsal olarak atfettiği rollerden kaynaklanan bir sonuç olarak değerlendirmiş. Feminist bir sosyokültürel bakış açısıyla incelediği konu hakkında kitabında alıntıladığı kaynaklar ve tutuklu tecavüzcüler üzerinde yaptığı araştırma sonunda elde ettiği veriler yazarın haklılığının dikkate şayan olduğunu gösteriyor.

     Öncelikle tecavüzcü erkekleri iki grup altında değerlendirmiş:

1- Tecavüz ettiğini kabul eden erkek mahkumlar
2- Tecavüz ettiğini inkar eden erkek mahkumlar

     Bu iki gruba dair bulunan bulgular gerçekten çok ilginç. Tabiki burada hepsini alıntılamayacağım ama birkaç önemli noktaya da değinmek istiyorum.

     Yazar, tecavüzü kabul eden ya da inkar eden erkeklerin tecavüz kalıpyargılarına kuvvetle inandıklarını, toplumun getirdiği bir bakış açısıyla kurbanın geleneksel toplumsal cinsiyet rol davranışı standartlarına uymadığı, örneğin içki içtiği, otostop yaptığı durumlarda meydana gelen cinsel şiddeti tecavüz olarak görmediklerini belirtmiş. Ki kitabı okudukça görüyorsunuz ki cinsel şiddetin kurbanlarının alışveriş sonrası arabasına binmeye çalışan otoparktaki yalnız bir hamile kadın, yahut evinde tek başına gece vakti uyumakta olan bir kadın, gündüz vakti yolda yürüyen veya arabası yolda kaldığı için otostop çekmek zorunda kalan bir kadın olduğunu görmek ise cinsel şiddetin yukarıdaki gibi ilkel bir açıklamayla tanımlanamayacağını gösteriyor. Kısaca kurbanı suçlama gibi tecavüzü başkalarının gözünde haklı kılmak için tecavüzü tartışmalı kılan anlatımlara kaçmak sorunu anlamak için bir çaba değil sadece suçu ve nedenlerini gözardı etmek için bir bahanedir.

   
TECAVÜZ: KURBANIN SUÇLU GÖRÜLDÜĞÜ TEK SUÇTUR.
     Yazarın da değindiği gibi işin en trajikomik yanı kurbanları, ne bilinçli ne de bilinçdışı olarak tecavüz edilme isteği taşıyan ''Gerçek Kurbanlar'' ile, içten içe tecavüze uğrama yolunda mazoşist bir ihtiyaç duyan ''Profesyonel Kurbanlar'' olarak ikiye ayıran bir kategorinin psikoanalitik literatürde yer bulması.İşte yazar kitap boyunca işin bu kadar basit ve yüzeysel olmadığını, sonuç odaklı düşünmek yerine doğru nedeni tespit etmek gerektiğini ortaya koymaya çalışmış.Yani kadının etrafında odaklanan çözüm yolları yerine sorunun temeline inmeyi, tecavüz eylemini gerçekleştiren erkekler ve erkek ile kadının rolünü biçimlendiren bu toplumda ve toplumun bakış açısında aramak gerekliliğini sıklıkla vurgulamış.
Tecavüz eden erkeklerin akıl sağlığı yerinde olmadığı için bunu yaptığını iddia eden patolojik bakış açısına ise en büyük argümanını, kontrol grubu ile elde ettiği sonuçlar bağlamında ileri sürmüş.

''Elimizdeki veriler erkeklerin ne 'hasta' oldukları için tecavüz ettikleri yaygın tezini desteklemektedir ne de bir grup olarak tecavüzcülerin akli dengelerinin diğer grup suçlulardan daha bozuk olduğunu ortaya koymaktadır. Daha açık söylemek gerekirse, tutuklu tecavüzcüler akıl sağlığı sistemiyle kontrol grubundan daha fazla ilişkiye geçmiş değillerdi.''

      Bu noktada yazar tecavüz mahkumlarının çocukluklarını anne ve baba ile olan ilişkilerini, çocuklukta bir cinsel tacize uğrayıp uğramadıklarını incelemiş ve  yaygın olarak tecavüz suçlarında ''anne''ye yüklenen anlamlara ve suçun anne ile olan ilişkilerde aranmasına yönelik çabalara da gerekli cevabı vermiş.

''Bu soruyu yanıtlamaya yönelik bir yaklaşım, bu araştırmadaki tecavüzcülerin çoğunun ailelerinde şiddet, çocuk tacizi ya da cinsel anlamda kurbanlaştırmayı yaşamadıkları ortaya çıktığından, bu faktörlerin yetişkin cinsel şiddetini açıklamak için kullanılamayacağını söylemek olabilir.''

       Ayrıca Tecavüzün cinsel olarak dengesiz, cinsel anlamda yoksunluk ve hayalkırıklığına uğramadan kaynaklandığını iddia eden literatürün konuyu açıklamakta hem eksik hem de yetersiz kaldığını yine tecavüz mahkumlarına yönelttiği sorular ve elde ettiği sonuçlar itibariyle ortaya koymuş.

''...Yani, cinsel hayal kırıklığı/yoksunluk ve Psikopatlık tecavüzü açıklamakta pek işe yaramamaktadır.''

      Gelgelelim Tecavüzü inkar eden ve kabul eden mahkumlar arasındaki tespit edilen belirgin sistematik farklılıklara:

      Suçu kabul edenler genellikle suçlarıyla ilgili olguları değiştirmez ve suçu işlerken kullandıkları kaba kuvvetin, şiddetin miktarını gerçekte olduğundan daha az gösterirken, inkarcıların bazıları, suçlarını en azından daha tartışmalı gösterme kaygısıyla olayları yeniden kurgulama ve değiştirme yoluna gitmişlerdir.

       İnkarcılar görüşmelerde hiçbir zaman şiddet ya da tecavüz gibi sözleri kullanmazken, davranışlarının cinsel içeriğini vurgulamayı tercih etmişlerdir. Ayrıca davranışlarını haklı çıkarmak için, tecavüz yanlısı kültürlerinde var olan kadın kalıpyargılarından yararlandıkları gibi kurbanlarını hem tecavüze katılmış olarak göstermiş hem de tecavüzden onları sorumlu tutmuşlardır. Kurbanlarını karalama eğilimi inkarcılar arasında daha yaygın olmakla birlikte, suçu kabul eden erkekler arasında da birkaç suçlu, kurbanlarının kurban olmayı ''hak ettiklerini'' kanıtlamaya çalışmıştır.


TOPLUM TECAVÜZ ETMEMEKTEN DAHA ÇOK  TECAVÜZ EDİLMEMEYİ ÖĞRETİR.


      İnkarcıların anlattıklarında altı tema tespit ediliyor:

1- Kadınlar baştan çıkarıcıdır.
2- Kadınlar hayır derken aslında evet demek isterler.
3- Kadınlar sonunda 'gevşer ve bu işten zevk alırlar'.
4- İyi kızlara tecavüz edilmez.
5- Tecavüz önemsiz bir suçtur.
6- Maço ( kabadayı) erkek imajı.

      Yazar teker teker bu başlıkların ne kadar su götürmez şekilde hatalı ama suçun işlenmesinde suçu işleyen erkek açısından tecavüzünü haklı çıkarmada haklı bir araç olarak kullanıldığını araştırma sonuçları ve örnekler aracılığıyla net bir şekilde açıklıyor.

