30 Temmuz 2014 Çarşamba

KİTAP 21 # MARIE CURIE / RADYOAKTİVİTENİN KEŞFİ - NAOMI PASACHOFF




MARIE CURIE 
RADYOAKTİVİTENİN KEŞFİ
/ MARIE CURIE - AND THE SCIENCE OF  RADIOACTIVITY

Naomi Pasachoff

Çeviri: Zeynep Gürsoy

Tübitak Popüler Bilim Kitapları
Yaşamöyküsü Dizisi 1

2.Basım 2002

Tür: Biyografi
123 sayfa


    Marie Sklodowska; bilinen adıyla Marie Curie'yi tanımak isteyenler için çok uzun bir yazı olacak.Kitap bir biyografi olduğu için tanıtıp geçmeyi uygun görmedim.Bu yüzden kitabın bir nevi özeti olacak şekilde Marie Curie'nin hayatını etraflıca buraya aktarmaya çalışacağım.Sonuna kadar sabredip okuyacak okurlara şimdiden sonsuz saygılarımı sunuyorum.Cinsiyet ayrımcılığı yapan bilim tarihinde direnen, ödülleri tüm engellemelere rağmen çatır çatır kazanan, kadınların alaşağı edilmeye çalışılan gücünü, aklını, zekasını, azmini, onurunu kurtaran bir kadın Marie Curie.

    En çok da kadınların bilmesi, tanıması gereken, adını bilim tarihine altın harflerle yazdırmış bilim kadını Marie Curie'yi tanımaya, radyoaktivite'nin keşfine tanık olmaya hazır mısınız? Eh hadi sözü uzatmadan başlayalım öyleyse.



    Marie Sklodowska Paris Üniversitesi ( şimdiki bilinen adıyla Sorbonne) fizik dalında lisansüstü çalışmasını 1.likle tamamlamış, aynı üniversitede sürdürmekte olduğu matematik  dalındaki lisansüstü çalışmasını ise 2.likle tamamlamıştı.

     Pierre Curie ve Marie Sklodowska;
bu iki bilim insanının, bilim dünyasının enerji ve madde konusundaki görüşlerinde temel değişikliklere neden olan, doğadaki yeni kuvvetlerin keşfedilmesini sağlayan çalışmaları 20.yy de tarihin akışını değiştirmiştir.

     Marie Sklodowska, 7 Kasım 1867'de Varşova'da doğdu.Ailesinin yaşadığı Varşova kenti, Polonya'nın Rus Çarı denetimindeki bölgesinde bulunuyordu ve o sıralar Polonya'da yaşanan siyasi özgürlük mücadelesi bir Polonyalı olan Marie'nin üzerinde de derin izler bıraktı.

    Annesi müzisyen ve eğitimci, babası ise fizik ve matematik alanlarında eğitimci olan Marie, ailenin 5. çocuğuydu. Rusya'nın Polonya üzerinde artan baskısı ve asimilasyonu altında kendi dilini konuşması yasak olan bir ortamda büyümek zorunda kalan Marie'nin çocukluğunu bu koşullar şekillendirdi. Rus egemenliğine karşı duyduğu nefrete rağmen, 1883 yılında liseden mezun olurken kazandığı madalyayı veren Rus Polonya'sının en üst düzey eğitim yetkilisinin elini sıkmak zorunda kaldı.

    En büyük ablasını tifüsten, yıllarca mikrobu kapmasınlar diye kendilerine sarılamayan annesini ise veremden daha 10 yaşındayken kaybeden Marie bununla birlikte ''Kullarını Seven Tanrı'' kavramına artık inanmaz olmuştu.

    Marie 20li yaşlara geldiğinde bilim insanı olmaya karar verdi ancak Varşova'da kadınlar üniversiteye alınmıyordu ayrıca Rus sisteminin Polonyalı kadınlara koyduğu engeller okumasına engeldi, bunu üzerine Marie yasal olmayan bir gece okuluna gitmeye başladı. Bu gece okulunun yeri tespit edilmesin diye sürekli değişiyordu. Bu yüzden buralara seyyar üniversite demek daha doğruydu. Marie sürekli mekanı değişen bu seyyar üniversitede bir yandan ilerici düşünce akımlarıyla tanışırken, diğer yandan da fizik, kimya ve fizyolojideki en son gelişmeler hakkında bilgi sahibi oldu.

Marie Curie, babası ve kızkardeşleri

     Rusların Polonyalılar üstünde kurduğu baskı ve engellerden dolayı Marie'nin ailesi yoksul düştü. Bu sıralarda ablasına para göndermek için varlıklı ailelerin yanında mürebbiyelik yapmaya başlayan Marie, çalıştığı bir ailenin oğluna aşık oldu.Genç adam da aşkını karşılıksız bırakmadı ve genç çift evlenmeye karar verdikler. Aile Marie'yi ne kadar sevse de oğullarına yoksul bir mürebbiyeden daha fazlasını layık görüyorlardı, genç adam ise ailesine karşı çıkacak cesarete sahip değildi: Ayrıldılar. Bu onur kırıcı duruma rağmen Marie ablasına para göndermek ve vazifesini yapmak adına anlaştığı süreyi doldurana kadar eğitim vermeye devam etti.

    Marie fizik, kimya ve matematik bilgilerini kendi kendine okuduğu kitaplardan öğrenirken babasının kendisine gönderdiği mektuplardan da matematik öğrendi. Ama laboratuvar ortamında deney yapamamasının eksikliğini fazlasıyla çekiyordu. Polonya'da eğitimde tüm uygulamalar kaldırılmıştı, yasaktı.Öğrendiklerini pratik etme olanağından yoksun kalan Marie en sonunda gizlice ''Tarım ve Sanayi Müzesi'' ismiyle işletilen aslında laboratuvar olan yerde çalışmalarını pratik etme olanağı buldu.Nihayet ailesini bilhassa çok sevdiği babasını Varşova'da bıraktığı için buruk da olsa Marie Paris'e üniversite eğitimi için gitmek üzere yola koyuldu.

    Paris'e gidiş amacı, içinde filizlenen ideale ulaşabilmek adına bir Fransız üniversitesinin öğretiminden yararlanmak olan Marie ''Özyaşam Öyküsü Notları'' adlı kitabında bu idealini şöyle anlatır:

''Bireyleri geliştirmeden, daha iyi bir dünya yaratmak umut edilemez. Bu amaca ulaşabilmek için her birimiz kendimizi geliştirmeye çalışırken, aynı zamanda tüm insanlık için genel bir sorumluluğu paylaşmalıyız ve başlıca görevimiz en fazla yararlı olabileceğimizi düşündüğümüz insanlara yardım etmek olmalıdır.''

     Paris'e geldiği vakitler Eyfel Kulesi henüz tamamlanmış, elektrikli sokak lambaları yeni takılmış, görenlerde hayranlık uyandıracak tek tük otomobil henüz yollara inmişti. Bu kent Marie için yepyeni bir dünya gibiydi. Paris'te bulunma amacının bilincinde olan Marie bir an önce ve başarıyla öğrenimini tamamlamak üzere çalışmalara koyuldu. Her şeyden önce diğer öğrencilerden konular bakımından çok gerideydi ve dilin dezavantajı da vardı. Bu yüzden Marie herkesten çok daha fazla çalışmak zorundaydı.Her gününü düzenli bir şekilde ders sonrası kütüphanelerde gece yarılarına kadar çalışarak geçiren Marie aynı zamanda yoksulluğun da en acımasızını yaşamak zorundaydı. Bazı günler açlıktan bayıldığı bile oluyordu, bazı günlerse soğuktan donmamak adına tüm giysilerini aynı anda üzerine giydiği.

