30 Haziran 2014 Pazartesi

KİTAP 17 # RAHİBE - DENIS DIDEROT


RAHİBE

/ LA RELIGIEUSE 

Denis Diderot

Çeviri: Adnan Cemgil

Engin Yayıncılık
2.Baskı 1990
211 sayfa




      Denis Diderot,  Aydınlanma Çağı'nın önde gelen karakterlerinden biri. Kendisi bir filozof yazar, evet hem düşünüyor hem de yazıyor, kısacası bir yazarda aradığım en önemli iki unsur. Düşünmeyen adamlara nedense sempatik bir gözle bakamıyorum, çoğu yazarın bana eğreti gelmesi ve bilhassa da popüler kültür kitaplarına fazlaca sarılamamamın nedeni bu sanırım. Düşünceden kastım ise alelade düşünceler değil, insanın düşün dünyasında fırtınalar koparan, yaşamını altüst eden, büyük bir sorgulama sürecine okuru cesaretle sürükleyen düşünceler; bilgi tabanlı, mantıksal bir metoda dayanan bir sorgulama süreci. Denis Diderot'ta bunların hepsi ve hatta daha fazlası var.
Denis Diderot'un hayatına ve yapıtlarına baktığınızda aydınlanmaya nasıl şekilde ön ayak olduğunu görürsünüz.Öncelikle kendisi bildiğimiz Ansiklopedi'nin (Encyclopédie) başeditörü. Amacı da bilgiyi elit tabakanın güdümünden alıp topluma sunmak, bilgi ile toplumun sorgulama sürecini hızlandırmak, toplumu geliştirmek ve eğitmek.Tam anlamıyla toplumcu bir yazar. O dönemde toplumcu olup da dikkat ve tepki çekmemek mümkün müdür? Tabiki değildir. Zaten Diderot da fazlasıyla tepki çekmiş ve bazı eserleri yasaklanıp , yakılmıştır. Oh ne ala memleket! Beğenmedin mi? yak! yık! sil! yok et! Hani ne oldu? bak hala kitapları elimizde? Demek ki o işler yasaklamayla, yakmayla olmuyormuş canım cicim!

      Denis Diderot'un uzun zamandır okumak istediğim bir kitabıydı Rahibe.Kitap, rahibe olmak istemediği halde ailesi tarafından zorla manastıra hapsedilip rahibe yapılmak istenen bir kadının kendi ağzından, bir kişiye mektup yazmak suretiyle anlattığı, manastırdan kurtulma süreci ve bu sırada manastırda maruz kaldığı envai işkenceler, sapıkça niyetler, insanı vahşetleri konu alıyor.O kadar gerçekçi bir üslupla yazılmış ki sanki bir otobiyografi. Denis Diderot'un keskin eleştiriler ve ithamlar yüklediği bu kitabı neye dayanarak bu kadar sert bir üslupla yazdığını merak ettim. Çünkü kitap rahibelik düzeni yanısıra kiliseyi yerden yere vuruyor. Bu şekilde bir yerden yere vurma, ilgili konu hakkında sağlam bilgi ve dayanak gerektirir. Evet bu ithamların bir dayanağı varmış, bunu kitaptan değil ama Denis Diderot'un hayatını araştırırsanız göreceksiniz. Diderot'un kız kardeşi söz konusu esere ilham veren. Kız kardeşi Catherine manastırda eğitim görürken rahiplerin tacizine maruz kalmış ve akli dengesini kaybetmiş ve burada ölmüştür. Zaten kitapta da vuku bulan olaylara maruz kalıp akli dengeyi yitirmemek mümkün değil. İşte tüm bu yaşananların tecrübesiyle, sert ve kesici, yer yer ironik bir eseri ortaya koymuş yazar.

      Kitaptaki Suzanne adlı küçük kız, daha küçükken ailesi tarafından sevilmediğini, diğer iki kız kardeşinden ayrı tutulduğunu fark eder.İnsanlar bu küçük kızı sevdikçe, tatlı buldukça ailesi iyice zıvanadan çıkar ki bunun nedenini sonradan öğreniyoruz. En sonunda kızı hem gözlerinden ırak olsun hem de miraslarına vasi olup da diğer kardeşlerinin miras paylarını azaltmasın diyerek rahibe olmak üzere manastıra kapatırlar. Kız canhıraş ağlar, en sert dille rahibe olmak istemediğini söyler, bir rahibe gelir ikna etmeye çalışır yok, diğeri gelir yok, yokoğlu yok!

Rahibe olmak istiyor musunuz?
-Hayır, Madame.
Rahibelikten hiç hoşlanmıyor musunuz?
-Evet, Madame.
Annenizle babanızın isteklerine boyun eğmeyecek misiniz?
-Evet, Madame.
Peki öyleyse ne olmak istiyorsunuz?
-Rahibelikten başka her şey.Rahibe olmak istemiyorum, olmayacağım da.

      Rahibeliğe geçiş olan rahibelik töreni gelir çatar, yine aynı direniş başgösterir:

Marie-Suzanne Simonin doğru söyleyeceğinize söz veriyor musunuz?
-Veriyorum.
Tamamiyla kendi isteğiniz ve özgür iradenizle mi buraya geldiniz?
-Hayır efendim.
Marie-Suzanne Simonin, Bakire kalacağınız, yoksulluğa ve baş eğmeye katlavacağınıza Tanrı adına yemin eder misiniz?
-Hayır efendim, hayır!

      Ama ne yapar ne eder başka bir törende, Suzanne'yi kendinde olmadığı bir anda rahibe yaparlar, Suzanne'nin bundan sonraki tek amacı ölümü yeğ tuttuğu rahibelikten kurtulmaktır. Tabi bu sırada kırbaçlanmak, dışlanmak,  yiyeceklerine pislik katılmak, hakaretlere uğramak, yatağı yorganı elinden alınarak aç bilaç açıkta bırakılmak ve bunlar gibi aklınızın almayacağı birçok çin işkencelerine maruz kalır.


      Tüm bunların yanısıra ömürleri boyunca bakire kalmak zorunda olan rahibeler arasında homoseksüel durumlar baş göstermeye başlar. Tabi kızımız çok masum olduğundan başrahibe tarafından kendisine yapılan bazı tacizlerin anlamını idrak edemez. Kendisine yukarıdan bazı uyarılar gelir herhangi bir temas durumları olursa bildirmesi üzerine. Ama başrahibesini seven ve ona anne diyen bu kızcağız başrahibesinin kendisine karşı kötü niyetlerini anlayamaz. Uzun süre bu tacizlere maruz kalır.