''Kültürümüzdeki genel geçer kalıpyargılara ek olarak, psikiyatri ve kriminoloji, özellikle bunun kurban-bilim altdalı, geleneksel olarak tecavüzü haklı kılan gerekçeler üretmişler ve bunu genellikle, tecavüze uğramış kadını kendi baştan çıkarıcılığının kurbanı olarak göstererek yapmışlardır. Bu ideolojik pencereden bakıldığında, cinsel saldırganlık sanki iki tarafın üzerinde anlaştıkları bir cinsel ilişki biçimiymiş biri görünmektedir.''

''Yaptıklarının tecavüz olduğunu düşünmediklerini iddia eden erkekler, tecavüz olayı sırasında cinsel saldırıyı erkeğin bir ayrıcalığı olarak görmekteydiler.Başka bir deyişle, çoğu silahlı olduğu ve hatta bu silahı kullandıkları halde yaptıklarını ağır bir suç olarak görmüyorlardı. Silah tehdidine rağmen, kadının karşı koymayışını onaylama olarak yorumluyorlardı. Onların bakış açısından, kurban bu işten önemli bir yara almadan kurtulduğuna göre, ortada tecavüz denebilecek bir olay yoktu.''

      Hırsızlık yapmak için girdiği bir evde evin sahibi kadına da tecavüzü fazladan bir avantaj olarak gören o kadar örnek var ki kitapta. Ayrıca tecavüz etmek için seçilen kadının çoğu zaman özellikleri için değil yanlış zamanda yanlış yerde bulunan bir kadın olması yazarın en başından beri savunduğu ve ileri sürdüğü gerekçelerin ne kadar da doğru olduğunu, tecavüzün kadının giyimi, davranışları vs. boyutuyla ilgili olmaktan çok daha farklı nedenlere dayandığını göstermesi açısından önemli.

      Cinsel şiddetin bir farklı boyutu olan ırkçı yaklaşım ve uygulamaya da değinmiş yazar. Amerika'da iç savaştan önceki ırkçı yasalar beyaz bir erkeğin siyah bir kadına tecavüzünde para ya da hapis cezasını verme yetkisini mahkemelerin inisiyatifine bırakılacağını öngörmüş iken, beyaz bir kadına tecavüz etmiş siyah erkeğin cezası ise ölüm olmuştur. Bu ayrımcı uygulamalar nedeniyle de ABD'de 1930'dan bu yana tecavüz nedeniyle idam edilen 453 erkekten 405'inin yani %89 'unun siyah olması şaşırtıcı olmasa gerek.

      Yazar kitabının sonunda cinsel şiddete maruz kalma durumuyla karşı karşıya kalan kişilerin olabildiğince yüksek sesle bağırmalarını, yardım istemelerini, fiziksel güç uygulamalarını tavsiye ediyor ve bunun suçlunun dikkatini dağıtmak, onu paniğe kaptırmak ve tecavüzden kurtulma açısından istatistiksel olarak işe yaradığını belirtiyor.



      Son olarak yazarın tecavüzün ve cinsel şiddetin önlenmesi açısından sunduğu naçizane öneriler ise şöyle;

''Ancak toplumda mikro ve makro düzeylerde yaşanacak derin bir toplumsal değişme, kültürümüz içindeki tecavüzü destekleyen unsurları ortadan kaldırabilir. İlk iş olarak, tecavüzü önemsizleştiren, yansızlaştıran ve cinsel şiddetin kabul edilip ödüllendirildiği bir kültür ortamında yaşamamıza sebep olan özür ve gerekçeleri kabul etmeyi  reddetmeliyiz. Kadınların tam olarak insanlar olarak haklarını sınırlayan ve bu haklara uygun olarak hareket etmelerini ve erkeklerle eşit olmalarını önleyen engeller ortadan kaldırılmalıdır. Aile içindeki şiddetin köklerinin kadınların yapısal bağımlılıklarında yattığını kabul etmeli ve dolayısıyla bu şiddetin daha büyük toplumsal sorunun sebebi değil, bir belirtisi olduğunu görmeliyiz.''




      Kitabı olabildiğince aktarmak isterdim lakin öyle bir kitap ki burada içeriğinin hepsine değinmek mümkün değil, Cinsel şiddet toplumsal yaralarımızdan en yaygın olanı. Bu bağlamda toplumdaki temel şiddetlerden biri olan bu yarayı anlamak ve tedavi etmek için bu kitabın alınıp okunması gerektiğini düşünüyorum. Bilhassa ülkemizde de tecavüzlerle ilgili vicdanımızı kanatan kararlar veren mahkemeleri, kararlarındaki gerekçeleri anlamak ve işin diğer ülkelerde de çok da farklı olmadığını görmek, cinsel şiddet açısından gerek ulusal gerek uluslararası bir ortak bilinç geliştirmek, cinsel şiddete karşı uluslararası bir birlik oluşturmak açısından bu kitap bir başlangıç. Kitabı sadece önermekle kalmıyor, bu kitabın çok önemli bir bilinç için bir adım önemli bir başlangıç olduğunu iddia ediyorum.

Herkese keyifli okumalar ve daha aydınlık yarınlar diliyorum.

25 Ekim 2014 Cumartesi

KİTAP 29 # ÜÇ ROBOT YASASI - ISAAC ASIMOV

     


ÜÇ ROBOT YASASI

/ THREE LAWS OF ROBOTICS

Isaac Asimov

Konuk: Arthur C. Clarke

Çeviri: Gönül Suveren
Altın Kitaplar Yayınevi

Tür: Bilim Kurgu
222 sayfa

       Merhabalar ,
       Biliyorum uzun zamandır blogu ihmal ettim, iyi mi ettim? tabiki hayır. Kaç defa girip yazmaya niyetlendim ama hayatımın geçiş dönemlerinden birinde olduğum için kafamı toplayıp adamakıllı iki kelimeyi bir araya getirmeyi beceremedim. Daha sonra stajım başladı ve bırakın kitap okumayı uyumak için bile zor vakit bulur oldum. Yoğun ve yorucu geçen bu süreç şu an daha da oturmuş durumda. Bu sayede kitap okumaya tekrar başladım ve inanın yaşadığımı tekrar hissediyorum. Neyse daha bıdı bıdı yapmadan, meramımı anlatmış olmanın verdiği rahatlıkla yeni dönemin ilk kitabına giriş yapmak istiyorum.

       Kitabımızın adı; 3 Robot Yasası. Kitabımıza adını veren bu 3 yasası da nedir? diye sorarsanız kitabın girişinde sorunuzun cevabını kolaylıkla bulmak eminim sizi de beni ettiği gibi tatmin edecektir:


3 ROBOT YASASI

1-Bir robot, bir insana zarar veremez. Ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz.

2-Bir robot, insanların verdikleri emirlere uymak zorundadır.Ancak bu emirler Birinci Yasa'yla çeliştiği zaman durum değişir.

3-Bir robot, Birinci ve İkinci yasalarla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır.