     1894 yılında Marie, Pierre Curie ile tanıştı. Pierre Curie okuduğu okulda ders vermekte olan uzun, zayıf kendinden 10 yaş büyük yakışıklı biriydi. Pierre bir kez aşık olmuş ve kalbi kırılmış biri olarak bir kadında aradığı o tutkulu, azimli ve bilim aşkıyla çevrelenen ruhu Marie'de buldu. Pierre Curie'nin sevdiği kadın Marie'ye verdiği ilk hediye ise ne bir çiçek ne bir süslü püslü inci boncuktu, yayımlanan en son çalışmasının bir kopyasıydı:

''Fiziksel olgularda Simetri : Bir Elektriksel Alanın ve Bir Manyetik Alanın Simetrisi''

     İlk başta ayak direyen Marie bu romantik hediyeye dayanamamış olacak ki Marie ve Pierre sade bir düğünle evlendi. Evlilik hediyesi olarak kendilerine armağan edilen bir çift bisiklet ile çift balayında Fransa'yı bisikletle gezerek geçirdi.


      Kitap bu aşamadan sonra kısaca Pierre'in hayatına değiniyor.16 yaşında üniversiteye başlaması, 18 yaşında lisansüstü eğitime devam etmesi, kardeşinin de kendisi gibi bir bilim insanı olması gibi bilgiler yer alıyor.

Pierre- Marie- Irene ve Pierre'nin babası
     Çiftin ilerleyen zamanlarında Irene adlı bir kızları oluyor, bundan çok yıllar sonra ise Eve adlı bir kızları daha. İşin güzel tarafı gelecekte çocukları da kendilerinden aldıkları bilimsel araştırma ve keşfetme ruhuyla kendileri gibi büyük ödüllere ve evet hatta Nobel Ödülüne dahi nail oluyorlar (bkz. Irene ve kocası ). İrene'den devam edersek, hem bilimsel araştırmalarına devam eden hem de ev işleriyle uğraşan Marie için çocuğuyla da ilgilenmek daha da yorucu bir hayatın başlangıcı oluyor.Tek başına işin altından kalkamayacağı için dar bütçelerine rağmen bir yardımcı tutmak zorunda kalıyorlar. Bu sırada talihsiz bir olay olarak Pierre'nin annesi meme kanserinden ölünce babası yakınlarına taşınıyor ve Irene'nin bakımında, büyütülmesinde çok önemli bir yer ediniyor.

     Curielerin evlendiği yıl Alman fizikçi Wilhelm Röntgen niteliğini tam olarak anlamayamadığı için '' bilinemeyen'' (X Işınları) adını verdiği yeni bir ışınım türünü buldu. Röntgen bu buluşuyla 1901'de ilk kez verilen Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı.( evet tarihte ilk Nobel Ödülünü alan kişidir kendisi aklınızda bulunsun genel kültür olarak ) Bütün bilim insanları, katı maddelerin içinden geçebilen  ve insanların kemiklerinin fotoğrafını çekebilen bu ışınlardan çok etkilenmişti. Aynı zamanlarda Fransız fizikçi Henri Becquerel tamamen raslantı sonucu bir uranyum cevheri örneğinin, bir fotoğraf levhasını ışıksız ortamda karartabilen ışınlar yaydığını gözlemledi. Bu ışınlara ''Becquerel Işınları'' ya da '' Uranyum Işınları '' dendi. Bu sıralar bilim camiasının dikkati X ışınları üzerinde olduğundan bu buluş çok az önemsendi. O sıralar daha dünyada hiçbir kadının doktora yapmadığı yıllardı ve Marie Curie doktora tezi konusu olarak tereddütsüz, bu ilgi görmeyen Becquerel'in Uranyum ışınlarını seçti.

Henri Becquerel
    Her şeyden öte bu araştırması için bir laboratuvar bulmak zorundaydı Marie Curie. SIPC'de depo olarak kullanılan bir odada çalışılmasına izin verildi. İçi tıka basa dolu ve nemli olan bu oda hassas deneylerin yapılabilmesine hiç de uygun değildi ama hiç yoktan iyiydi.

     Marie, Becquerel'in bulduğu olguyla ilgili kocası Pierre ve  kardeşi Jacques'in birlikte tasarladığı elektrometreyi kullanarak, uranyum ışınlarının havanın içinden geçerken oluşturdukları çok zayıf elektrik alanlarını hassas bir biçimde ölçebiliyordu. Tekrar tekrar yaptığı deneyler sonucunda Marie uranyum ışınlarının elektriksel etkilerinin hep sabit kaldığını, ne ışıktan ve ısıdan, ne de uranyumun katı ya da toz, kuru ya da nemli, saf ya da bileşik halde olmasından etkilendiğini gözlemledi. Bu noktada Marie, çalışmalarının dönüm noktası sayılabilecek bir sonuca vardı. Bunu şöyle anlatacaktı Century Magazine dergisinde:

'' Uranyum bileşiklerinin ışın yaymasının, uranyum metalinin bir özelliği olduğunu ve bu ışınımın uranyum elementinin, kimyasal ya da fiziksel durumundan bağımsız, atom yapısına bağlı bir özellik olduğunu anladım.''

     İşin ilginç tarafı bu yıllar atomun henüz bölünemez olduğuna inanılan yıllardı ve bu yüzden çok büyük miktarda enerji içerdikleri bilinmiyordu. Ama Marie'ye göre uranyum atomunun içinde kesinlikle birtakım şeyler olup bitiyordu ve bu atom değişik atomların birleşmesi sırasında bilim insanlarının gözlemlediği kimyasal enerjiden daha farklı bir enerji üretiyordu.

     Marie daha sonra havayı iyonlaştırma özelliğinin yalnızca uranyumun bir özelliği olup olmadığını, başka elementlerin de havayı bir elektrik iletkeni haline dönüştürüp dönüştüremeyeceğini araştırmaya başladı. Bunun sonucunda Marie 'Toryum'  bileşiklerinin de uranyum bileşikleri gibi ''Becquerel ışınları'' yaydığını gördü. Bu iki elementin davranışlarını tanımlamak üzere Marie tarihte ilk defa olarak kullanılan ''Radyoaktivite'' sözcüğünü türetti. Marie'nin mineraller üzerinde çalışmaları bir başka bulguyu daha ortaya çıkardı. Bunu şöyle açıklıyordu:

''İki uranyum minerali- pekblend ( uranyum oksit) ve kalkolit ( bakır uranil fosfat)- uranyumdan çok daha etkinler.Bu çarpıcı olgu, söz konusu minerallerin uranyumdan çok daha etkin olan başka bir element içerebileceğini düşündürmektedir.''

    Marie kadar Pierre'de de merak uyandıran bu varsayım Pierre'i de kristallerle ilgili çalışmasını bir kenara bırakıp bu konuya odaklanmalarını sağladı.

''Pierre de ben de, bu çalışmayı başlatmakla, yaşamımız boyunca ilerlememiz gereken yeni bir bilim dalına adım attığımızın farkında değildik.''

    Pekblendin ( diğer adı ile Uraninit )  gibi bir mineralin kimyasal bileşimi oldukça karmaşıktı, laboratuvar olanakları da çok sınırlı ve ilkel olan, araştırmayı yürütmek için daha çok harcama yapmaları gereken ve sağlıkları da gittikçe bozulmaya başlayan Curie çifti yine de bu zorlu çalışmanın üstesinden geldi.
Marie peklebendin içinde saklı olan maddeleri gün ışığına çıkarabilmek için ayrımsal kristalizasyon adı verilen kimyasal analiz yöntemini kullanan ilk kişi oldu. Ayrımsal Kristalizasyon yöntemi; bir çözeltideki farklı maddelerin atom ağırlıklarına bağlı olarak farklı sıcaklıklarda kristalleşmesi ilkesine dayanır.Çözelti soğudukça önce atom ağırlıkları düşük olan elementler kristalleşir.

    Marie, peklebendin ayrımsal kristalizasyon işlemi sonucu elde ettiği kristal halde maddeleri Curie elektrometresinde test ederek radyoaktivitelerini saptadı ve radyoaktif (etkin) olmayanları dikkate almadı. Sonuçta en fazla radyoaktivitenin, biri bizmut diğeri ise baryum içeren iki bileşikte toplandığını buldu. İlk bileşikteki elemente, Marie'nin anayurdundan esinlenerek Polonyum adını verdiler. Aynı yıl Radyum adını verdikleri ikinci yeni elementi bulduklarını da duyurdular. Evet şu an periyodik tabloda yer alan bu iki element'in kaşifleri Marie ve Pierre Curie'dir. Curieler, bu iki elementin kimyasal özelliklerinin birbirinden tamamen farklı olduğunu anlamışlardı.Tek ortak yanları yüksek düzeydeki radyoaktiviteleriydi.