     Denis Direrot bu eseriyle çok büyük bir cesaret örneği sergilemiştir. O zaman sen kalkacaksın da kiliseyi bu şekilde eleştireceksin.İşkenceler yapıyorsun, para babalarının güdümündesin, bünyendeki hayasızlıkları gör, senin dinini reddediyorum! diyeceksin? fırtınalar kopar fırtınalar! ki kopmuş da zaten; eserlerinin yasaklanmadığı mı kalmış ,cezaevine girmediği mi? Şu an bile Kilisenin en sevmediği kitaplar top 10 listesinde ilk 5 i zorlar gibime geliyor.



     Tavsiyem okumanızdır, bu kitabı okumasanız da Hasan Ali Yücel klasiklerinde yazarın birçok eseri mevcut, birini alıp okumanızı şiddet ötesinde, ışık hızında, bir okul çıkışında, yinelenen bir şarkıda öhm anladınız siz onu her şekilde tavsiye ediyorum.
Herkese keyifli okumalar.

Not: Bu kitabın da filmi vardır arkadaşlar, aklınızda bulunsun.Film ve kitap ikilisini sevenlere duruyulur.


böylece;
18.yüzyılda yazılan bir kitap olması sebebiyle, Denis Diderot'a ait Rahibe adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; 17.,18.,19. yüzyılda yazılmış birer kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :)




27 Haziran 2014 Cuma

KİTAP 16 # DUBROVSKİ - ALEKSANDR SERGEYEVİÇ PUŞKİN

  
DUBROVSKİ

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

Çeviri: Hasan Ali Ediz 


Engin Yayıncılık
1.Baskı 1990

Tür: Öykü

272 Sayfa

       Aleksandr Sergeyeviç Puşkin;
Seviyorum ben bu adamı ya! gibi bir cümleyle başlamak istiyorum yazıma ama fazla sulu görünmekten de korkuyorum açıkçası.Rus edebiyatını çok seviyorum desem daha doğru yerinde bir ifade olur sanırım, adamlar yazar ruhlu mudur nedir, hangi biri yazar olmaya kalksa dünyaca ünlü olup çıkmış.Tek reklamları yazdıklarının kalitesi, içtenliği, gerçekçiliği olmuş.Şu ana kadar Rus edebiyatında okuyup da beğenmediğim bir eser var mı sorusuna henüz 'evet var' ukalalığını taslayacağım bir kitap okumadım daha.

     Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'in ise ayrı bir yeri var gözümde; kendisini o bilinen en güzel eseriyle tanıdım : Yüzbaşı'nın Kızı.Gerçekten okunması gereken, yazarın ününün hakkını veren bir eser.Puşkin sadece Yüzbaşı'nın Kızı ile değil yazdığı şiirleriyle de klasik haline gelmiş ve Modern Rus Edebiyatının şekillenmesinde katkıda bulunmuş biri.Henüz şiirlerini okumak ise kısmet olmadı.Sadece birazdan bahsedeceğim kitapta Kleopatra ve Aşıkları adlı şiiri vardı, ne yalan söyleyeyim hayran kaldım.


     Puşkin, bir diğer ünlü Rus Edebiyatı yazarı Gogol'un da çok yakın arkadaşı olmakla birlikte soylu da bir aileye mensup,yani kitaplarında yer yer kendini gösteren o genel kültürün yanısıra sahip olduğu teknik bilgiler aldığı eğitimden ileri geliyor kanımca. Kendisi hakkında bilinen en ünlü magazinsel bilgi ise ölümü.Bildiğiniz üzere romantik aşık Puşkin, biricik aşkı karısı için girdiği bir düelloda vuruluyor ve birkaç gün içinde ölüyor.Ne çılgın aşık ama! Aşkı bu adam iyi anlatmayacak da kim anlatacak ki başka? Adam aşkı için göz göre göre ölüme gitmiş! Boru mu bu?Ne diyeyim takdire şayan doğrusu.

     Gelelim okuduğum kitaba; Dubrovski'yi okuyacağımı zannederek kitabı elime aldım, meğer kitap sadece Dubrovski'den oluşmuyormuş.İçinde;

Biyelkin'in Hikayeleri
Maça Kızı
Mısır Geceleri 

adlı eserleri de yer alıyormuş. Bu sayede şanslı ben, 1 kitapla 4 eser okumuş oldum.

     Eserlerin her biri birbirinden güzeldi.Yine romantik aşıkımız yapmış yapacağını, içinde aşk olmayan pek bir hikaye yoktu ama eserlerine salt aşk öyküleri dersem yazara haksızlık etmiş olurum çünkü ana teması aşk olmayan öyküleri de vardı: örneğin Dubrovski.

    Dubrovski'nin konusuna değinirsek;
öykümüzün öncelikli başkarakterleri iki zengin Rus derebeyi , bu derebeylerden biri civardaki derebeylerin neredeyse en zengini olan Kiril Petroviç Troyekurov ; diğeri ise zar zor derebeyliğini devam ettiren Andrey Dobrovski. Ve bunlar birbiriyle çok iyi arkadaş, bu ise diğer yalaka derebeyleri için çekilmez bir durum,
 '' vay efenim nasıl olur da böyle zengin bir derebeyi Dubrovski gibi biriyle yakın dost olur bizim gibi yağlı derebeyleri dururken!şaşılacak iş doğrusu azizim.'' kıskançlığı içerisindeler.

     Gel zaman git zaman bir gün bu arkadaşların arasına kara kedi giriyor ve birbirlerine düşman kesiliyorlar. Kıskanç derebeylerininse değmeyin keyiflerine!, bu iki arkadaşa misafirliğe gittiklerinde birbirleri haklarında söylediklerini, aralarını iyice açmak için bire bin katarak anlatarak işi daha da büyütüyorlar.Böylece iki arkadaş arasındaki düşmanlık gittikçe artıyor öyleki en sonunda özünde kötü bir herif ve tam bir hayvan düşmanı olan Kiril Petroviç'in, arkadaşının tüm arazisini, evini, satın aldığı yargıçlar vasıtasıyla Andrey Dubrovski'nin elinden almasıyla ipler tam anlamıyla kopuyor.Tüm bunlara kalbi dayanmayan Andrey  'ölürüm kalırım nolur nolmaz' diyerek oğlunu tahsil gördüğü ülkeden evine dönmesi için çağırıyor.Andrey ölüyor, bundan sonra öyküde, Andrey'in oğlunun eşkiya olması , Kiril Petroviç'ten intikamı ve bu intikam içinde Kiril Petroviç'in kızıyla büyüyen aşkı işleniyor.
Kısaca Dubrovski, aşkla harmanlanan bir intikam öyküsü.Romantik eşkiya ve kahraman olan oğul Dubrovski'nin hazin öyküsü.