       Daha önce Asimov'un ''Ben, Robot'' adlı kitabını okuyanlar yahut bir Asimov hayranı olanlar eminim ki bu 3 yasaya aşinadırlar.Geleceğin gelişmiş robot sanayinde eminim bu yasalar bir şekilde uygulanacaktır.Bu cümlemden günümüzdeki robot sanayinin gelişmiş olmadığı anlamı çıkarılmasın sakın. Şu an da robotlar çevremizi sarmış durumda. Şu an size bu yazıyı ulaştırmamı sağlayan bilgisayarlar, bir bilgisayar kadar fonksiyona sahip cep telefonları vs bunların hepsi birer robot. Ama kanaatimce, 3 robot yasasının asıl işleyeceği robotlar, daha komplike, daha çok bize benzeyen ve iyi birer taklitçi hatta taklit olmaktan öte biyolojik insanın ikamesi olabilecek kadar ileri gidecek olan robotlardır.Hatta bakarsınız zamanla  insanlar biyolojik varlığının dezavantajlarını yenmenin çaresini robotlaşmakta bulurlar belli mi olur? John Scalzi'ye ait ''Yaşlı Adamın Savaşı'' adlı bilim kurgu serisini okuyanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.

      Kitaba döndüğümüzde, kitap 8 öyküden oluşmakta. Kitabın ismi ise sizi kesinlikle yanıltmasın zira kitap robot öykülerinden oluşmuyor. Ne diyeyim 3 Robot Yasası ismini pek hak eden bir kitap olmamış. Zira ''Ben, Robot'' adlı kitaptaki gibi 3 robot yasasının çelişkilerine, çıkmazlarına değinen, işi matematiksel bir mantıkla çözümleyen bir kitabı karşımda bulacağımı sanmıştım ama daha çok karşıma çıkan bilimsel buluşların buluşu yapan kişilere getirebileceği tehlikeler , kehanet ve bilimin kesişme noktalarında kalan gerçekler, gezegensel seyahatlerde ve insan yaşamına en uygun olduğu keşfedilen gezegenlerde insanların karşılaşabileceği sıkıntılar gibi konular oldu. Beğenmedim mi? Aksine hepsini birbirinden çok sevdim. Ama işte o isim yok mu o isim! Bende çok farklı bir beklenti oluşturdu. Sizde de oluşturmasın ve kitabın tadını zevkle çıkarın diye söylüyorum bunları.

      Haa unutmadan kitaptaki en sevdiğim iki öyküden biri de Arthur C. Clarke amcamıza ait. Evet evet yanlış okumadınız, kitapta ilerlerken kendisi de hop diye bir anda önümüze çıkıp bizi şaşırtıyor ama öyle böyle bir şaşırtma değil, yani utanmasa Asimov'un konuğuyum haddimi bilip ev sahibine ayıp etmeden hikayemi anlatıp gideyim demeyecek, bildiğiniz rol çalacak ama Asimov amcamız da çok uyanık hani, öyküleriyle öyle bir fırtına estiriyor ki Arthur dayımıza hiç göz açtırmıyor. Yanlış anlaşılmasın, üstadlarımız tüm bunları fairplay'e hakkını verecek dostça bir dayanışma içinde, okura bilim kurgu şöleni yaşatarak gerçekleştiriyorlar.( Asimov ne adamsın valla! Yine gidip bölüm değiştiresim, yeniden üniversite okuyasım geliyor. İşte beni kötü etkileyen tek yönü de budur.)

     Kısaca okuma hevesimi geri getirip beni boğulduğum yorgunluğumdan çıkarıp, ayaküstü dünya üzerine kondurmak yerine bilim kurgunun eşsiz sınırsızlığında uçuran bu kitaba bayıldım. Uygun fiyata bulabiliyorsanız alın ve mutlaka okuyun, bulamıyorsanız da asla pasta yiyin demeyeceğim Bir kütüphanelere göz atın iyisi mi. Olmadı bir şekilde karşınıza çıkarsa sakın ha ıskalamayın bu kitabı. Benden şimdilik bu kadar.
Herkese keyifli okumalar diliyorum.


Son olarak sizlere yeni bir blogu tavsiye etmek istiyorum ; kendisi sıkı bir okur, yazar, araştırmacı, bilhassa tarih, antropoloji, mitoloji konularına fazlasıyla ilgili. Bu konularda bir blog arıyor lakin bulamıyorsanız artık dert etmeyin sayemde bulmuş oldunuz. Güzel okumalar efenim ;)

http://ulugbeyrasathanesi.blogspot.com.tr/


9 Eylül 2014 Salı

KİTAP 28 # DİNLE KÜÇÜK ADAM - WILHELM REICH

     

DİNLE KÜÇÜK ADAM
/ LISTEN LITTLE MAN

Wilhelm Reich

Çeviri: Şemsa Yeğin
Payel Yayınları
6. Basım 1990

Tür: Deneme
158 sayfa


     Wilhelm Reich ünlü psikanalist, psikiyatristlerden biri. Kendisi aynı zamanda Sigmund Freud'un öğrencisi olma şerefine de nail olmuş ancak Sigmund Freud'un gölgesinde kalmamış, yazdığı eserler ve bir bilim insanı olarak yaptığı araştırma ve analizlerle ve bunların zamanında estirdiği fırtınalarla ve günümüze kadar gelen tartışmalarla kendi adını tarihin altın sayfalarına yazdırmıştır. Hocası Sigmund Freud'un ise bilhassa cinsellikle ilgili öğretilerini geliştirmiştir. Bir psikanalist olarak insana dair çok iyi çözümlemeleri olduğunu da ''Dinle Küçük Adam'' adlı eserinde rahatlıkla görebilirsiniz.

''Sevginin, çalışmanın ve bilginin anayurdu yoktur, gümrük denetiminden geçmez bunlar, üniforma tanımaz. Onlar, evrenseldir ve bütün insanlığı kapsar.''

   
      Dinle Küçük Adam'ı okuduğunuzda başta kendi içinizdeki küçük adamı daha sonra ise etrafınızdaki Küçük Adamlar ve küçük büyük adamları göreceksiniz. Wilhelm Reich'a göre içinizdeki Küçük Adamı görmeniz ve tam anlamıyla farkında olmanızla Büyük Adam olmaya başlayacaksınız. Wilhelm Reich, kitabında Küçük Adamlara kibirli bir tavırdan çok, işini bilen ve hastalığınızı tetkik ve analiz etmiş bir uzman edasıyla sesleniyor, tüm amacı ise hastalıklı küçük adama yardımcı olmak ve onun bu hastalığını fark ederek ondan kurtulmasını sağlamak. Çünkü farkında olduğu bir şey var ki o da Küçük Adam kendini günden güne yok etmektedir, sadece kendini mi? Keşke öyle olsa ama hayır!: Toplumu da, aileyi de, sevgiyi de, insanlığı da, geçmişi de, geleceği de ve başta kendisi için her şeyi yapmaya hazır olan, ona her an yardıma koşan ve onun iyiliğine olanı bas bas bağıran Büyük Adamlar dahil her şeyi yozlaştırmakta, yıkmakta ve yok etmektedir. Bu sırada Küçük Adamların, Büyük Adamlar yerine örnek aldığı, el üstünde tuttuğu kişiler ise küçük büyük adamlardır. İşte en tehlikeli silah cehalet misali Wilhelm Reich bu yüzden Küçük Adamdan korktuğunu sıklıkla dile getirmektedir.