    Tüm bu başarılı çalışmaların yürütüldüğü SIPC'deki laboratuvarı gören yabancı bir bilim insanı burayı şöyle anlatıyordu:

''Ahırla patates ambarı arası bir yer; çalışma tezgahındaki kimyasal malzemeleri görmemiş olsaydım, bana şaka yapılıyor sanırdım.''

     İşte Curie çifti tüm başarılarını bu denli parasızlık ve yokluk içinde en ilkel koşullarda çalışarak, kısa sürede yapabilecekken yokluktan yıllarca çalışmak zorunda kalarak başarmışlardır. Bir azmin, bir hırsın, bir başarma inancının ve güçlü bir karakterin başaramayacağı hiçbir şeyin olmadığına en büyük kanıttır Curie çifti.

    Bir süre sonra Pierre karanlıkta kendiliğinden parlayan deney tüpleri ve kapsüller sonucunda radyumun kendi kendine yalnızca ışık değil, ısı da yaydığını anladı. Bilim camiası bu çalışmalardan çiftin 1900 yılındaki bir bilimsel kongreye katılmalarından sonra haberdar olmaya başladı. Bu tür olgular için gerekli enerjinin atomsal süreçlerden kaynaklanması olasılığı diğer bilim adamlarını da heyecanlandırmaya başladı.



     Curie çifti bilimsel buluşlarından kişisel çıkarlar sağlamanın da yanlış olduğunu düşünüyorlardı, geliştirdikleri yöntemlerin hiçbirine patent almadılar. Radyum elde etmek için kullandıkları bütün yöntemlerin ayrıntılarını hiç tereddüt etmeden yayımladılar. Marie ve Pierre isteyen herkese istedikleri bilgileri verdiler. Kısa süre sonra Curielerin yöntemlerinin kullanıldığı ve giderek gelişen bir radyum sanayii oluştu. Ancak Curieler başlattıkları bu gelişmeden parasal olarak hiçbir yarar sağlamadı.

    Çiftin gün geçtikçe sağlıkları bozuluyordu bilhassa Pierre daha da kötü oluyordu. O günlerde Marie, Pierre'deki bu belirtilerin araştırmalarında kullandıkları radyoaktif maddeler arasında bir ilişki olabileceğini hiç aklına getirmiyordu. Günümüzde hafif radyasyon dozlarının bile vücudu ne denli etkilediği ve başta kanser olmak üzere birçok ciddi rahatsızlıklara neden olduğu biliniyor. Ama Marie ve Pierre çifti bunu henüz bilmiyorlardı, Marie çalışmaları sırasında çok zayıfladı ve çiftin her ikisinin de radyumla temas etmekten parmak uçları fazlaca tahriş oldu.

Pierre Curie
    İki Alman bilim insanının radyoaktif maddelerin canlı dokularda tahribat yaptığını açıklaması üzerine Pierre kolunu isteyerek birkaç saat radyuma maruz bırakarak yanık oluşturdu. Bu yanık anca birkaç ayda iyileşti. Bu noktadan hareket eden Pierre radyoaktivitenin hasta hücreleri öldürebileceği ve kanser ya da başka türdeki bazı deri hastalıklarının tedavisinde radyumun kullanılabileceği sonucuna vardı.Bu çalışmaların sonucunda bugün çok yaygın olarak kullanılan Radyoterapi ( radyasyonla iyileştirme- ışın tedavisi ) yöntemi geliştirildi.Mucize ilaç radyumu bulduktan sonra çift ünlenmeye başladı.


    Mart 1902'de en sonunda Radyumun tayfı ( spektrum) , kısaca  radyumun kendine özgü parmak izini elde ederek radyumun gerçekten bir element olduğu kanıtlanmış oldu, çiftin çalışmaları sonucu. Lakin araştırmaları başka ülkelerde takdir toplamasına karşılık, Fransa'daki bilim kuruluşları çiftin bilime katkısını bir türlü kabullenmiyordu. Zaten bu yüzden gerek Pierre gerek Marie hak ettikleri konumları yıllarca elde edemeyecekti, başarıları birçok iftira ve yalanla, entrikayla gölgelenmeye çalışılacak, makamsal ilerlemelerine bir şekilde engeller çıkarılacaktı.

    Zamanla çift başarılarından dolayı birçok ödüle layık görüldüler, Fransız bilim Akademisi de en sonunda çifti bir ödüle layık gördü.Artık çift Fransa'da olduğu kadar dünyada da saygın ödüller kazanan iki bilim insanı haline gelmişti. Konferans vermeleri için çağrılar da gelmeye başlamıştı. Hatta Pierre uzun süredir hayranlık duyan bir bilim insanı da vardı: Lord Kelvin ( evet evet şu meşhur Kelvin ölçeğinin sahibi).Lakin Lord Kelvin Pierre'nin ölümünden sonra Marie üstüne başlatılan karalama kampanyaları yanı sıra Marie'nin kocasıyla yaptığı bu keşiflerin en sert eleştirmeni haline gelecekti ve radyumun kesinlikle bir element olmadığına ve kurşun elementiyle beş helyum atomundan oluşan bir bileşik olabileceğine karar vermişti. Tüm dertleri içinde bir de Marie bu iddiaya yazıyla değil deneyle ve sonuçla karşılık vermek için tekrar çalışmalara başladı ve saf radyum'u elde etti. Saf radyumun elde edilmesi, onun tuzlarından ayrılması anlamına geliyordu, oysa radyum ancak bir tuz bileşiğinde kararlı olabiliyordu. Elde edilen radyumun kaybedilmesi tehlikesini taşıyan bu yöntem bilim tarihinde bir daha hiç tekrarlanmadı. Lord Kelvin ise bu deneyin sonuçlarını öğrenip yanılgısının utancını yaşamadan hayata gözlerini yumdu.

    Kocasının ölmediği zamana geri dönersek; Marie başarılı şekilde tezini savunarak doktora tezini aldı ve doktora derecesi alan ilk Fransız kadın olarak tarihe geçti.

1903 yılı Fizik dalında Nobel Ödülüne layık görülen üçlü;
(soldan sağa) Henri Becquerel- Pierre Curie- Marie Curie

    1903 yılında ise Curieler '' Profesör Henri Becquerel tarafından keşfedilen radyasyon ( ışınım) olgusu ile ilgili ortak çalışmaları'' nedeniyle fizik dalında  Nobel Ödülü'ne layık görüldüler. Becquerel, ' doğal radyoaktivite'yi keşfettiği için Curielerle birlikte bu ödülü paylaştı. İlk kez 1980li yıllarda Nobel arşivlerinde, 1903 yılı için aday belirleme kayıtlarına bakıldı. Bu kayıtlara göre Fransız Bilimler Akademisi, ödülün, Marie'yi dışarıda bırakacak şekilde Becquerel ve Pierre verilmesi için kulis yapmıştı. Ama  çift, hakları olan ödülü bir şekilde aldılar; lakin çok hasta olmaları nedeniyle törene katılıp geleneksel olan ve yapmaları gereken konuşmalarını 1905 senesine kadar yapamadılar. Konuşmayı yapan Pierre konuşmasında ''radyumun özelliklerinden dolayı yanlış ellerde bulunması ve kullanılması durumunda iyilikten çok kötülük yayacağına, insanoğlunun yeni buluşlardan zarardan çok yarar çıkarması gerekliliğine''  önemle değindi.

Marie ve Pierre Curie Çifti

 
     Bu sıralarda çifti magazinciler yalnız bırakmıyordu, sürekli yalan, iftira haberler sunmaları yanı sıra evi de gözetim altına almış, küçük kızları hatta kedileri dahil olmak üzere an be an ne yaptıklarını takip ediyorlardı. Bu da çiftin çalışmalarını haliyle olumsuz etkiliyordu.