Kitabı okuduğunuzda aslında karşınızda çeşitli kılıklara bürünmüş olan Puşkin'i göreceksiniz; yeri geldi mi bir düelloda, yeri geldi mi tatlı bir tesadüfte, yeri geldi mi talihsiz bir hayalde ve en nihayetinde intikamı için her şeyi göze alan, aşkı içinse gerekirse ölüme giden bir serüvende hep karşınıza çıkan Puşkin'in ta kendisi olacak.Ayrıca Puşkin sizinle karakterleriyle konuşurken eseriyle de bizzat konuşmayı ihmal etmeyecek, bazen öykünün sonunu ise size tamamlattırma teveccühünde bulunacak;

''Okurlarımın beni, hikayenin sonunu anlatmak gibi gereksiz bir görevden kurtaracaklarını umarım.''  :)


    Kitaptaki diğer öykülere değinmeyeceğim, kısaca hepsi muhteşemdi.Herkese okumasını tavsiye ederim.Bu aralar hiç kötü kitap okumuyorum, tavsiye etmediğim olmadı hiç, hayır benim de dikkatimi çekti bu durum o yüzden söylüyorum.Sonra vay efendim bu kız hep kötü kitapları bize iyi diye kakalıyor, demeyin.

    Son olarak kitapta geçen, Kleopatra ve Aşıkları adlı şiiri Nazım Hikmet çevirisiyle buraya bırakıyorum, tavsiyem birkaç dakikanızı ayırıp okumanızdır, belki de yeni bir Puşkin'le karşılaşırsınız belli mi olur?

Herkese keyifli okumalaaar.

Puşkin ve karısı Natalya'nın Moskova'da yer alan heykeli.

Saray pırıl pırıl. Şarkıcılar hep bir ağızdan
Destan okuyorlardı, filâvta ve rubabın akışıyla.
Melike sesiyle ve bakışıyla
Canlandırıyordu ziyafeti ihtişam içinde.
Gönüller sürükleniyordu onun tahtına doğru
Fakat altın tasın önünde, O, birdenbire daldı derinlere
Mucizeli başını, omuzuna eğip durdu.

Ve şimdi muhteşem ziyafet sanki uyukluyordu,
Davetliler susmuştu. Şarkıcılarda ne ses, ne seda vardı!
Ama işte, eğilen başını O kaldırdı yine,
Işıklı bir yüzle başladı sözlerine:
"Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
Benimle bir olabilirsiniz.
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
Aşkımı satıyorum ben,
Hayatı pahasına bir gecemi benim
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?"

Sustu ve korku sardı herkesi,
Yürekler burkuldu şehvetle...
O, yüzünde soğuk bir cüretle
Dinlemektedir şaşkın mırıltıları
Ve küçümseyen bakışlarını ağır ağır
Hayranlarının üstünde dolaştırmaktadır.
Birden bir insanın çıkışıyla yarıldı kalabalık
Onun peşinden geldi iki kişi daha
Duruşları pervazdı, gözbebekleri ışık.
Melike karşılıyor gelenler ve böylece
Alışveriş bitiyor: satın alınıyor üç gece.
Ölüm odasıdır çağıran onları artık.

Şimdi kutsal kâhinler
Donakalmış davetliler önünde
Uğursuz kâseden
Sıra kur'asını çekiyor birer birer.
Birinci Flavius, son Roma bölüğünde
En yırtıcı asker.
Çıldırtabilirdi onu
Katlanmak bir kadının azametine,
O kabul etmişti zevkin meydan okuyuşunu,
Kızgın kavga günlerinde koşar gibi
Düşmanın davetine.
İkinci, Kriton, genç hakim,
Epikür bahçelerindendi,
Kharite'lerin, Kıbrıs'ın, Amur'un
Şairi ve hayranlarındandı.
Üçüncü, yeni açmış bir bahar çiçeği gibi
Okşuyordu gözü ve kalbi.
Ünlü değildi, adı asırlarda tutmamıştı yer;
Yavaşça gölgeliyordu
Dudaklarını ilk tüyler;
Genç yüreğinde tecrübesiz gücü
Kaynıyor ihtirasla;
Heyecan ışıldıyor gözlerinde.
Mağrur Melike hüzünlü bakışlarını;
Dondurdu onun üzerinde.

"-Ant içerim... Ey zevklerin anası,
Mislini görmediğin gibi hizmet edeceğim sana.
Satılık bir cariye gibi gireceğim,
Kandırıcı ihtirasların odasına.
Dinle beni, gücü büyük Kıbrıslı sen,
Ve siz yer altı hükümdarları,
Ey gazaplı Ayda'nın ilahları,
Yemin ederim ki, sabah şafak sökene kadar
Arzularıma hükmedenleri, ben
Tatlı ihtiraslarla doyuracağım,
Ve bütün esrarlı aşk hünerleriyle
Ve misilsiz bir rehavetle onları yoracağım.
Ama, kızıl sabah ışıklarıyla,
Sökünce ölümsüz şafak,
Yemin ederim ki ölümün baltasıyla
Bu bahtiyar başlar yuvarlanacak."

Ve işte artık gün batıyor,
Altın bir yay gibi doğuyordu ay.
Örtüldü baygın gölgelerle
İskenderiye'de saray.
Fıskiyeler coşuyor, meşaleler tutuştu.
Buhurdanlar tütüyor ağır ağır, yer yer...
Dünya ilâhlarının bekliyor emirlerini
Tatlı, ihtiraslı serinlikler.
Sessiz ve ihtişamlı karanlıkların,
Gönlü çeken mucizeleri arasında,
Ve gölgesinde erguvani perdelerin

Işıldıyordu altın oda...