''Senin en kötü yanlarını, en büyük zayıflıklarını, senin bilmen gerektiği gibi ama senden çok daha iyi biliyorlar. Küçük büyük adamlar seni bir simgeye feda ettiler, sense onları yönetecek yerlere getirip koydun.


....


İşte bu yüzden senden kokuyorum, Küçük Adam, çok korkuyorum. Çünkü insanlığın geleceği senin elinde. Senden korkuyorum, çünkü kendinden kaçtığın gibi dünyada hiçbir şeyden kaçmıyorsun. Evet, sen, kendinden kaçıyorsun Küçük Adam. Bu senin suçun değil. Ama paçanı bu hastalıktan kurtarmak senin görevin, senin sorumluluğun. Baskıya göz yummasaydın ve birkaç kez de etkin bir biçimde baskıyı desteklemeseydin seni ezenleri çoktan silkip atardın. Senin şu kadarcık özsaygın olsaydı, günlük yaşamında kendine azıcık saygılı davransaydın, yaşamın sensiz bir saatçik bile sürmeyeceğini sezseydin, dünyadaki hiçbir güç seni ezecek kadar güçlü olamazdı.''

    Küçük Adamın aslında ne kadar değerli olduğunu ama herkesten, her şeyden önce bunu Küçük Adamın kendisinin görmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde Küçük Adamı küçük yapan hastalığından kurtulabileceğini Wilhelm Reich yukarıdaki paragraf ve daha kurduğu birçok paragrafta vurguluyor. Bu tür farkındalığa varana kadar birçok Büyük Adamın kurban olduğunu ve bizzat Küçük Adam tarafından hor görülüp toplum dışına itildiğini ise şu tarz ifadelerle belirtiyor:

''Kendi Küçük Adamlarını seni sömürenler haline getirdiğini anlamalısın artık; aç gözünü ve gerçekten büyük olan adamlarını kurban ettiğini gör; onları çarmıha gerdiğini, canlarını aldığını, açlıktan öldürdüğünü anla artık; onları bir an bile düşünmediğini, senin için çalıştıklarını aklından geçirmediğini kabul et; yaşamın boyunca yaptıklarını kime borçlu olduğun konusunda hiçbir fikrin yok, bunu anla artık.''

    Gördüğünüz gibi kitap gayet akıcı bir dille bizzat Küçük Adama hitap ederek ele alınmış. Kitapta yer yer Wilhelm Reich'in kişisel serzenişlerine, kendisine yapılan haksızlıklara ve suçlamalara karşı cevaplarına bilhassa da Nazi ve Faşist Mussolini İtalya'sına göndermelerine tanık oluyorsunuz. Ayrıca kitaptaki ilgili bölümler hakkında resimlemeler de mevcut ki koca bir konuyu bir resimle nasıl izah edersinizin en güzel örnekleri bu resimler.

   
     Ayrıca eklemek gerekirse Küçük Adam ifadesi Wilhelm Reich'in girişte belirttiği üzere kendisinin değil, Küçük Adamı ezmeye çalışanların, Küçük Adamı kullananların taktığı bir ad. Yazarın bu şekilde hitap etmesi  ise bence; küçük büyük adamların bu uslupla hitap ederken dikkate alınması ancak büyük adamların değerli ifadelerini küçük adamlar tarafından duyulmamasına karşılık yazar dikkate alınabilmek adına Küçük Büyük Adamların bu hitap şeklini kullanmayı tercih etmiş olabilir, aynı zamanda ne kadar itici bir tabir olduğunu ve Küçük Büyük Adamların gerçekte  Küçük Adama ne kadar değer verdiğini bu sözü ısrarla kullanarak göstermek istemiş olabilir.


''Kimse sana neye benzediğini söylemeye cesaret edemiyor. Çünkü senden korkuyorlar Küçük Adam ve senin küçük olmanı istiyorlar.''

''Kendini şimdiki konumundan farklı düşünmeye bile cesaret edemiyorsun; boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine ise açık; bir hırsız gibi gece değil de gündüz de sevebilen. Sen aslında kendini aşağılıyorsun Küçük Adam 'Ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!' Gerçek Büyük Adamdan tek bir farkın var: Büyük Adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyordu.Herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğunu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. Demek ki Büyük Adam; nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir, Küçük Adam ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar.''

    Kısaca kitap tam anlamıyla bir başucu kitabı, okurken ' Vay be!' nidaları içsesinizden eksik olmuyor. Kitabın çizilmedik bir yeri de kalmıyor. Mesela ben o kadar çok alıntı yapmak istiyorum ki şu an ama bir başlasam sonunu alamam, kitabı toptan buraya kopyalamış olurum; o yüzden tavsiyem tıpış tıpış gidin  Wilhelm Reich amcanızın önüne bağdaş kurup oturun ve kendiniz hakkındaki gerçekleri bir de onun ağzından çarpıcı bir şekilde dinleyin. Ha benden demesi, sakın ola alınmaya kalkmayın, padişahın kızı da, oğlu da olsanız, o karşısındakinin kim olduğu hususunda ayrım yapmaksızın başlangıcı şöyle yapacaktır :

''DİNLE KÜÇÜK ADAM!''

( Dipnot olarak şuraya iliştirivereyim. Kitabın birçok yayınevinden çıkmış versiyonu mevcut, payel yayınları her zaman beğeniyle takip ettiğim bir yayınevi, bu kitabın çevirisi de gayet güzeldi, tavsiye ederim. Kitabı mı ? Kitabı tavsiye etmiyorum, kesinlikle kitaplığınızda bir tane olmalı diyorum. Birden fazla da alın hatta hediye edersiniz.)

2 Eylül 2014 Salı

KİTAP 27 # EROİN GÜNCESİ - KANAT GÜNER



EROİN GÜNCESİ

Kanat Güner

Era Yayıncılık
3.Baskı Eylül 1997

Tür: Günlük, Otobiyografi, Anı
116 Sayfa

--------DİKKAT ------------------------------------------------------------------------------------
KİTABIN +18 OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM LÜTFEN YAZININ DEVAMINI BU UYARIMI DİKKATE ALARAK OKUYUNUZ ----------------------------------------------------------------


   ''Hey Millet, Ben ölmeye karar verdim, niye biliyor musunuz, çünkü yaşım 27'ye geldi dayandı, benim gibiler daha fazla yaşamamalı. Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim! Neyse ki aklım hala başımda, sahneye girmem gereken yeri ayarlayamadım ama çıkmam gereken yeri biliyorum. Kendinize iyi bakın, kötü alışkanlıklardan uzak durun.''

    Yeraltı edebiyatına dahil olduğunu düşündüğüm ve son zamanlarda okuduğum kitaplardan beni en çok etkileyen kitap oldu Eroin Güncesi. Kitabı elime aldığım andan itibaren bir hayatın yok oluşuna , adım adım uçurumdan aşağı yuvarlanışına tanık oldum. Dur yapma! Sana ölüm yakışmaz! Evet ölüm hiçbir canlıya yakışmaz ama sana hiç yakıştıramadım! Lütfen tutunmaya devam et! demek istedim ama elimden okumaktan ve yaşananlara tanık olmaktan başka hiçbir şey gelmedi.