    Bir gün geldi Pierre yolda yürürken ayağının kayması sonucu dengesini kaybetti ve düştü, düşmesi ile birlikte bir at arabasının altında kaldı ve at arabasının tekerleri ile maalesef kafatası parçalandı ve feci bir şekilde can verdi. Marie bu trajik ölüm karşısında ne kadar soğukkanlılığını korumaya çalışsa da derinden sarsıldı. Pierre sadece kocası değil aynı zamanda biricik aşkı, biricik dostu ve en yakın ve en önemli çalışma arkadaşı, başarılarının ortak mimarlarından biriydi. Marie kocasına söz verdiği üzere yıkılmadı ve tek başına kaldıkları yoldan devam etti. Çünkü kocasının ölmeden önce bu husustaki muhabbetlerindeki sözleri Marie için en büyük itici güçtü:


''İkimizden biri ruhsuz bir beden haline bile gelse, ne olursa olsun her zaman çalışmaya devam etmeliyiz.''

    Marie bu öğüdü kalbinin en derinliklerinde hissederek bir yandan da acı çekerek çalışmalarına devam etti.

    Pierre'nin ölümünden sonra Marie'ye o güne kadar öğretim üyeliği görevi vermemiş olan Paris Üniversitesi Marie'ye eşi görülmemiş bir teklifte bulundu. Eğer Marie isterse kocasının akademik unvanı ona verilecekti.Kocasına ait bu onuru taşımayı Marie bir süre düşündükten sonra severek kabul etti.

Marie Curie ders verirken

     Kocasının ölümünün ardından basın Marie'nin üstüne çok fazla gitmeye başladı.Basının eline verilmiş en büyük koz ise, Pierre'nin eski öğrencilerinden biri olan Paul Langevin'le iş arkadaşı ve dost olan Marie'nin aralarındaki dostluğun aşka dönüşmesi oldu. Marie'yle basın ''Radyumun Vesta Bakiresi'' diye alay ediyordu. (Vesta Bakiresi, Romalıların aile ocağı tanrıçası Vesta'nın tapınağında kutsal ateşi sürekli olarak yanar durumda tutmakla görevli olan, evlenmemeye ant içmiş bakire rahibe imiş.) Ayrıca basın Marie Curie'ye yabancı olması ve Yahudi olması gibi asılsız iddialar üzerinden yüklendi. ( Olsa ne olurdu ki sanki? zihniyet hep aynı çarpık zihniyet işte, hala aynı.) Hatta o sıralar geçimsiz bir evlilik yaşayan Paul Langevin'in ailesini de yıktığı iddia edildi.
Basın Marie Curie'ye çok fazla yükleniyordu.

    Basının Marie'yi karalama uğraşı o raddelere vardı ki insanlar gazetelerde okuduklarının etkisiyle galeyana gelip cadı avına çıktılar ve Marie'nin evinin önünde toplanan kalabalık ellerine ne geçirdilerse eve atmaya ve ''yabancı kadını dışarı çıkarın''  naraları atmaya başladılar.

   İşte tüm bu felaketler başına gelirken Marie, normal zamanda olsa harika olarak niteleyebileceği büyük bir haberin tadını bile çıkaramadı. ''Radyum ve polonyum elementlerinin bulunması, radyumun ayrı olarak elde edilmesi ve bu olağanüstü elementin özellikleri ve bileşikleri ile ilgili araştırmalar yoluyla kimya biliminin gelişmesine yaptığı hizmetleri'' için Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı.Tarihte Nobel Ödülünü 2. defa kazanan ilk kişi ve ilk kadındı.Marie Curie'nin bu 2.ödülü gerçekten hak edip etmediği epey tartışma konusu oldu, çünkü bu ödülün gerekçesi olan çalışmalar aslında daha önce 1903'te Fizik dalında aldığı ödülle ilgili çalışmaların aynısı olarak görülüyordu. Bazıları Marie'ye bu ödülü almamasını salık verirken Marie yakınlarının desteği ile hak ettiği bu ödülü aldı. Ayrıca ödül töreninde İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin Başkanı Nobel Ödülü'nü daha önce alan Marie Curie'nin bu ödüle neden 2. defa layık görüldüğünü açıkladı.

''Radyumun bulunması, bilim insanlarının maddenin doğası ile ilgili anlayışlarında yeni ufuklar açmıştı.Bu buluş, bir elementin kendini başka bir elemente dönüştürebileceğini göstererek uzun süredir sahip olunan, atomların değişemeyeceği inancını yıkmıştı. Radyumla ilgili çalışmaların tıpta nasıl yeni alanlar açtığına değinen Akademi Başkanı, konuşmasını Marie Curie'nin bu ikinci ödülü de hak ettiğini belirterek tamamladı.''

     Marie bu sıralar tekrar çok ağır bir şekilde hastalandı ve bir süre sanatoryuma yatırıldı bu sırada Marie Sklodowska soyadını kullandı ve kızına dahi Curie soyadını kullanmasını yasakladı. Zamanla iyileşen ve hastalığından kurtulan Marie tekrar Curie soyadını kullanmaya başladı. Bu arada Marie Birmingham Üniversitesi'nden de onursal Doktorasını aldı.

Birmingham Üniversitesi  tarafından Marie Curie'ye Onursal Doktora verildiği gün

     Marie ile Langevin arasındaki ilişkinin boyutu nedir bilinmez ancak, Marie daha sonra hiçbir erkekle dostluk ya da mesleki bağlar dışında hiçbir ilişki kurmadı. Kendini Pasteur Enstitüsü ve Paris Üniversitesi tarafından ortaklaşa çalıştırılacak olan Radyum Enstitüsü'nün yapımına verdi.

     1914'e gelindiğinde 1. Dünya Savaşı patlak vermişti. 2 Eylülde Almanlar Paris'i üç kez bombaladı, şehirden  cumhurbaşkanı ve üst düzey kişi yanı sıra birçok kişi ayrıldı. Hükümet dahi taşındı ama Marie tüm bu sert koşullara rağmen ayrılmamaya kararlıydı.Lakin bir yandan da laboratuvarında muhafaza ettiği Fransa'nın tek radyum kaynağı olan bir gram radyumun güvenliği konusunda endişeleri vardı. Nihayetinde hükümetin talebiyle 1 gram radyumu 20 kilogramlık bir kurşun kutunun içine yerleştirdi ve Paris'ten kaçan devlet görevlilerini taşıyan bir trene bindi.

1.dünya Savaşı sırasında Marie Curie askerlere ders verirken

     Bordeaux'ya geldikten sonra bu değerli elementi bir bankanın kasasına teslim etti ve askeri bir trene binerek Paris'e geri dönmeyi başarabildi. Marie savaş sırasında insanlarına yardımcı olabilmek adına girişimlerde bulundu ve ilk girişimi de X ışını teknolojisinin askeri hastanelerde kullanılmasını sağlamak oldu. Şavaşın uzun süreceğini ve çok sayıda yaralı olacağını tahmin ederek, X ışınlarının yaralıların vücudundaki şarapnel, kurşun yanı sıra kırık kemiklerin yerini belirlemekte doktorlara ne kadar yardımı olacağını ve bu sayede çok sayıda hayat kurtarılabileceğini öngördü.Hatta sadece bununla kalmadı ''Küçük Marie '' adı verilen insanlardan yardımla alınan araçları da tam donanımlı bir seyyar hastane haline getirdi ve bu sayede savaş alanlarında X ışınını ve diğer tıbbi teçhizatları kullanarak birçok kişiyi tedavi etti. Bu sırada bulabildiği boş vakitlerde teknik bilgisini ilerletmek, bilgi eksikliklerini gidermek adına da çalışmalar yaptı. İyi bir radyolog olabilmek adına sadece X ışını aygıtlarının kullanımıyla ilgili teknik kitapları değil, anatomi ders kitaplarını da okudu. Otomobil kullanmayı öğrendi, sürücü belgesi aldı, otomobilde herhangi bir sorun çıkarsa tek başına halledebilmek adına otomobil mekaniği bile öğrendi. Kızı Irene de seyyar hastanesinde kendisine yardım etti. Bir süre sonra kızı tek başına çalışabileceği aşamaya gelince kızını başka bir cephedeki X ışını istasyonunun başında bıraktı.