1985

böylece;
19.yüzyılda yazılan bir kitap olması sebebiyle, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'e ait Dubrovski adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; 17.,18.,19. yüzyılda yazılmış birer kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :)


25 Haziran 2014 Çarşamba

KİTAP 15 # SİLO - HUGH HOWEY


 SİLO
/SILO

Hugh Howey

Çeviri: Mehmet Rasim Eminosmanoğlu 

Gökhan Sarı

MonoKL Yayınları
1.basım Mart 2014

Tür: Post-Apokaliptik Roman

Bilim Kurgu
Distopya
517 sayfa


     Ülkemizde 2014 itibariyle yayımlanan Silo , okuyanlar arasında şimdiden büyük bir beğeni topladı.Tabiki bunda kitabın kurgu olarak farklı olması ve okurun merakını her an canlı tutmasının payı büyük.Ben de Silo'yu çok beğendim açıkçası, sanırım bu yüzden kitabı 1.5 günde okudum.Okuma süresince etrafıma azılı katil gibi bakışlar attım ki kimse çıt çıkarmasın, yanıma yaklaşıp bir şey demesin de rahat rahat merakımı gidereyim. Ama merakımı gidermek nerdeee, tam tersi okudukça daha da çekti beni içine, merakım katlandıkça katlandı, sorular kafamda arttıkça arttı ve cevaplar bulmak için okudukça okudum, silo değil bataklıktı mübarek.

     Öncelikle kitabı okumak istiyorsanız kesinlikle insanlardan birkaç gün uzaklaşacaksınız, yoksa ağzını açan herhangi bir garibanın boğazının ellerinizin arasında kalması mümkün, buna ek olarak kitap boyunca atacağınız 'Yuh!!' 'Hadi canım!!' 'Yok artık Lebron James!' 'Sen insan olamazsın Hugh Howey!' nidalarıyla başkalarını da rahatsız etmek istemezsiniz herhalde.Ve evet sen okuyucu, arkana bakma evet evet sen! bu nidaları atacaksın istesen de istemesen de, oku gel sonra tartışalım bunu, ama sonra demedi deme de!



    Silo kitabına değinmeden önce bu kitabın Seri'nin ilk kitabı olduğunu belirtmeliyim.Ayrıca seri tam olarak 3 kitaptan oluşmakta:

1-Wool ( gördüğüm kadarıyla 5 kitabın birleşiminden oluşmuş.)
2-Shift   (yine gördüğüm kadarıyla 3 kitap birleşiminden oluşmuş.)
3-Dust   (9.kitap da bu)

Ve açıklamalardan anladığım kadarıyla biz Silo'yu okumakla Wool'u okumuş oluyor ve hoop Shift'e geçiyoruz ( tabi çevrildikten sonra).



      Kitap post-apokaliptik bir dünyada geçiyor.(Kitap wikipedia'da bilim kurgu olarak geçiyor ama ben pek bilim kurgu ögesi göremedim belki serinin devamında mevcuttur bilemiyorum lakin bana daha çok distopyaya yakın geldi, bunu da eklemek istedim.) Bu dünyada yeryüzünü zehirli gazlar kaplamış bu yüzden hiçbir canlının yeryüzünde yaşama şansı yok. Tüm insanlar 144 kattan oluşan yerin altında yer alan silolarda yaşamak zorunda.144 katın ise bir hiyerarşisi mevcut. En-Derin ve En-Tepe arasında konuşlanan bu hiyerarşik yapıya baktığımızda:

En-Tepe'de yani üst katlarda her zamanki gibi bürokrasinin  kalburüstü adamları yer alıyor: Başkan, şerif , Şerif yardımcısı ve diğerleri.

Orta katlarda ise çok ayrıcalıklı yetkilere sahip IT Departmanı yer alıyor, yeri geldi mi silonun başkanının bile borusu ötmüyor bu departmanın karşısında, düşünün o derece ayrıcalıklı.

En-Derin yani en alt katlarda ise mekanikerler, denetçiler gibi Silonun teknik işlerinin tıkırında gitmesini sağlayan birimler mevcut.

    Siloda yine normal bir hayat karşınıza çıkıyor; insanlar her gün işlerine gidiyor, çocuklar okullarına gidiyor, para yerine geçen jetonlar mevcut, iletişim için bilgisayarlar var lakin iletişim için bilgisayar kullanmak fazlasıyla külfetli bu yüzden daha çok silo katları arasında iş gören, taşıyıcılık yapan, isimleri 'taşıyıcı' olan insanlar kullanılıyor.Ayrıca burada nüfus politikası kısıtlılıkta Çin'i bile aşmış, aileler ancak çekilişle elde ettikleri hak sonucu çocuk yapabiliyorlar.Ayrıca Silodaki katlar arasında ulaşım, dar ve döner şekildeki merdivenlerden sağlanıyor, en üst kattan en alta inmek kendinizi fazla yormamak kaydıyla günler alabiliyor.

      Siloda her şeyden öte dışarısı hakkında konuşmak yasak, yasağın nedeni ise daha önce birçok kez bu düşüncelerin isyana yol açmış olması.Siloda yaşanan en son isyanda ise birçok veri kaybı yaşanmış, insanların geçmişle bağlantıları, geçmiş hakkındaki bilgileri bu yüzden çok kısıtlı.Dışarı hakkında konuşmanın cezası ise 'Temizlik'; yani dışarıya postalanmak ve Silonun en üst tepesinde yer alan, yeryüzünü görebilmeye yarayan ama yeryüzündeki tozlardan kirlenen, bu yüzden görüş açısı gittikçe körelen lensleri 'temizlemek'. Bu yüzden cezaya 'Temizlik' adını vermişler.

      Kitabın başlangıcında Silonun şerifi Holston, dışarı çıkmak istediğini belirten bir istekle çıkıyor karşımıza.

''Şef?''

Holston parmaklıkların arasından anahtarı uzattı. Marnes anahtara şüpheyle baktı, sonra da razı olup avucunu açtı.

''Neler oluyor şef?''
'
'Başkanı getir.'' dedi Holston. Derin bir nefes verdi, üç yıldır içinde tuttuğu bir soluktu bu.''Ona dışarı çıkmak istediğimi söyle.''