   Kanat Güner, 1970 doğumlu, genç bir kız; tek isteği sevgi olan bir eroin bağımlısı genç bir kız.
Şiddetli geçimsizlik içinde olan bir ailede büyüyor ve ailesinin bu geçimsizliği ileride kendisini içinde bulduğu bataklığa kayış nedenlerinden biri, belki de en önemlisi bilemiyorum. Aslında en temel sebep 'Sevgisizlik'. Bir insanın hayatta kalması için hava , su , besin bedeni için ne kadar önemliyse, psikolojik sağlığı için de 'Sevgi' o kadar önemli. Doğduğumuz andan itibaren tüm ilginin, sevginin üzerimizde olmasını isteriz. Bir bebeğin canhıraş ağlayışının sebebi budur, ya da küçük bir çocuğun etrafındaki tüm ilgiyi üstüne toplamak için giriştiği çabalar, biz büyüklerin de en büyük isteği ve ihtiyacı budur ama bunu ne bebekler ne de küçük çocuklar kadar kolay ifade edebilir ve gösterebiliriz. Çoğu zaman maruz kaldığımız sevgisizlik ve ilgisizliği başka şeylerle telafi etmeye çalışırız; kimimiz son model lüks bir araçla, kimimiz manzaralı ve güneş alan bir evle, kimimiz kariyerli yüksek bir makamla. Çoğunlukla kendimize itiraf edemeyiz de bu ilgilerin gerçek nedenlerini. Ancak çok az insan kendine gerçeği itiraf edebilir, bazı insanların ise itirafı çok sert olur kendine ve hiçbir şeyi hak etmediklerini düşünür, kendi içlerindeki karanlığa gömülür ve artık umutsuz birer vaka olduklarına kani olurlar. Bu insanların gerçeği fark edişleri çok cesurca olmakla birlikte buldukları çözüm ise ölümcüldür. İşte Kanat Güner de gerçeğin farkında, sevgisiz kaldığının ve sevginin peşinde koştuğunun onu aradığının farkında. İnsanlarda bulamadığı sevgiyi, aşkı anlık mutluluklarla telafi etmekte. Ta ki bunlar da gerçek bir sevginin yerini dolduramayıncaya dek...

''Bazen düşünüyorum da, ben annemle babamdan nefret ediyorum galiba. Onları en fazla üzen şeyin benim başıma gelen kötü şeyler olduğunu farkettiğimden beri, kendime zarar vererek onlardan intikam alıyorum. Evet öylesine nefret ediyorum ki o gereksiz ikiliden. Kendime baktıkça o ikisinin bir araya gelmiş olmasına daha fazla sinirleniyorum.''

   Kanat Güner günce şeklinde ele aldığı kitabında hayatının son demlerini ve eroinin onu ölüme giden yokuş yolda nasıl freni patlamış araç gibi ölüme sürüklediğini anlatıyor. Eroin onun  tek gerçek sevgilisi, tek aşkı. Ölümüne sevdiği tek gerçek, hayatını günden güne yok eden görünürdeki zehir. Ama asıl zehirse ilgisizlik, sevgisizlik, yanlış arkadaşlıklar, yanlış aşklar, yalnız kalışlar, kendi içindeki hesaplaşmalar, kendisini anlayan kişilerden mahrum kalışlar.

''Neden her şey güzel olmaz, yaşamak bu kadar güzelken?''

   Kanat Güner öyle boş biri değil, başta Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde okuyan bir tıp öğrencisi, bunun dışında o kadar zeki ve hayatın gerçeklerini öyle bir çıplaklıkla görüyor ki arka arkaya sıraladığı hayat derslerine itiraz etmek mümkün değil, çoğunlukla farkında olduğumuz ama susarak ve görmezlikten gelerek yok saydığımız gerçekleri karşımıza geçip yüzümüze bas bas bağırarak kulaklarımızın zarlarını yırtarcasına öyle bir haykırıyor ki kitabı okurken bu yüzden çok zorlanıyor insan. Bir tek hatası var o da seçtiği çözüm ki o da bunun farkında.

    Kitabı yazış nedeni ise, yaşadıklarının boşa olmadığını birilerinin yaşadıklarına tanık olduğunu görmek ve kendi deyimiyle hep son olarak kabul ettiği 'vuruş'ların hangisinin gerçekten son olduğunu bilecek birilerinin olması.

    Kitap gerçekten çok üzücü ve yıpratıcı, okuyan biz bu kadar yıprandıysak Kanat Güner'in neler yaşadığını tahmin etmek mümkün bile değil; ama ne olursa olsun çözüm değildi bu. Ne olursa olsun hayata sıkıca tutunmalıydı. Kendisini asla yargılayacak değilim yaptıkları için sadece hiçbir canlı ölümü hak etmez hele de böyle iğrenç bir zehirin elinden! Kendisi de hak etmemişti! Milyonlarca masum genci, insanı bu bataklıklara sokanlara, onları zehirleyerek ölümlerine ve hayatlarının eriyip gitmesine neden olanlara lanet olsun!

   Kanat Güner sadece bir sonuç; sevgisizliğin, ilgisizliğin neden olduğu eksikliği fırsat bilerek insan hayatları üzerinde ölümcül oyunlar oynayarak bir imparatorluk kuranların ve bu imparatorluğa çeşitli şekillerde bilerek ya da bilmeyerek destek olan insanların neden olduğu bir sonuç. Hatalarıyla, yanlışlarıyla yüzleşemeyen toplumun, her gün yeraltına sakladığı iğrençliklerinin artık oraya da sığmayıp yeraltından günyüzüne doğru bir kusmadır bu sonuç.

   Herkesin hassas ve duyarlı olması ve üzerine düşeni gerek eğitimle, gerek tedaviyle, gerek sevdiklerinizi gerçekten sevmek ve onlardan sevgi ve ilginizi sakınmamakla yerine getireceği bir konu. Kitap bu anlamda da bir ders niteliğinde. Bir daha böyle şeylerin yaşanmaması ve buna neden olan her pisliğin yeryüzünden sonsuza dek silinmesi dileğiyle...


böylece;


 Kanat Güner'e ait Eroin Güncesi adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Mektuplardan ya da anılardan oluşan bir kitap  kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı.



Mimler 1 - 2 - 3 #




   Merhabalar;

   Uzun zamandır bloga pek uğrayamadım, sınav stresiydi, mezun olacak mıyım derdiyken güzel bir ortalamayla mezuniyetimi ilan ettim. Babamın dediği gibi işe girmiş olsam şu an emekli olmuş olurdum sanırım 16 yıl dile kolay, lgs'siydi daha sonra oks olmasıydı; öss'siydi daha sonra ygs ve lys olmasıydı derken kafayı oynatmaya ramak kala üniversiteye de girip bu zorlu macerayı tamamlamış oldum. Darısı bir sabit duramayan kıpraşıp kıpraşıp insanı çileden çileye sokan sistem içinde öğütülmeden kurtulmasını dilediğim öğrenci arkadaşlarımın başına. Ha rahatladım mı?  tabiki hayır. Benim için de hayat henüz yeni başlıyor, yıllarca okumaya alıştırılmış bünyem benim için henüz çok yeni olan staja, iş hayatına bakalım nasıl bir uyum sağlayacak.