Marie Curie ve kızı Irene
    Marie artık nitelikli kişiler yetiştirilmedikçe radyoloji donanımlarının hiç yararı olamayacağını anlamıştı bu yüzden Radyum Enstitüsü'nde kadınları radyoloji yöntemleri konusunda eğitmeye karar verdi ve sonuçta anne ile kızın bu ortak çalışmaları ile 150 radyoloji kadın teknisyen yetiştirildi.

Kısaca Marie savaş sırasında bilgisini gerek teknik gerek pratik her anlamda yararlı olmak adına değerlendirdi, hatta radyumun saldığı radon gazını bile faydalı şekilde kullanmayı başardı. 1. dünya savaşında örnek bir Fransız yurttaşı gibi mücadele etti ancak anavatanının Polonya olduğunu da unutmadı. Kızına savaş sonunda Fransa hükümeti tarafından hastanelerdeki çalışmaları için bir askeri madalya verildi ancak Marie'ye ne bir resmi ödül ne de bir takdir verildi. Marie sonraki yıllar da çıkar gütmeyen çalışmalara kendini adadı.

Savaş bittikten sonra Marie tekrar Pierre'nin anısına laboratuvar kırma çalışmalarına devam etti. Radyum Enstitüsü'nün hemen hemen hiçbir donanımı yoktu. 1920 yılında zengin bir hayırsever aileden gelen Henri de Rothschild ( evet bildiğimiz şu zengin aile ), Radyum Enstitüsü'ndeki araştırmaları desteklemek için Curie Vakfı'nı kurdu. Ancak fizikçi olan bu kişi vakfın paralarını sadece radyoterapi araştırmalarına ayırınca Enstitünün diğer alanları fizik ve kimyaya vakıftan hiç para aktarılamadı.

1923 yılına gelindiğinde Marie Curie'nin kaleme aldığı Pierre Curie adlı biyografi yayımlandı. Marie bu sırada her ne kadar utangaç ve çekimser olsa da bir gazeteci kadının yardımıyla Radyum Enstitüsü'ne gelir getirecek kaynağın tanıtımlar sonucu elde edilebileceğini anlayıp, tanıtımlara başladı. Bu şekilde varlıklı ailelerin, kadınların yardımıyla Enstitü birçok bilim insanına araştırmalarında yardımcı olacak kaynağa erişebilirdi. Ayrıca söz konusu Radyum Enstitüsü'nin sadece 1 gram radyumu vardı ve olağanüstü derecede pahalı olan radyuma, radyumu keşfeden ve üreten kişi olarak 1 gramdan fazlasına sahip olamayan Marie, enstitüsüne 1 gram daha radyum kazandırabilmek adına çalışmalara başladı. O sırada Abd Başkanı Warren G. Harding'in davetine icap etti Marie Curie ve tüm çabaları sonucunda kendisine en güzel şey hediye edildi. Beyaz Saray'dan Marie Curie elinde içinde radyumun bulunduğu kurşun kaplı bir kutuyla ayrıldı. Marie Curie Radyum Kampanyası o kadar başarılı oldu ki Marie bir gram radyumdan çok daha fazlasına kavuştu.


Abd Başkanı Warren G. Harding, Marie Curie'ye eşlik ediyor.

    Radyum Enstitüsü ilerleyen zamanlarda çağının en önemli keşiflerini yapan bilim insanları yetiştirdi. Hatta o sıralar yeni ortaya atılan Kuantum Mekaniği teorisinin bilimsel olarak bir kez daha kanıtlanmasına enstitü ön ayak oldu.Yıllar sonra ise kızı Irene Curie ve kocası Frederic Joliot belirli elementlerin çekirdeklerini alfa parçacıklarıyla bombardıman ederek radyoaktif izotopların yapay olarak elde edilebileceğini buldular. Bu buluşları sayesinde yapay radyoaktif izotoplar artık çok da pahalı olmayan yollardan elde edilebilecekti ve doğal radyoaktif elementlerin cevherlerinden ayrılması için yürütülen pahalı ve zor çalışmalar artık nükleer fizik dalının gelişmesini yavaşlatamayacaktı. Bu çalışmalarıyla bu ikili 1935 yılında Kimya dalında Nobel Ödülü'nü kazandılar. Malesef ödülü kazandıklarını Marie Curie göremedi çünkü 4 Temmuz 1934'te hayata gözlerini yumdu.

Marie Curie'nin kızı Irene Curie ve kocası Frederic Joliot

    Marie Curie tüm çalışmalarına rağmen ara sıra fark etse de tam anlamıyla radyasyona maruz kalmanın insan sağlığına ne denli zarar verebileceğini, erken yaşlarda ölüme neden olabileceğini giderek somutlaşan verilere rağmen göremedi. Enstitüde bu yüzden ölümler olduğunda da bunu ölen kişilerin kendi dikkatsizliklerine, yoğun çalışmalarının onları bu denli güçsüz düşürüp ölümlerine sebep olduğuna kanaat getirdi. Radyum Enstitüsü'nde çalışmalar sırasında bu hususta alınan tek önlem metal perdelerin kullanılarak kendilerini doğrudan radyasyon ışınlarından korumaktı. Tüm Enstitü çalışanları belirli aralıklarla kan testinden geçmeleri gerekiyordu oysa Marie, kanında bir anormallik olduğunu hissetmesine karşın kendi kan sayım analizini çok nadir yaptırırdı.

      En sonunda fazlasıyla rahatsızlanan Marie'nin ilk başta bulunamayan rahatsızlığının nedeninin Aplastik Kansızlık olduğu ortaya çıktı.4 temmuz 1934'te hayata gözlerini yuman Marie Curie ardında unutulmayacak ve tarihe en altın harflerle yazılacak bir isim ve birçok çalışma ve kocasıyla birlikte altına imza attığı bir başarı öyküsü bırakmıştı. Kocası Pierre Curie ve onun anne ve babasının yanına gömülen Marie'yi 60 yılı aşkın bir süre sonra 1995 yılında Fransa'nın Ulusal Anıt Mezarı Pantheon'a kocasıyla birlikte taşıdılar. Böylece Marie Curie bir ilke imza atmaya öldükten sonra da devam etti ve Fransa'nın en ünlü erkeklerinin yanına gömülme şerefine layık görülen ilk kadın oldu.

    20. yüzyılın en büyük iki fizikçisi Ernest Rutherford ve Albert Einstein'ın da yakına arkadaşı olan Marie Curie bu iki ismin de hafızlarında kalıcı bir yer bıraktı. Bu iki isim Marie Curie'nin ölümü üzerine birer övgü yazısı yayımladı.

     Nobel Ödülünü kazanan ilk kadın, iki Nobel Ödülü'nü alan ilk kişi ve çocuğu da Nobel Ödülü alan ilk Nobel Ödüllü kişi olan Marie Curie hakkında Albert Einstein'ın şu sözleri belki de onu tanımlamak için tüm bu ödüllerden çok daha somut bir nitelikte :

''Marie, bütün ünlü insanlar arasında, sahip olduğu üne karşın hiç değişmemiş olan tek kişidir.''


Marie Curie ve Albert Einstein


    Not: Elimden geldiğince yazım hatası, anlatım bozukluğu yapmamaya, konuları da bir bütün halinde vermeye çalıştım umarım becerebilmişimdir. Bu hususta hatalarım olduysa şimdiden affınıza sığınıyorum. Marie Curie gibi bir şahsı herkesin tanıması gerektiğini düşünüyorum bu anlamda emeğim geçecekse ne mutlu bana. Bu yazı hazırlanırken tamamiyle okuduğum kitaptan yararlanılmıştır.
Ayrıca fazladan bilgi almak isteyenler için bu kitap yanı sıra, Marie Curie'nin kızı Eve Curie tarafından yazılmış annesinin biyografisini içeren kitabı da tavsiye ederim.