     Karısının kendi isteğiyle temizliğe çıktığı günden 3 yıl sonra Holston, karısının ölmeden önce kendisine yeryüzü hakkında söylediklerini, aslında bir yalanın içinde olduklarını, gerçekte yeryüzü hakkında bildiklerinin doğru olmadığı yönünde açıklamalarını, kendi içinde yaptığı 3 yıllık muhasebesi sonucu kabullenmiş olacak ki dışarı çıkmaya karar veriyor.Yalnız bu sırada geride kalanların tek derdi dünyaya açılan tek gözleri olan lensleri Holston'ın temizleyip temizlemeyeceği. Çünkü bu tamamen dışarı çıkan kişinin inisiyatifinde. 'Zaten ölecem olm ne silecem?, beni öldürenlere bi de iyilik mi yapacam' deme şansına sahip.İşin ilginç tarafı temizliğe gönderilen neredeyse herkes, silmeyeceğini söylemesine rağmen yeryüzüne ayak bastığında silmemezlik yapmamış.Sırf bu ilginçliğin nedenini bulmak için bile koca sayfaları devirebilirsiniz

    '' Holston gözlerini zemine çevirdi.İkisi de aralarına bir sessizliğin çökmesine izin verdi.Sonunda sükuneti bozan Başkan Jahns oldu.

'Henüz bunu yapmayacağına dair hiçbir tehditte bulunmadın ama bazıları temizleyeceğini söylemediğin için bunu yapmayacağın konusunda endişeli.'

Holston güldü.' Sensörleri temizlemeyeceğimi söyleseydim kendilerini daha mı iyi hissedeceklerdi?' Bu delice mantık karşısında başını iki yana salladı.

'Bugüne dek o bankta oturmuş herkes bu işi yapmayacağını söyledi.''dedi Jahns ona,

'Ama sonra yaptılar.' ''

     İşte tüm bu diyaloglardan sonra kitap tam anlamıyla başlıyor, ağır ağır ama tempoyu düşürmeden, merakı her daim canlı tutarak ilerliyor.

     İşin özü bu, ha son olarak, sonunda tam tatmin olmadım, nedeni ise kitap boyunca var olan ve kendi içinde bir mantığa sahip olan koşulların son dakikada kendiyle çelişmesi.Yani gerçek hayatta bu işler böyle yürümez dedim içimden ( okuyanlar anlamıştır sanırım  nereyi kastettiğimi ).Ama en nihayeti bir kitap, ben biraz fazla realistim sanırım sonuçta gerçek hayatta siloda yaşayanlar da yok değil mi?

  Velhasılı kelam kitabı gönül rahatlığıyla alıp okuyabilirsiniz.Ben serinin devamının çevrilip bir an önce basıma verilmesini iple çekiyorum, şöyle mürekkebi kurumadan, baskıdan yeni çıkmış sıcak sıcak ellerime düşmesini hayal edeceğim bir süre.Siz okumayan ve okuyacak şanslılara ise şimdiden keyifli okumalar diliyorum.

Not: Kitabın film haklarını da alınmış durumda yani filmine kadar okuyup filmine de hazırlıklı olun derim ben.




böylece;
ilk kitabı 2012 yılında, Türkiye'de ise 2014 yılında çıkan Hogh Howey'in Silo adlı kitabı
Yaz Okuma Şenliğinde; ilk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :)

23 Haziran 2014 Pazartesi

KİTAP 14 # YAŞLI ADAM VE DENİZ - ERNEST HEMINGWAY


YAŞLI ADAM VE DENİZ
/THE OLD MAN AND THE SEA


Ernest Hemingway

Çeviri: Orhan Azizoğlu

Bilgi Yayınevi
20.Basım 2010
132 sayfa

    Nobel Ödüllü Ernest Hemingway'i ilk olarak konusunu İspanya İç Savaşı'ndan alan kitabı  Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile tanımış ve kendisine hayran olmuştum.Kendisi uzun yıllar yaşadığı ve gazetecilik yaptığı bu ülkeye vefa borcunu İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilerin sesini duyurmak amacıyla yazdığı bu eseri ile ödemişti her ne kadar eser tamamlandığında Madrid çoktan düşmüş olsa da.


    Pablo Picasso gibi Ernest Hemingway'in de bu mücadeleci, toplum için üretme, toplum için sanat anlayışını fazlasıyla takdire şayan görüyorum.Burada Pablo Picasso'ya değinmemin nedeni ikisinin de aynı dönemde insanlığa, topluma; bilhassa aynı konularda, aynı haksızlıklarda direnme gücü aşılamaları. Bu tarz sanatçılar; hangi halktan olursa olsun önemsemeden salt toplum için güçlülerle göğüs göğüse vuruşan sanatçılar malesef günümüzde pek kalmadı, belki o zamanlar da bir avuçtular ama sesleri bu kadar medya araçları ellerinin altında olmamasına rağmen şimdikinden fazla çıkıyordu.Bu da bizlerin ayıbı olsun.Her neyse konuyu dağıtmayayım en iyisi.


    Yıllar sonra kendisine hayranlığımı daha da pekiştiren şey, Ernest Hemingway'ın yazmaya düşkün bir insan oluşunu gerçek anlamda keşfetmem oldu.Keşfedişim ise acı bir gerçeği öğrenmemle vuku buldu.Bütün kitapları, gezip gördüğü ve tanık olduğu olayların ışığında ortaya çıkan Hemingway, yaşlandığında ve sağlığı bozulduğunda artık tüm bu imkanlardan yoksundu ve yazmayı bırakmıştı, bu ise onu derinden sarsmış ve sonu gelmeyen bir mutsuzluğa hapsolmasına neden olmuştu.İşte bu kadar yazmaya aşık bir insan olan Ernest Hemingway özgür kalmak için bu mutsuzluğundan kurtulmak için malesef acı bir tercih yaptı: İntihar etti.
Keşke etmeseydi diyorum ama ne fayda, onun yazmaya olan aşkı o kadar fazlaydı ki bizim için elim görünen durum onun için mutluluğun tek yoluydu belki de.


      Yaşlı Adam ve Deniz kitabı benim uzun zamandır okumak istediğim ve fırsat bu fırsat diyip kitap okuma şenliğinde Ödüllü Kitaplar kategorisi dahilinde okuduğum ilk kitap oldu.Çok iyi bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum bu kitapla.O kadar güzel, dingin ve huzur verici bir kitaptı ki okuma şevkimi fazlasıyla yerine getirdi.