    Neyse gelelim Mim'lere. Daha önce hiç mim yapmamıştım, gördüğüm kadarıyla mimler daha çok bloggerları tanımamıza yarayan sorulardan oluşan anketimsi şeye verilen ad. Bu hususta pek başarılı cevaplar vereceğimi sanmıyorum ama elimden geldiğince beni Mimlemiş saygıdeğer arkadaşların emeklerinin karşılığını vermeye çalışacağım.

1.MİM

   Öncelikle sevgili Kitapkuşu'nun bir mim'i vardı, son zamanlarda herkese önerdiğiniz kitaplar adlı.Kendisine beni mimlediği için çok teşekkür ediyorum. Mime gelirsek;  Açıkçası blogumdaki tanıtımı olan son kitaplar taze taze okunduğu için son zamanlarda sıcağı sıcağına tarafımca önerilen kitaplar. Bir de her okurun ilgisi farklı olduğu ve olabildiğince her konudan okuyan bir okur olduğum için kitap tavsiyem kişiden kişiye göre aşırı şekilde değişiyor. Bu yüzden şu kitap veyahut bu kitap diye belirlemem gerçekten zor.

2.MİM

     Gökyüzükitaplığı adlı güzel bir bloga sahip sevgili meslektaşım tarafından mimlendiğim Kitaplığınızdaki En İyi 10 Kitap Kapağı adlı mim. Açıkçası en korktuğum ve bir gün mimlenirsem nasıl cevaplayacağımı bilemediğim 'En'li mimlerden biri. Çünkü benim genel anlamda 'Enler'im yoktur. Zamana, mekana, konuya bağlı 'Enler'im vardır. O yüzden şu an 'Enler'im dediğim şu an için böyledir dün için böyle olduğunu yarın için böyle olacağını kesinlikle sanmıyorum. Ohh derdimi anlattım birz da olsa rahatladım yahu.

     En iyi kurguya sahip 10 kitap dese cevaplayamayacağım ama kapak dediği için daha rahat cevaplayacağımı tahmin ettiğim bir mim benim için. Neden mi? Çünkü ben tam bir çizim kapak hastasıyım!!! Hepsi çizim değil mi ulan? dediğinizi duydum tamam evet hepsi öyle amma velakin ben bizzat elle çizilen renkli kitap kapaklarına bayılıyorum. Nostalji takıntılı, antika meraklısı bir insan olarak bir tek kapak güzelliğine bu kitaplarda bakıyorum. Diğer kapaklılardan da elbette beğendiklerim oluyor nadir de olsa, onlardan da seçeceğim muhtemelen. Off amma uzun yazdım çenem açıldı iyice. Huu!! orada birileri kaldı mı? ne bekliyordum ki çoktan kaçırdım milleti! neyse ben de kendi kendime takılırım o halde napalım. Beğendiklerim arasından zar zor eleme yapıp seçtiğim 10 kitap kapağı ;

1-

2-

3-

4-

5-

6-

7-

8-

9-

10-


3.MİM

   Gelgelelim 3.Mim'e. Gerek okuduğu kitaplar gerek yorumlarının kalitesi ile çok severek takip ettiğim bir blog olan Kitap Notları beni mimlemiş. Kendisine teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. Sorular baya bir okkalı görünüyor, umarım rezil olmadan altından kalkabilirim.

1- Çok kitaptan oluşan seriler mi ya da tek kitaplar mı?

Açıkçası böyle bir ayrım yapmam. Kitaplarda dikkat ettiğim şeyler böyle kabataslak çizgide ve yüzeysel değildir. Bolca araştırmadan kolay kolay bir kitabı almam ve seri yahut tek olması kesinlikle bir kriter değildir benim için.

 2- Sadece kadın yazarları mı yoksa erkek yazarları mı okumak? 

Böyle ayrımcı bir politika izlemem. Hatta kadın yazar, erkek yazar denilmesi bile hoş değil bence. Benim için sadece 'Yazar' vardır cinsiyetiyle değil yazdıklarıyla ilgilenirim.

3- Kitapçıya gidip kitap almak mı, internet üzerinden kitap almak mı?

Kitapçıları gezmeyi çok severim. Her gidişimde her kategoriyi gezer ve alınacak birçok liste hazırlar çıkarım maalesef liste hazırlayıp çıkarım diyorum çünkü etiket fiyatlarından satış yapan kitapçılardan 5 kitap alacağıma internetten 10 kitap alırım. Ancak izlediğim bu stratejiyi birçok okurun izlediğinin farkındayım ve kitabevlerinin kapanmasından da korkmuyor değilim; kitapları orada inceliyor ve çoğunlukla şehrin boğan kalabalığından, gürültüsünden kitabevlerine sığınarak nefes alıyorum. Hatta mümkünse bi yatak bi döşek atıp orada pineklemek istiyorum, neyse konu sapmasın, kısaca kitapçıda gezerim, incelerim; internetten de alırım. 

4- Film olan kitapları mı dizi olan kitapları mı okumak? 

Yine hiç önemsemediğim bir kriter hatta benim için kriter bile değil. Sadece okuduktan sonra filmi de var mı diye bakarım varsa bir de onu izleyeyim nasılmış, kitabın içine nasıl etmişler yahut kitaptaki temayı yakalayabilmişler mi diye onun haricinde kitap okumamda bu durumun hiçbir etkisi yok.

5- Günde 5 sayfa okumak mı yoksa haftada 5 kitap mı?
Benim devrelerim soruyu yine algılayamadı. Zamana, mekana , konuya, anlatıma bağlı olarak değişkendir okunan sayfa sayısı, kaldı ki bunu önemseyenleri de anlamıyorum kusura bakmayın ama. Ben bir kitabın insana ne kattığıyla ilgileniyorum yoksa bazı kitaplar var ki milyonlarca sayfa okusam da benim için sadece zaman kaybıdır. Lakin bir 'Küçük Prens' ya da 'Martı' kitapları incecik olmasına rağmen insanın dünyasını yerle bir ederler. Darman duman eder sizden geriye bir şey bırakmazlar, siz de mecburen yeni temeller üstünde kendinizi yeniden ve daha sağlam inşa etmek zorunda kalırsınız, hah işte bir kitapta aradığım en önemli şey budur benim.

6- Profesyonel bir yazar olmak ya da profesyonel bir yorumcu olmak?  

Acemi bir yazar ve acemi bir yorumcu olmak en güzeli. Profesyonel dediğin kendini artık geliştiremeyendir, halbuki bir insan hayat boyunca her şeyde acemi hissetmelidir ki ustalığın kibrinde kaybolup gitmesin, kendi kendini köreltmesin.

7- En sevdiğiniz 20 kitabı tekrar tekrar okumak mı yoksa her gün daha önce okumadığınız yeni bir kitabı okumak mı? 

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın...  der Ataol Behramoğlu

 Ben de her gün yeni bir insan, yeni bir hayat, yeni bir kitap peşindeyim. Ölümlü canlılarız ve zaman kısa, o yüzden olabildiğince çok ileri gitmeye çalışıyorum ama bu sırada öyle kitaplarla karşılaşıyorum ki ben istemesem de onlar başucuma gelip yerleşiyor. Bu kitaplar haricindeki kitaplara geri dönmüyorum malesef.