     Kitabı okurken Marie Curie'nin sadece bilinmeyene yaptığı yolculuğun zorluğuyla değil, bilimdeki cinsiyet ayrımcılığına da çok fazla maruz bırakıldığını gördüm, bu hususta da aşağıda fotosunu koyduğum kitabı tavsiye ederim konuya ilgi gösteren arkadaşlara. Bir diğer kitap yine bir imkansızı başaran, 9 aylık bebekliğinden beri görmediği, duymadığı  ve konuşamadığı halde büyük başarılara imza atan bir bilim kadını olan Helen Keller'in hayatını anlatıyor. Yine konu hakkında ilgili olan herkese tavsiye ederim.( yakın zamanda bu kitapların da tanıtımını blogda bulacaksınız. )


Son olarak eklemek istediğim şey:

   Bilim dünyasına hayatın her alanında olduğu gibi en az erkekler kadar kadınların da katkısı çoktur, sadece kadınlar bir dönemin karanlığının en büyük kurbanları olarak çalışmaları hak ettikleri değeri görememiştir. Bundan sonra aynı hatalara düşülmemesi, kadınlı-erkekli ( evet kızlı- erkekli) bilimsel alanda ilerleyen toplumlar oluşturmamız dileğiyle.
Ayrıca şuh kahkahalar atsalar dahi bunun ne kadının iffetini ne de zekasını ölçecek bir kriter olmadığını ve olmayacağını kaldı ki kadının iffetinden de kendinden başka hiç kimsenin sorumlu olmadığını, artık kadına bu ilkel bakış açısıyla bakmaktan vazgeçilip bir an önce uzay çağının hakkını hep birlikte vermek üzere çok daha mantıklı noktalara odaklanmamız gerektiğini de üstüne basa basa vurgulamak istiyorum.

Herkese keyifli okumalar diliyorum.


böylece;

bir biyografi olması sebebiyle, Naomi Pasachoff''a ait Marie Curie/ Radyoaktivitenin keşfi adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Bir biyografi/otobiyografi kitabı kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 
( Bir Tayyarecinin Anıları- Vecihi Hürkuş adlı kitabı erteleme kararı aldım) 


28 Temmuz 2014 Pazartesi

KİTAP 20 # HAMLET - WILLIAM SHAKESPEARE



HAMLET
/ HAMLET

William Shakespeare

Çeviri: Sabahattin Eyüboğlu


Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları
11.baskı 2014

Tür: Tiyatro

185 sayfa



''Olmak ya da Olmamak
İşte bütün mesele bu.''


    İşte o meşhur iskelet kafayla diyalog ( hatta monolog) sahnesi ve o meşhur cümlenin yer aldığı William Shakespeare kitabı: Hamlet.

   Başta bu cümle olmak üzere kitabın kendisi baştan aşağıya derin anlamlı cümlelerle dolu.
Lakin bu meşhur cümle kitapta  yukarıdaki şekliyle yer almıyor, sayın Sabahattin Eyüboğlu;

 ''Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!''

şeklinde çevirme tercihinde bulunmuş dizeyi, buna bakarak sakın kitabın hakkıyla çevrilmediğini düşünmeyin çünkü sayın Eyüboğlu'nun çevirisi kesinlikle muhteşem.Kendisinden daha önce Ömer Hayyam'ın Rubailerini de okumuş biri olarak çevirilerinin kalitesinin belki de tartışmaya en az açılacak çevirmenlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Zaten olabildiğince iyi çevirmek için kaç kaynak karıştırdığından aynı zamanda da eserin çevirisinin zorluğundan bahsetmiş sayın Eyüboğlu.İngilizcesi kitaplardan öğrendiği kadar olduğu için bulabildiği Fransızca ve Türkçe kaynaklardan çevirmeye çalıştığını da eklemiş. Yararlandığı çevirilerden birinin Halide Edip Adıvar'a ait olması ise hayli ilgi çekici geldi bana.Kısaca kitapta Sabahattin Eyüboğlu'nun bu husustaki incelemelerini, çalışmalarını da bulacaksınız.

     Sabahattin Eyüboğlu'nun Shakespeare eserinin çevrilmesi hususunda belirttiği şu ifadelere burada da yer vermek istiyorum, çünkü Shakespeare gibi bir yazarın eserinin çevrilmesinin, kitaplarının ingilizcesini de okumaya çalışmış biri olarak ne denli zor olduğunu tahmin edebiliyorum;

''...Böylece her çeviricinin Shakespeare'i bir başka hale soktuğunu gördüm.Kimbilir ben de ne hale sokmuşumdur, ister istemez.Şairleri kuşa çevirmek çeviriciliğin şanındandır.Ama kuşa çevirdiğiniz şairler bizim taktığımız bücür kanatlarla da uçabiliyorlar ne hikmetse.Büyük soluklarının rüzgarlarıyla belki.Her çeviren kendi dünyasına çekmiş Hamlet'i.Ama Hamlet de buna en elverişli eserlerden biri doğrusu.Kişileri, sözleri, olayları ne kolay benimsenebiliyor, kendi çevremizde gördüklerimize benzetilebiliyor.Hamlet hem ne kadar kendisi, hem ne kadar bütün çağların adamı.Konuştuğu dilin tadına hem yalnız İngilizcenin daniskasını bilen varabilir, hem de benim gibi az bilen.En güzel masalları hem büyüklerin hem de küçüklerin tattığı gibi.''



    Kitabın sonunda yer alan William Shakespeare'in hayatı kısmında öncelikle yazar olarak İngiliz şairlerinin değil bütün İngilizlerin en ünlüsü, en çok bilineni, insan olarak en az bilinenlerinden biri olduğundan bahsediliyor. William Shakespeare ile ilgili çok ilginç bilgiler yer alıyor kitapta, aslında böyle birinin hiç var olmadığı iddiaları yanı sıra, böyle birinin var olup da başkasının eserlerini arakladığı iddialarına kadar her türlü spekülatif bilgi var.Hatta Shakespeare'in bilinen Shakespeare olmama olasılığı bile varmış, bu kişi Francis Bacon, William Stanley, Roger Manners veya Edward de Vere bile olabilirmiş.O halde bildiğimiz kesin bir şey varsa o da bu eserlerin kesinlikle yazılmış olması ve elimizdekilerin gerçek birer şaheser olmasıdır.Sanıyorum ki yeri geldi mi edebi haz arayan bizlere bu yeter de artar bile.

   Ayrıca Hamlet'in üç farklı kaynaktan derleme ve üstüne katılan özgün çalışmayla oluşmuş olma olasılığından da bahsediliyor:

''Hamlet'in trajik hikayesi eski kuzey masallarına bağlanıyor.Bilinen en eski adı 13. yydan kalma bir metinde Amiothi imiş.Bir İzlanda kahramanı.Bu kelimenin İskandinav dillerindeki Othi sözüyle ilgisi olduğu sanılıyor.Othi ilkin savaşta azgın, sonra deli anlamında kullanılmış.

12.yy.de Latince yazılıp 1514'te Paris'te yayımlanmış olan Danimarkalı Saxo Grammaticus'ın Danimarka Tarihi adlı kitabında da aynı efsaneleşmiş kahramanın deliliğinden söz ediliyormuş.

1580'lerde Belleforest adlı bir Fransız derlemecisinin Trajik Hikayeler'inde Saxo'nun anlattıkları değişmiş olarak bulunuyor.Bu değişmiş hikaye İngilizceye de The Hystorie of Hamlet diye çevriliyor.

İşte Shakespeare bu üç metinden ve daha başkalarından yararlanmış olabilir.''

    Kısaca kitapta Hamlet'e ve Shakespeare'e dair birçok şey buluyoruz.Okuyacaksanız eseri Hasan Ali Yücel Klasiklerinden edinmenizi tavsiye ederim.