     
     Yaşlı bir Kübalı balıkçının okyanusun ortasında dev balıklara karşı tek başına verdiği bir savaş var kitapta. Gerçek bir onurlu  mücadele, talihsizliğin zincirini kırma azmi o kadar yoğun ki, bu azimden etkilenmemek mümkün değil. Balıkçı olan iyiniyetli yaşlı adamın düşünceleri, insanlığı da o kadar naif ve ince ki işte tüm bunlar kitap boyunca bir huşu ile dolmama, bu insana daha da sevgi beslememe neden oldu. Avladığı balıklara bile merhamet besleyen, balıkçı olmasına rağmen balık tutmasını bile sorgulayan bir insan var bu kitapta karşımızda, talihsizliği buna rağmen arkasını bırakmayan bir insan.Tüm talihsizliğine rağmen ise pes etmeyişi, gücünün son haddine kadar koca okyanusta tek başına verdiği mücadele ve Ernest Hemingway'in bu mücadeleyi satırlara, sade ama kınından çıkmış bir kılıç gibi keskince saplayarak işlemesi kitabın vuruculuğunun altında yatan asıl nedenler. 


    Kitapta geçen ihtiyar balıkçının monologlarından alıntılar ise ihtiyarın tüm bu iyiniyetini, azmini , cesur mücadelesini en güzel şekilde ortaya koyuyor:

''Balık'' diye söylendi. ''Seni seviyorum, sana saygı duyuyorum. Ama bilmiş ol ki gün bitmeden seni öldüreceğim.''

''...Gücümü idareli kullanmak zorundayım...Allahım onun bu kadar büyük olacağını hiç beklemiyordum.Olsun onu yine haklarım.'' diye mırıldandı. 
''Ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun.'' Aklından da, ''Bu haksızlık olacak ya'' diye geçiriyordu. ''Ama ona bir insanoğlunun neler yapabileceğini, nelere katlanabileceğini göstereceğim.Oğlana ben bir garip ihtiyarım, demiştim.Şimdi bunu kanıtlamanın zamanı geldi.''

''İnsan yenilmek için yaratılmadı'' dedi dokunaklı bir sesle; ''Ademoğlu mahvolur ama yenilmez.''

''Hem bu hatırı sayılır bir günahtır bence.Aklına günahı getirmenin sırası mı şimdi?Günahı anmadan düşünecek bunca dert var.Hem ben ondan bir şey anlamam ki.
Günahın ne olduğunu anlamam, ona pek inanmam da.Belki balık tutmak da günahtır.Geçimimi sağlamak, başkalarını doyurmak için yaptığım halde bu işin günah olduğunu sanıyorum.Ama o zaman her şey günah sayılırdı.Günahı münahı düşünmenin sırası değil şimdi.Bunun İçin çok geç kaldık, hem millet bununla doyuruyor karnını.Başkası düşünsün, bir ben mi kaldım aklını yoracak? Balık nasıl balık olarak yaratılıyorsa, sen de  balıkçı olmak için yaratılmışsın...''

    Son olarak kitabın iki adet filmi de mevcut, filmlerin birinde başrolü Anthony Quinn oynamakta, bu yüzden kaçırılmaması gereken  bir film olduğunu düşünüyorum.Kitabı okumak isteyenlerin filme de bir göz atmalarında fayda olduğunu da eklemek istiyorum.Ayrıca  bu hususta beni bilgilendiren kişiye teşekkürlerimi sunuyorum.
Herkese keyifli okumalar dilerim.


1953 yılında Ernest Hemingway'e Pulitzer Ödülünü kazandıran 'Yaşlı Adam ve Deniz' , 
Yaz Okuma Şenliğinde;  Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :)




22 Haziran 2014 Pazar

KİTAP 13 # TEMBELLİK HAKKI - PAUL LAFARGUE


TEMBELLİK HAKKI
/ LE DROİT A LA PARESSE

Paul Lafargue

Çeviri: Vedat Günyol

Telos Yayıncılık
5.Baskı 1993


''DAHA AZ ÇALIŞMA DAHA ÇOK YAŞAMA!''*

*Ütopya, Thomas More


Couch Potato
    Hangi birimiz ara sıra tembellik etmek istemez ki? ya daimi tembellik? Hiçbir şey yapmadığınız, yan gelip yattığınız, ekranların önüne kurulup Couch Potato'luk yaptığınız bir dünya hayal edin.Ya da durun durun en iyisi mi etmeyin!çünkü birazdan hayalkırıklığına uğrayacaksınız zira bahsedeceğim kitap bu düşüncede olanların kolay kolay anlayamayacağı tam tersi, daimi tembellik ve rahatlık için birçok kişiyi köle edenlere, onlara bırakın dinlenmeyi yaşamaları için bile süre tanımayanlara karşı bir aktifliği savunan, bir başkaldırışın kitabı kısaca Komünist Manifesto alanında ne ise bu kitap da Dinlenme Hakkı'nda o'dur: Tembellik etme hakkının, Dinlenme Hakkı'nın manifestosu!
Az önce de belirttiğim gibi bu kitap, aslında ''Tembellik Hakkı'' değil ''Dinlenme Hakkı''ndan bahsediyor.Bu noktada da Kapitalist düzeni çatır çatır, hazmedilemeyecek ağır laflarla durmaksızın eleştiriyor.


    Dinlenme Hakkı'na yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğim.Şimdi Tembellik Hakkı kitabı ve Paul Lafargue hakkında Vedat Günyol'un yazdığı önsözden hareketle bilgiler vermek istiyorum.

    Öncelikle magazinsel bilgi olarak şunu belirteyim, Paul Lafargue, Karl Marx'ın damadıdır.Aynı zamanda kitabı da Çarlık Rusya'sında 17 baskı yapmış ve bu bakımdan Lenin'e göre 1917 Ekim Devrimi'nin kotarılmasında büyük işlev görmüş bir kitaptır.Fransız sosyalizm tarihinde, Marksizmi ülkeye ilk getiren düşünür ve eylem adamı da Paul Lafargue'nin ta kendisidir.Aynı zamanda Karl Marx damadından damadı olmadan önce bayağı bir etkilenmiş ve hatta bunu Friedrich Engels'e yazdığı mektupta Paul Lafargue'den '' yakışıklı, zeki, enerjik ve sportif'' şeklinde bahsederek ifade etmiş. Fransız Sosyalist Partisi'nin de kurucusu olan Paul Lafargue, 1891 yılında milletvekili de seçilerek Bourbon Sarayı'na girmiş.