8- Kütüphanede çalışmak mı kitap satıcısı olmak mı?

Kütüphanede çalışmak tabiki. Ücretsiz kitap vermek, sınırsıza yakın kitaplarla haşır neşir olmak, eski kitaplarla başbaşa kalmak off ne kadar harika değil mi? Ama sahafları da es geçmeyeyim. İşini hakkıyla yapıp satıcı pozisyonunda olmayan sahaflara saygım sonsuzdur onlar satıcı değil bilgi ve kitap paylaşıcılarıdır. Ama eski kitap satıcısından ileri gidemeyen sahafları ise salt kitap satıcısı olarak görmekteyim malesef ve ticaretten başka bir şey yaptıklarını sanmıyorum. 

9- En sevdiğiniz türde kitaplar okumak mı yoksa en sevdiğiniz tür hariç diğer tüm türlerden kitaplar okumak mı?

Ben her türden kitap okurum, kendimi sınırlamam, yeni türler ve kitaplar keşfetmek en büyük hobimdir, siz bana tavsiye edin okurum, yeter ki beni değiştirsin, dönüştürsün, yeni bir ben keşfettirsin. Ben okuduktan sonra bir daha eski ben olmayayım; ben aynı kaldıktan sonra ne anlamı var ki o kitabın?

10- Sadece fiziksel kitap kopyalarını okumak mı yoksa sadece e-kitap okumak mı?

E-Kitap sevmiyorum ben, ama mecburda kalırsam okurum. E-kitabı da destekliyorum açıkçası ama bir alternatif olarak; bir zorunluluk olarak asla değil! İsteyen e-kitap okusun okuyabiliyor ve seviyorsa, isteyen de kitabın kendisini okusun. Sadece tek isteğim var ister e-kitap ister  fiziksel kitap olsun fiyatları biraz daha normal miktarlara çekilsin, bilhassa okuru yolunacak kaz gören yayınevlerine sesleniyorum. Kitap bir lüks değil ihtiyaçtır, kitaplarınıza etiketi çekerken lütfen bunu göz önünde bulundurun!


   Evet elimden geldiğince yapılan mim sırasına göre cevaplamaya çalıştım soruları. Bilmiyorum sonuna kadar okuyacak bir babayiğit çıkar mı :) Buraya kadar gelen varsa da kendisini gönülden tebrik ediyorum. Göz ucuyla bakanların da gözlerine sağlık. 

Herkese keyifli kitap okumalar diliyorum.

26 Ağustos 2014 Salı

KİTAP 26 # ZÜMRÜT KENT / OZ BÜYÜCÜSÜ - LYMAN FRANK BAUM

 

ZÜMRÜT KENT
OZ BÜYÜCÜSÜ
/ THE EMERALD CITY OF OZ

Lyman Frank Baum

Çeviri: Nihal Yeğinobalı
Engin Yayıncılık
1.Baskı Ekim 1989

Tür: Masal
166 sayfa


     Zümrüt Kent daha çok bilinen adıyla Oz Büyücüsü.
Filmini izlemeyen kaç kişi vardır bilmiyorum ama izleyenlerin şu an muhabbetini yaptığıma değecek kadar çok olduğu kesin. Ben de o kişilerden biriyim. Filmini çocukken televizyonda defalarca gündüz gösteriminde ağzım sulanarak izlerdim. Ki ben bir filmi defalarca seyredebilen bir insan da değilim maalesef. Kitabı olduğunu ise yakın zamanda 'Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap'ı incelerken öğrendim ve hemen okuma listeme ekledim.

     Kitabımızda Dorothy adlı küçük bir kızımız var, Dorothy'nin anne ve babası yok, Emm Yengesi ve Henry Amcası ile Kansas'ın uçsuz bucaksız, ağaçsız otluklarının arasında yaşamakta. Bir de Toto adında minik şirin bir köpeği var. İşte Dorothy'nin hepi topu sahip olduğu her şey bu sevdiği insanlar ve küçücük fakirhane evden ibaret. Bir gün öyle bir hortum gelir ki küçük kız sığınağa yetişemeden köpeğiyle evin içinde hortuma teslim olur. Hortum evi alır yükseltir, yükseltir, bu sırada evin içindeki kızcağız yorgunluktan kendini yatağına atıverir. Evin sertçe sarsılması ile uyanır ve artık evin havada süzülmediğini ve hiç bilmediği gür ağaçlı bol yeşillikli cennet gibi bir tepeye kondurulduğunu görür. Sadece bu yeşillik değildir gördüğü, karşısında kendisiyle aynı boyda ama yetişkin olan küçük küçük insanları da bulur. Bu halkın adı Mançkinler'dir.




''Ey yüce büyücü Mançkinler diyarına hoş geldin.
O kötü yürekli Doğu cadısını öldürüp Mançkinleri özgürlüğe kavuşturduğun için sana gönül borcuyla borçluyuz.''  

     Tabi küçük kız bu olanlardan hiçbir şey anlamaz. Meğerse geldiği yerde dört adet El varmış: Güney, Kuzey, Doğu ve Batı Elleri. Doğu ve Batı Elleri'nin büyücü Cadıları kötü kalpliyken, Güney ve Kuzey'in büyücü cadıları ise iyi kalplidir. Evet cadılar da iyi olabiliyormuş zira kızın konuştuğu Kuzey Cadısı modern dünyalarda artık cadıların, büyücülerin, sihirbazların soylarının tükendiğini belirtirken bu anektoda da yer veriyor. İşte bu kötü Doğu Cadı'sını ise bizim kızımız Dorothy öldürmüş, tabi iyi kalpli, sevimli ve karıncayı bile incitemeyecek olan Dorothy bu durumdan hiçbir şey anlamıyor. Bir bakıyor ki hortumla gelen ev Doğu Cadısı'nın üzerine inmiş ve evin altından can veren cadının bir tek ayakları ve ayaklarındaki büyülü gümüş pabuçlar dışarıda kalmış. Mançkin halkı, küçük kızın orada kalıp onlara baş olmasını isterlerken, Dorothy ise bir an önce evine dönmek için ağlamaya başlıyor. Bunun üzerine Mançkinliler ona yardım edemeyeceklerini çünkü Dört El'in etrafında aşılmaz çöllerin olduğunu, ona yardım etse etse büyücülerin en büyüğü ve en güçlüsü tüm bu dört elin ortasındaki Zümrüt Kent'te yer alan Ulu Oz Büyücüsü'nün yardım edebileceğini söylüyorlar. Kıza kötü Doğu Cadısı'nın ne işe yaradığını tam bilemedikleri ama çok güçlü bir büyüye sahip olduğundan emin oldukları gümüş ayakkabıları da veriyorlar. Kuzey Cadısı kızı koruması için bir de alına öpücük konduruyor. Ayakkabıları da giyen kız, elinde evden aldığı yemek sepeti ve köpeği Toto ile yola koyuluyor.



     İşte bundan sonra olacakları bildiğinizi düşünüyorum. Ama kendilerinden bahsetmezsem bu yazının tam olmayacağını düşündüğüm için, olayların gidişatından biraz daha bahsedeceğim.