    Kitabın konusuna gelirsek, Hamlet, Danimarka Kralı'nın oğludur, babası yakın zamanda ölmüş ve Danimarka Kraliçesi olan annesi Gertrude ise bunun üzerine kocasının erkek kardeşi Claudius'la evlenmiştir.Babasının ölümünün ağırlığını kaldıramayan Hamlet son gelişmeler karşısında Kral olan amcası Claudius'tan iyiden iyiye nefret etmeye başlar, hayatın ölümle son bulan hiçliğinden daha ağır bulduğu annesinin evlilik merasimine ve sadakatsizliğine, acımasız hafızasına karşı tepkisini ise şu mısralarla ortaya koyar:

''Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,
Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
Kendi kendini öldürmesini insanın!
Tanrım! Ulu Tanrım! Ne bunaltıcı, ne berbat,
Ne tatsız, ne boş geliyor bu dünya bana!
Ah ne iğrenç, Ne iğrenç! Bakımsız bir bahçe ki
Azgın bitkileri tohuma kaçmış,
Pis, kaba ne varsa tabiatta sarmış içini.
Bu muydu olacak iki ay sonra ölümünden?
O kadar bile değil, iki ay bile olmadı.
O yüce kralı bir düşün, bir de buna bak!
Biri Güneş Tanrısı, Öteki bir orman şeytanı!
Nasıl da severdi annemi?
Esen yellerden sakınırdı yüzünü.
Yerler, gökler; unutsam olmaz mı bunları?
O da nasıl düşerdi babamın üstüne?
Sevgiyle beslendikçe artar gibiydi sevgisi.
Öyleyken, bir ay içinde... Düşünmesem daha iyi.
Kadın zaaf demekmiş meğer! Kısacık bir ay...
Daha eskimedi o gün giydiği pabuçlar
Babamın tabutu ardında yürürken,
Niobe gibi, iki gözü iki çeşme...
Nasıl olur, o kadın, evet aynı kadın
-Tanrım beyinsiz bir hayvan bile 
Daha fazla acı çekerdi- amcamla evleniyor;
Babamın kardeşiyle; öyle de bir kardeş ki
Ben Herakles'e ne kadar benzemezsem
O da o kadar benzemiyor babama.
Bir ay içinde...Yalancı gözyaşlarının tuzu
Daha yakarken kızarmış gözlerini
Evleniyor bu adamla.Ne kıyasıya bir acele bu!
Ne azgın bir atılış haram döşeğine!
İyi değil, iyilik de çıkamaz bundan.
Ama boğ kendini yüreğim; dilimi tutmak gerek!''

(-fiyuvvv yoruldum yazarken- Ne harika bir dize değil mi? Evet kitapta en çok beğendiğim ve defalarca okuduğum yer bu kısım oldu, kitap baştan sona bir sanat eseri. Shakespeare'in neden bu kadar önemli olduğunu anlamak zor olmasa gerek)


    Bir gece Kral babasının hayaleti saraya dayanır ve buna şahit olan Hamlet'in yakın arkadaşları şaşkın halde durumu derhal Hamlet'e bildirir, buna inanmakta güçlük çeken Hamlet babasının hayaletiyle bir başka gün karşılaşır ve bu karşılaşma sonucu acı gerçeği öğrenir.İşte kitabımız bundan sonra yalanların içinde akıllı kalmaktansa deliliğin sert kalkanı arkasına sığınarak güçlü kalmaya çalışan Hamlet'in intikam ağlarını adım adım örmesini konu alıyor.İntikamdan gözü dönen Hamlet büyük aşkı Ophelya'yla bile ayrı düşüyor, Ophelya'nın kardeşiyle düşman, babasının ise ... neyse orayı söylemeyeyim. Sonuç olarak kitabın sonu tam bir trajedi. İntikamın her zamanki gibi bir taviz olduğunu en net şekilde ortaya koyuyor.


   

   Kitabı kesinlikle okumanızı hatta Shakespeare'i mutlaka okumanızı salık veririm.Okumamanız William Shakespeare'den çok kendinize yapacağınız büyük bir haksızlık olur, lütfen bu haksızlığı kendinize yapmayın, lütfen.

''Zalim oluşum iyi bir insan olmak için yalnız''


Ek olarak; 
bu sene Devlet Tiyatroları bünyesinde Ankara'da Shakespeare ayı düzenlendi ve Shakespeare'e ait birçok eser deneyimli ve başarılı oyuncular tarafından canlandırıldı.Bu sene de böyle bir durum olursa sizi haberdar etmeye çalışacağım.Bir tiyatro delisi olarak her ne kadar Macbet'in gününü karıştırarak kaçırmış olsam da bundan sonra gerek kendimi gerek sizleri bu hususta olabilecek intizamı göstererek net bir şekilde bilgilendirmeye çalışacağım.

    Son olarak kitaptan sevdiğim bir dizeyle de bu yazıma son vermek istiyorum, herkese keyifli okumalar diliyorum:

Bırak, haşmetli budalaların
Pabucunu yalasın dalkavuk dilleri,
Ayak öpmenin çıkar sağladığı yerde yalnız,
Çözülsün dizlerin gevşek bağları!


böylece;
17.yüzyılda yazılan bir kitap olması sebebiyle, William Shakespeare'e ait Hamlet adlı şaheser Yaz Okuma Şenliğinde; 17.,18.,19. yüzyılda yazılmış birer kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :)



22 Temmuz 2014 Salı

Yaz Okuma Şenliği Raporu # 1



:p


   Yaz neredeyse 'bitse de gitsek' demek üzere ama ben hala boğuşmakta olduğum sınavlarıma veda edemedim, bu gidişle de edemeyeceğim poff...
Gündüzleri zombi, geceleri vampir gibi ortalıkta dolaşmama neden olan uykusuzluğa alıştım, uykusuzluktan yolda tanımadığım insanları durdurup konuşmaya çalışacak kadar çenemin düşmesine bile alıştım.Ama hala şu sınav streslerine, sınav dönemi girdiğim buhranlara alışamadım.Üstelik mezuniyet senesi olunca gerilimin dozunun ne raddelere çıktığını gelin siz düşünün.

   İşte bu keşmekeşte maalesef bu ay çok okuyamadım.Yaz okuma şenliğinin ilk 12 günü ne okuduysam onunla kaldım ama tabi geri kalan günlerde yaz okuma şenliğindeki kitapları sayfalarca katlayacak ders kitaplarıma ve notlarıma gömüldüm.Hayattan soğudum, soğudukça üşüdüm, üşüdükçe üşütme aşamasına geldim ki tam o sırada sınavlar bitti de kurtuldum demek istedim de diyemedim ya la. ( evet hala kendimde değilim gördüğünüz gibi )

   Daha fazla harf kirliliği ve görüntü katliamı yapmamak adına Şenliğin ilk ayında okuduklarımı paylaşıp kendimi izninizle derse şutlayacağım yine.

Yaz Okuma Şenliği 1 aylık, benimse 12 günlük okuma raporum şöyle:

7. Kategori (10 puan): Fransız edebiyatından bir kitap.

Veba- Albert Camus


8. Kategori (10 puan): Bir savaş kitabı.

Boyalı Kuş- Jerzy Kosinski


16. Kategori (10 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap.


Yaşlı Adam ve Deniz- Ernest Hemingway

22. Kategori (10 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.

Silo -- Hugh Howey


29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.


Kabil- Jose Saramago


30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan): 17., 18. ve 19. yüzyılda yazılmış birer kitap.


17.yy için Hamlet - William Shakespeare

18.yy için Rahibe- Denis Diderot


19.yy için- Dubrovski- Puşkin


toplam 8 kitap okumuşum,

8*10 = 80 puan

30.kategoriyi tamamladığım için 50 puan 

toplam sayfa sayıları 2009,

2009 sayfanın kazandırdığı 20 puan

iş hukukundan aldığım pua... bir dakka ya o dahil değildi di mi? peki 900 sayfalık kitabını dahil etsem olmaz mı?
o da mı olmaz? tüh desenize daha artıramayacağım puanı, en iyisi ben kendimi de alıp gideyim.

o halde son durumda 1 aylık toplam puanım:

150 puan

daha ne olsun?
Hah bir de sınavlarımdan geçip mezun olayım, bir de daha sonra iyi bir iş bulayım, bir de sokak kedisi bob gibi bir kedim olsun ama okulun bahçesindekiler gibi tırmalamasın, bir de şu geçenlerde kaybettiğim gömleğimi bulay... tamam tamam uzattım bu konuyu en iyisi başka zamana bırakalım, o halde hadi kaçtım ben.

Ha bir de blogda saçmalayıp da başlarını ağrıttığım güzel insanlar kusuruma bakmasın, uykusuz bendenizi mazur görsün, bir de... tamam bu sefer gerçekten susuyorum, herkese keyifli okumalar diliyorum :)



3 Temmuz 2014 Perşembe

KİTAP 19 # KABİL - JOSE SARAMAGO



KABİL
/ CAIM

Jose Saramago

Çeviri: Işık Ergüden


Kırmızı Kedi Yayınevi
9.Basım 2014

Tür: Roman

146 Sayfa

''Ah , bir leş benim suçum, gökleri tutuyor kokusu,
En eski lanet, ilk kardeş kanı var içinde.''