Paul ve Laura Lafargue çifti

    Ölümü ise hayli trajik ama hayatı boyunca sahip olduğu felsefeden bağımsız olmayarak ortaya çıkmış: 1911 de kendisi ve karısı Laura ile evinde intihar.
İntiharından önce bıraktığı mektubu burada paylaşmak istiyorum çünkü bu mektup ölümün bile bir felsefeye sahip olacağı, yaşarken hayatını bir felsefeye bağlı kalarak yaşamışların ölümlerinin de felsefeden münezzeh olmadığını göstermesi açısından önemli.(bkz bu hususta Ernest Hemingway de bir örnektir.)
Paul Lafargue bıraktığı mektupta intihar nedeninin şöyle açıklamaktadır:

''Bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum.

Yıllardır yetmiş yaşımı aşmamaya söz verdim kendime.Yaşamdan ayrılmanın yılı olarak bu dönemi seçtim ve kararımı uygulama yolunu tasarladım:

deri altına siyanür enjekte etmek.

45 yıldan beri kendimi adadığım davanın, yakın bir gelecekte başarıya ulaşacağından emin olmanın büyük sevinciyle ölüyorum.''

    Kitabın yazıldığı dönemde ise genel olarak işçi kitleleri için insanlık dışı bir ortam var, öldürücü seviyede çalışma koşulları ve çalışma süreleri mevcut ve bu ortam da öldürücü çalışmaya karşı aydınlar arasında bir başkaldırışın filizlenmesine neden olmuş. Paul Lafargue bu koşulların doğurduğu bir aydın olarak çalışmanın kendisine değil, insanı insanlıktan çıkaran aşırı çalışmaya karşı bir mücadele vermiştir.Günde 3 saatlik bir çalışmayı yeterli görmüştür.

''Çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.''

    Kitap çok ince bir kitap ama ne kadar inceyse o kadar dolu, başkalarının kitap hakkında düşünceleri nedir bilmiyorum ama ben kitabı okurken hep İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku'nın 'Dinlenme Hakkı' kapsamında kitabı değerlendirerek okudum.Bu yüzden çok dolu ve o zamanlar için çok ileri bir hak anlayışı ile ele alındığını gördüm.

''Günümüzün İşlikleri, işçi kitlelerinin hapsedildiği, yalnız erkeklerin değil, kadınların ve çocukların da 12-14 saat zorla çalıştırılmaya mahkum edildiği ideal çocuk islah evleri durumuna gelmiştir.''

     Gördüğünüz gibi çocuklar da bu kıyıcı çalışma sürelerinin kurbanlarından, üstelik içlerinde 5-12 yaş arasındaki bu çocukların sayıları o kadar fazla ki!
Daha traji-komik olanı ise ne biliyor musunuz? Bir işverenin ''Birinci İyilikseverler (!)  Kongresi'nde kongre üyelerinin alkışları arasında söylediği şu sözler:
'' Çocuklar için birtakım eğlence olanakları sağladık.Çalışırken şarkı söylemesini, yine çalışırken sayı saymasını öğretiyoruz onlara: Eğlendiriyor bu onları ve geçimlerini sağlamak için gerekli 12 saatlik çalışmayı cesaretle kabul ediyorlar.''



     12 yaşında bile olmayan çocuklara 12 saatlik çalışma! üstelik madenlerde bile çalışabiliyor bu çocuklar! Düşünebiliyor musunuz 5 yaşındaki kızınızın, oğlunuzun bir madende 12 saat çalıştığını?


''Oradaki çalışma,bir iş, bir görev değil, bir işkencedir.Ve bu işkenceyi altı ile sekiz yaş arasındaki çocuklara uyguluyorlar.Bu, özellikle pamuk ipliği işliklerinde çalışan işçileri yıpratan, her tanrının günü çekilen sonu gelmez işkencedir.''

     Üstelik sadece çocuklar değil gebe kadınlar, çocuk emziren kadınlar da bu halleriyle madenlerde aşırı çalıştırılıyordu.İnsanlıktan çıkarılmış bu insanlara Dinlenme Hakkı çok görülüyordu.İşte bu kitap tüm bunlara karşı bir tepki olarak çıkmıştır.Aşırı çalışma ve çalıştırarak öldürme yok etmeye karşılık ismi de ''Tembellik Hakkı'' olmuştur.

''Çalışma süresi konusunda da Villerme, ceza sömürgelerinde kürek mahkumlarının günde 6 saat, Antiller'deki kölelerin 9 saat, oysa 1789 Devrimi'ni gerçekleştirmiş ve o gösterişli İnsan Hakları'nı ilan etmiş olan Fransa'da, bir buçuk saat yemek molası ile birlikte, atölye işçilerinin günde 16 saat çalıştırıldıklarını saptıyor.''
 

  İşte o zamanın gördüğünüz şartlarına karşılık haklı olan tepki günümüzde meyvesini vermiştir.Uygulamalarda her ne kadar sıkıntı ve bazı noktalarda yetersizlik olsa da.
Günümüzde sosyal devlet anlayışı içinde tüm çalışanların ve bu arada işçilerin sağlığının korunması ve işgücünün yenilenmesi düşüncesiyle Dinlenme Hakkı ülkemizde Anayasal güvence altına alınmıştır.*1 O zamanların günde 16 saatlere çıktığı bu zamanlardaki çalışma süresine karşılık bizim İş Kanunu'muzda çalışma süresi haftada en fazla 45 saattir.Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır ve çalışma günleri de pazartesi ve cumartesi de dahil olmak üzere 6 gün olarak düşünüldüğünde günlük 7,5 saatlik çalışma süresi karşımıza çıkar.Bu süreler Paul Lafargue'nin istediği düzeyde değil elbette ama onun yaşadığı vahşi kapitalist açlık seviyesinde de değil.Daha azı bundan sonrası için olur mı bilmiyorum ama daha azı daha önce olmuş; Eduardo Galeano'nun bir kitabında okuduğuma göre, 1998'de Fransa haftalık çalışma süresini 35 saate indiren bir yasa çıkarmış.Lakin bu sağduyulu yasa ne yazık ki 10.yılında kaldırılmış.*2 

  Son olarak kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum, kısa bir kitap zaten, bu üzerinde bolca düşünme fırsatınız var demek.Şimdiden okuyacaklara keyifli okumalar diliyorum.


''Kapitalizm insanı yoksullaştırır, yoksullaştırdıkça da çalışmaya daha çok çalışmaya mahkum eder.''
 