     Dorothy yolda ilerlerken yolun kenarındaki çitlerin ardında uzanan geniş mısır tarlasında bir korkuluk görüyor. Yalnız bu korkuluk canlı ve konuşuyor. Kazıkta asılı ve gece gündüz bu kazıkta asılı kalıp kargaları korkutmaktan canı artık iyiden iyiye sıkılan Korkuluk küçük kızdan kazıktan kurtulmak için yardım istiyor. Küçük kızın yardımı ile kazıktan kurtulan Korkuluk kızın Ulu Oz Büyücüsü'ne gittiğini ve neden gittiğini öğreniyor. Adını ilk defa duyduğu ve duymamasını da  kendi beyinsizliğine verdiği şu Ulu Oz'un kendisine de bir beyin verip veremeyeceğini soruyor. Saman dolu kafasının ona yaşattığı üzüntüden kurtulmak için küçük kız Dorothy ve köpekcik Toto'yla birlikte Korkuluk da yola koyuluyor.




     Yol alan üçlü yolda tutulup kalmış bir teneke adam görüyorlar. Teneke Adam odun keserken yağmura yakalanıp yağdanlığını da evde unutunca olduğu yerde kasılıp kalmış. Tekrar hareket edebilmesi için yağlanması gerek. Ona da yardım ettikten sonra Teneke Adam da Ulu Oz Büyücüsü'nün kendisine bir zamanlar insanken sahip olduğu ama artık yokluğunu çok hissettiği bir yürek verip veremeyeceğini soruyor. Cevabını almak üzere bu üçlüye katılıp yollara düşüyor.

      Yol boyunca çeşitli tehlikeler ve yaratıklarla karşılaşan dörtlünün karşısına bir aslan çıkıyor. İlk başta Aslan'dan çok korkuyorlar daha sonra ise Aslan'ın kendilerinden daha korkak olduğunu öğreniyorlar. Aslan bu korkaklığıyla adına layık olaması derdinden muzdarip, Ulu Oz Büyücüsü'nün kendisine de cesaret verip veremeyeceğini soruyor. O da cevap almak üzere bu ekibe takılıp vuruyor kendini yollara.




      Beşlinin başına neler geliyor neler, kötülerle de karşılaşıyorlar, iyilerle de. Aşılmaz Uçurumlar, başa çıkılması gereken kötü büyücüler,  uyutan haşhaş bahçeleri, konuşan fareler, uçan maymunlar, porselen şehirler vs derken işler hiç tahmin ettikleri gibi gitmiyor ve gerçekten tahmin edilemez birçok şey oluyor. Merak etmeyin, kitabın asıl bölümleri size kaldı zira kitap o kadar çeşitli ve farklı olaylardan oluşuyor ki bu anlattıklarım kitabın ilk birkaç sayfasını teşkil ediyor. Sonuna doğru gerçekten şaşkınlık geçiriyorsunuz. ( tabi filmi seyretmediyseniz ve kitabını daha önce okumadıysanız, ben filmi unuttuğumdan yine şaşırdım )


      Kısacası bu çağdaş masal o kadar içten, o kadar samimi ki bu kafadarlar amaçlarına kavuşsun ya da kavuşmasın aralarındaki bağa, kurdukları arkadaşlığa, yıkılmaz dostluğa hayran olmamak elde değil. Kitap beni aldı çocukluğuma götürdü. Bir an büyüdüğümü ve yılların ne kadar çabuk geçtiğini fark etmek ise az da olsa üzdü. Çocukluğun o saf, samimi sıcaklığında kendimi bulmaksa çok iyi geldi.( Tabi snickers da iyi geliyor orası ayrı )  Kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ederim ve kesinlikle filmini de izleyin. Ölmeden önce izlenmesi gereken filmlerden biri bence.

    Kitabın çevirisi ise biraz yeşilçam tadındaydı ki bunu da eski bir çeviri olmasına bağlıyorum ama anlam açısından çok tatmin ediciydi. Nihal Yeğinobalı da zaten kendini kanıtlamış, saygın çevirmenlerimizden biri.Ellerine sağlık. Lakin çok sevmeme rağmen Engin Yayıncılık'ın kitaplarında eksik olmayan yazım yanlışları bu kitapta da vardı. Ama çevirilerinin kalitesi gözümde her zaman bu durumu tolere ediyor o yüzden sıkıntı olmadı.
 
   Herkese keyifli okumalar ve seyirler diliyorum.



böylece;

ABD'li yazar Frank L. Baum'a ait Zümrüt Kent -  Oz Büyücüsü adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Bir masal kitabı kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 

21 Ağustos 2014 Perşembe

Yaz Okuma Şenliği Raporu # 2

 


 
 
     Merhabalar, bir şenlik ayı sonuna daha geldik. Maalesef bu ay sınavlarımdan dolayı performansım yüksek değildi, üstelik yine sınavlarım var ( Ah bitmedi şu çilem! ) ve bu yüzden kitap okumaya vakit ayırmakta çok zorlanıyorum. En azından hiç okumamaktan yeğdir diyerek izninizle totalde okuduklarım listesini yazmaya girişiyorum: 




2. Kategori (10 puan): Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap.

Deliduman - Emrah Serbes  351 sayfa


7. Kategori (10 puan): Fransız edebiyatından bir kitap.

Veba- Albert Camus  303 sayfa

8. Kategori (10 puan): Bir savaş kitabı.

Boyalı Kuş- Jerzy Kosinski  243 sayfa


10. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap.

Kutsal Dedektiflik Bürosu- Douglas Adams  358 sayfa


15. Kategori (10 puan):Bir masal kitabı.

Zümrüt Kent Oz Büyücüsü - Frank Baum  166 sayfa

16. Kategori (10 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap.

Yaşlı Adam ve Deniz- Ernest Hemingway  132 sayfa

17. Kategori (10 puan): Bir biyografi/otobiyografi kitabı.

Marie Curie Radyoaktivitenin Keşfi- Naomi Pasachoff 123 sayfa

22. Kategori (10 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.

Silo -- Hugh Howey  517 sayfa


27. Kategori (Her bir kitap 10 puan, iki kitap da okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 50 puan): İsminde zıt anlamlı kelimeler olan iki kitap.

Pi'nin Yaşamı- Yann Martel  343 sayfa

28. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 60 puan): Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden 3 kitap.

2. Siddhartha - Hermann Hesse  152 sayfa

3.Bıçak Sırtı ( Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) -Philip K. Dick 197 sayfa

29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

Yeraltındaki Melekler Yeryüzündeki Şeytanlar- Sevil Atasoy  335 sayfa

Kabil- Jose Saramago  146 sayfa

30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan): 17., 18. ve 19. yüzyılda yazılmış birer kitap.

17.yy için Hamlet - William Shakespeare   185 sayfa

18.yy için Rahibe- Denis Diderot  211 sayfa


19.yy için- Dubrovski- Puşkin  272 sayfa



Toplamda 16 kitap okumuşum.

16* 10 = 160 puan

 30. kategoriyi tamamladığım için ekstra 50 puan

4034 okunan sayfanın getirdiği 40 puan;

Toplam = 250 Puan 

Tatmin edici değil kabul ediyorum ama bereketli olsun ne diyeyim artık :D

Herkese keyifli okumalar diliyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...