Hamlet-William Shakespeare


    Nobel ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago'nun ölmeden önce yazdığı son, benimse ilk okuduğum kitabı oluyor Kabil.Yazarın ''Körlük'' adlı kitabı bir ara çok popülerdi.Daha sonra baktım diğer kitapları da almış başını gidiyor.Dedim bu kadar okunuyorsa vardır bir hikmeti, evet bana mı kalmış hikmetini ölçmek? Adamın tapu gibi Nobel Ödülü var, kanıtlamış kendini zaten bana da düşse düşse... ne düşecek canım? okumak düşer tabiki, aa siz de amma kötü niyetlisiniz ha.

    Kitabın isminde geçen Kabil bildiğimiz Kabil.Canım kaç tane bildiğimiz Kabil var? Habil'in kardeşi, Havva ve Adem oğlu Kabil işte.

    Baştan uyarayım kitap bir edebi eser o yüzden yazar nasıl kaleme almış ve bir eser ortaya koymuşsa o çizgide kitabı aktaracağım, isimleri dini kişilikler olarak değil de karakter isimleri olarak ele alacağım, kendi yorumlarımı da olabildiğince katmamaya çalışacağım.Nerde kalmıştık?

    Hah Kabil'de kalmıştık.Kabil bildiğiniz üzere dinsel kaynaklarda; yeryüzünün bilinen ilk cinayetini işleyen kişi olarak kabul edilmekte.Ama kitap Kabil'den önce Adem ve Havva'nın cennetten kovulma sürecini konu ediniyor.Lakin daha önce hiç böyle bir versiyonunu okuduğunuzu zannetmiyorum.Örnek vermek gerekirse; kitapta Adem ve Havva çıplak olduklarını yasak meyveyi yemeden önce zaten biliyorlar.Bunun dışında başka şeyleri de biliyorlar.Neyse oralarına değinmiyorum okumak isteyenler kendileri de okuyup göreceklerdir zaten.

''Mantıken olması gerektiği gibi, itibarını korumaya özen gösteren her zanaatçı gibi vesvesesiyle davranan efendi, önceki ihmalini gereken alçakgönüllülükle ödünlemenin yanı sıra, hatasının düzeltildiğinden de emin olmak istedi ve adem'e sordu, Sen, adın ne senin, ve adam cevap verdi, Ben adem, senin ilk çocuğun,efendi.Sonra yaratıcı kadına döndü,Ya sen, senin adın ne, Ben havva'yım,efendi, ilk kadın, cevabını verdi gereksiz yere,zaten başka kadın yoktu.Efendi kendisini hoşnut saydı, babacan bir ifadeyle, Sonra görüşürüz,deyip,yanlarından ayrıldı ve kendi işine gücüne döndü.''

    Gördüğünüz gibi yazar Tanrı'dan Efendi olarak bahsediyor, kitap boyunca da bu böyle devam ediyor, bir diğer dikkat ettiğiniz gibi yazar, özel isimleri büyük harfle yazmıyor, aynı zamanda yazarın imla kılavuzunda nokta, virgül, soru işareti, kesme işareti ve noktalı virgülden başka noktalama işaretleri yer almıyor. Hayır aramayın yani boşuna, yayınevine de kabahat bulmayın, durum tamamen made in Jose Saramago olmasından ibaret ya da o çağlarda bu noktalama işaretleri icat edilmemişti belki, kim bilir?

     Kaldığımız yerden devam edersek ; Adem ve Havva yasak meyveyi yiyip cennetten kovulduktan sonra dünyaya gönderiliyor, burada çocukları oluyor; tarımla uğraşan kardeş katili Kabil ve hayvancılıkla uğraşan, efendinin lütfuna en iyi şekilde mazhar olduktan sonra ömrü en kötü biçimde sona eren kardeş Habil.

''Habil'in sunduğu etin dumanının dosdoğru yükselerek sonsuz uzayda yok olması, efendi'nin onun sunduğu şeyi kabul ettiğinin ve bundan haz aldığının işaretiydi; ama kabil'in aynı şevkle yetiştirdiği bitkilerin dumanı çok yükselmedi, toprağın hemen üzerinde anında dağıldı; bunun anlamı, efendi'nin en ufak minnet duymadan onu reddettiğiydi.Kaygılı, şaşkın kabil habil'e yer değiştirmeyi önerdi, bu tersliğin nedeni bir hava akımı olabilirdi; bunun üzerine yerlerini değiştirdiler, ama sonuç aynı oldu.''



    İşte bu olay sonucu Kabil kardeşi Habil'i öldürüyor.Yalnız kitap boyunca en yabancı gelecek şey, Kabil'in Efendi'yle olan muhabbeti.Hatta çekişmeleri desek daha doğru olur.Hani alışık değiliz böyle şeylere pek, o yüzden garip gelecektir eminim herkese;

''...Kardeşine ne yaptın diye sordu ve kabil ona başka bir soruyla cevap verdi,Kardeşimin bekçisi miyim ben,Onu öldürdün, Doğru ama ilk suçlu sensin, sen benim yaşamımı mahvetmeseydin onun yaşaması için kendi canımı verirdim, Seni sınamak istemiştim, Sen kimsin ki kendi yarattıklarını sınıyorsun, Ben her şeyin egemen sahibiyim, Bütün varlıkların da diyebilirsin, ama ne benim ne de özgürlüğümün sahibisin, Öldürme özgürlüğün mü, Tıpkı habil'i öldürmemi önleyebilecekken öldürmeme izin vermekle senin de özgür olduğun gibi, bütün diğer tanrılarda olduğu gibi sende de olan o yanılmazlık gururunu bir an terk etmen yeterli olurdu, bir an için gerçekten bağışlayıcı olman, alçakgönüllülük gösterip benim sunduğumu kabul etmen yeterli olurdu, çünkü onu reddetmemeliydin, tanrıların, ve tüm diğerleri gibi senin de, yarattığınızı söyledikleriniz karşısında görevleriniz var, İsyankar konuşuyorsun, Öyle olabilir, ama seni temin ederim ki eğer ben tanrı olsaydım, Başkaldırıyı seçenlere şükürler olsun çünkü yeryüzünün krallığı onların olacaktır, derdim her gün, Günaha giriyorsun, Belki, ama ne olursa olsun seninki kadar büyük bir günah değil, sen ki habil'in ölmesine izin verdin, Onu sen öldürdün, Evet, doğru, infaz eden kol bendim, ama hükmü sen verdin ... ''

diye devam eden uzun bir paragraf var ve içindeki diyaloglar ise birçok kişinin kızarak, tepkiyle karşılayacağı diyaloglar.Ama tavsiyem okurken , eseri bir edebi eser olduğu bilinciyle okuyun, inancınız ne olursa olsun bu şekilde okumanızı tavsiye ederim.

   Kitabın devamı ise Kabil'in zaman içinde ileri geri gitmelerini konu alıyor, bu sırada Lilith'le aşk yaşıyor, Sodom ve Gomorra'nın yok olmasına, Nuh tufanına tanık oluyor, tufandan daha çok kendisi gemide farklı bir tufan çıkarıyor, İbrahim'in adak adadığı oğlunun boynunu kesmeden yetişip onu durduruyor, kısaca Kabil; Efendi'nin planlarını bozmaya, sürekli onu eleştirmeye, sorgulamaya adıyor hayatını.Sürekli bir çekişme halindeler.Kitabın sonu da bu bakımdan gerçekten ilginç bitiyor.

    Daha ekleyecek bir şeyim yok, yazıda da belirttiğim uyarılarımın arkasındayım, tavsiyem de bu uyarılarda yer alıyor.Edebi eser niteliğinde okursanız beğeneceğinizi düşünüyorum.
Herkese keyifli okumalar diliyorum.



Böylece;
Şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığım, Jose Saramago'nun Kabil adlı kitabını okuyarak , Yaz Okuma Şenliğinde, Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek kategorisi dahilinde 10 puan kazanmış bulunuyorum:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...