*1/ İş Hukuku- Sarper Süzek, Yenilenmiş 9.baskı, İstanbul 2013, Beta
*2/Ve Günler Yürümeye Başladı- Eduardo Galeano, 2012, Sel yayıncılık, sf.162


21 Haziran 2014 Cumartesi

# Yaz Okuma Şenliği Listem

 



     Evet sonunda katılmak istediğim Pinuccia'nın Yaz Kitap Okuma Şenliği'ne katılma fırsatına eriştim.Hedefim olabildiğince kitapların hepsini tamamlamak, araya her ne kadar bütlerim girecekse de elimden geldiğince okumaya ve şenliği başarıyla bitirmeye çalışacağım.Kategoriler gerçekten başarılı ve her zevke göre uyarlanabilir şekilde, emek verenlerin ellerine sağlık.
Şimdiden herkese keyifli okumalar diliyorum ve hemen şenlik süresince benim okuyacağım kitaplara geçiyorum:

Kategoriler: 

1. Kategori (10 puan): İsminde yaz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların yazın geçtiği bir kitap. 

Susuz Yaz- Necati Cumalı


2. Kategori (10 puan): Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap.

Bir İdam Mahkumunun Son Günü- Victor Hugo------> Deliduman - Emrah Serbes olarak değiştirildi.


3. Kategori (10 puan): Bir şiir kitabı.


Memleketimden İnsan Manzaraları- Nazım Hikmet Ran


4. Kategori (10 puan): Adında bir sayı geçen bir kitap.

Tanrının Dokuz Milyar Adı- Arthur C. Clarke veya Kapanda Üç Kaplan- G. Cabrera Infante 


5. Kategori (10 puan): Bir kişisel gelişim kitabı.

Kılıçsız Samuray- Kitamu Masao veya İçimizdeki Çocuk- Doğan Cüceloğlu


6. Kategori (10 puan): Nobel ödüllü bir yazardan bir kitap.

Gazap Üzümleri- John Steinbeck

7. Kategori (10 puan): Fransız edebiyatından bir kitap.


Veba- Albert Camus


8. Kategori (10 puan): Bir savaş kitabı.

Boyalı Kuş- Jerzy Kosinski

9. Kategori (10 puan): Yabancı bir yazardan bir öykü kitabı.

Solomon Kane Dehşetengiz Serüvenler- Robert E. Howard

10. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap.

Kutsal Dedektiflik Bürosu- Douglas Adams

11. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap.

Yatak Odasında Terör  Marquis De Sade- Serge Bramly


Bramly’nin romanı, İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 8.10.2001 gün ve 2001/323 sayılı müteferrik kararı ile toplatılır. Gerekçesi bellidir: “Halkın ar ve haya duygularını incitmek, cinsi arzuları tahrik ve istismar etmek, genel ahlâka aykırı ve müstehcen olmak”.


12. Kategori (10 puan): Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap.


Monte Kristo Kontu- Alexandre Dumas 

13. Kategori (10 puan): Aynı zamanda çevirmenlik de yapan bir yazar tarafından yazılmış bir kitap.

Golyan Devrimi- Tahsin Yücel

14. Kategori (10 puan): Kütüphaneden veya bir tanıdığınızdan ödünç aldığınız veya sahaftan aldığınız bir kitap.

Malcolm X- Alex Haley


15. Kategori (10 puan):Bir masal kitabı.

Binbir Gece Masalları / Masal kitabım yok malesef başka :( / başka masal kitaplarım varmış çok ayıp bana çok! /  Zümrüt Kent Oz Büyücüsü - Frank Baum olarak değiştirildi.


16. Kategori (10 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap.


Yaşlı Adam ve Deniz- Ernest Hemingway

17. Kategori (10 puan): Bir biyografi/otobiyografi kitabı.

Bir Tayyarecinin Anıları- Vecihi Hürkuş

18. Kategori (10 puan): Bir tiyatro oyunu.

Genç Osman- Turan Oflazoğlu

19. Kategori (10 puan): Halen yazmaya, üretmeye devam eden bir edebiyatçıdan (yazar, şair, araştırmacı...) bir kitap.


Mülksüzler- Ursula K. Le Guin



20. Kategori (10 puan): Polisiye/gerilim/korku vb. türde bir kitap.

Yürüyen Ölüler- Jay Bonansinga


21. Kategori (10 puan): Bir aşk romanı.


Aşk ve Gurur- Jane Austen

22. Kategori (10 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.

Silo -- Hugh Howey


23. Kategori (10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap.


Eroin Güncesi- Kanat Güner


24. Kategori (10 puan): Daha önce okuyup da tekrar okurum dediğiniz bir kitap.


Kozmos- Carl Sagan


25. Kategori (10 puan): Yabancı dilde bir kitap.


Norby's Other Secret- Janet- Isaac Asimov


26. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 15 puan, toplamda 45 puan): 3 kitaplık bir seri veya aynı seriden 3 kitap.

Vakıf Serisi- İsaac Asimov

27. Kategori (Her bir kitap 10 puan, iki kitap da okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 50 puan): İsminde zıt anlamlı kelimeler olan iki kitap.


Artemio Cruz'un Ölümü- Carlos Fuentes 


Pi'nin Yaşamı- Yann Martel


28. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 60 puan): Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden 3 kitap.

1.Damızlık Kızın Öyküsü- Margaret Atwood


2.Baba- Mario Puzo


3.Bıçak Sırtı ( Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) -Philip K. Dick


29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

Adem Aynası- Ece Gamze Atıcı


Büyük Gözaltı- Çetin Altan


Nietzche Ağladığında- Irvin D.Yalom


Kabil- Jose Saramago


30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan): 17., 18. ve 19. yüzyılda yazılmış birer kitap.


17.yy için Cimri- Moliere----------> Hamlet - William Shakespeare olarak değiştirildi.

18.yy için Rahibe- Denis Diderot


19.yy için- Dubrovski- Puşkin


  40 kitabı da belirledim, zamanla değişebilir sanıyorum ama aşağı yukarı yine bu belirlediğim kitaplar olur büyük ihtimal.Ne yalan söyleyeyim başlamadan gözüm korktu ama iddialıyım da.Bu kitaplar ne yapıp edilip bitirilecek!!!:)

O haldeeee vurun Gong'a!!! Okuma başlasıııınn!!!










Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...