18 Aralık 2015 Cuma

KİTAP AYRACI YAPMACA 3 #



     Merhabalar.
    Uzun zamandır kitap ayracı yapmıyordum. Hazır erkek arkadaşım '' Başlat! Ready Player One ''ı okurken ona sürpriz bir ayraç hazırlayayım dedim. Kitabı daha önce okumuştum. İçeriği hakkında bilgim de var. Tetrislerle, atarilerle büyümüş, 90'lar kuşağı bir Ankara bebesi olarak çok düşünmedim. Hemen 'Pac-man'de karar kıldım. Tek sorun Pac-man'i, 'renkli hayaletler' kovalarken yaparsam, oyunu çocukken bolca oynamış kişiler olarak ayraca bakarken hem ben gerileceğim hem de erkek arkadaşım gerilecek. Malum her an yenilecek bir konumda ( yemek olarak ) bulunan Pac-man'ın subliminal mesaj gönderdiği bünyemizin depresyon içerisinde olacağı kesin. 

Bu sahneyi sürekli görmeye hangi yürek dayanır, bre dostlar?
   Pac-man'ın genel kullanım koşullarında bir değişikliğe gitme densizliğini kendimde saklı bulduğumdan, yenilme ( yemek olarak ) konumunda bulunan mavi renk hayaletleri değil de, Pac-man'i yeme konumunda bulunan renkli hayaletleri yeme durumunda olan bir Pac-man yapayım, neden olmasın ki? dedim. ( Vuhuu nasıl bir cümle o? Facebook'taki 'karmaşık ilişki' durumu en iyi bu ilişkiyi tanımladığım karmaşık cümle ile anlatılırdı sanırım. )  ( Bu arada bilmeyenler için belirteyim;  Pac-man oyununda hayaletler renkli ise sizi yemek için kovalar, ancak büyük yuvarlak yemlerden birini yerseniz hayaletlerin rengi koyu mavi olur ve bu sefer siz onları yiyebilirsiniz. ) ( Aşağıya isterseniz izlemeniz için atari versiyonlarından birini bıraktım. Ne izleyecem oynamak varken? diyebilirsiniz. Merak etmeyin onu da düşündüm. Yazının sonunda verdiğim linkten de oyunu oynayabilirsiniz. )


Malzeme olarak; uhu, makas, herbiri mavi, sarı, kırmızı, turuncu, yeşil renkte olmak üzere 5 adet fon kağıdı, 1 adet daha sert dokuda siyah kağıt ve kırtasiyelerde ayraç olmaya müsait kalınlık ve sertlikte adeti 0.75 TL'ye satılan, adını tam olarak bilmediğim büyük bir beyaz karton kullandım. ( Sadece tek renkte ve o da beyaz olarak satılan bir karton. Kırtasiyede sorarsanız yardımcı olurlar. Ben de en sert ve incesini sorarak buldum. )

İnternetten piksel görünümlü Pac-man ve hayaletleri buldum.

Sırayla sarı kağıda Pac-man'ı;
kırmızı, turuncu, yeşil ve mavi kağıtlara hayaletleri çizdim.


Çizimin ardından sayfayı hemen kenarından ikiye katladım ki bir tane kestiğimde iki tane şekil elde edeyim. 


Tüm hayaletleri ve Pac-man'ı kestim.


Ardından beyaz bir kağıda, hayaletlerimin gözleri olmak üzere 'tetris' konsolundaki artı tuşu gibi bir şekil çizdim. 

Beyaz kağıdı da birkaç defa katladım ve bir kerede kesip, dörtten fazla şekil elde ettim.

Tüm kestiğim şekilleri siyah kağıdın üstüne getirdim.


Başka bir kitap ayracı yardımıyla ideal boyu ve ayraç kalınlığını ölçüp, siyah kalemle pek görülmeyecek şekilde ayracımın ebatını çizdim. 

Ardından sırasıyla Pac-man'i, araya biraz boşluk bırakarak hayaletleri yapıştırdım. 

Yapıştırma işleminden sonra siyah kağıdın çevresinden kabataslak bir kesim yaptım.

Kestiğim parçayı, sıkı durması için yukarıda bahsettiğim sert beyaz kartonun üzerine yapıştırdım.

Ardından onu da çevresinden kabataslak çizdim ki koca kartonla baş etmekten kurtulayım.


Kesime hacim verip, üç boyutluluk katmak adına, Pac-man'ın üst piksel köşelerini tamamen kestim.

Hayaletlerinden üst piksel köşelerini kestim.


Tüm kesimleri yaptıktan sonra, kesimi siyah kağıdın üstüne getirip, çizimin şablonunu çıkardım. 

Ayracın arka tarafı olacak şekli kestikten sonra arkasına yapıştırdım ve beyaz kalan kenar ve boşlukları siyah asetat kalemiyle boyadım. 

Hayaletlerin ve Pac-man'ın gözlerini de aynı kalemle boyayıp, şekillerin kenarından geçtim. 

Son olarak siyah zemine yazmak için üretilen kalemlerden sarı olanı ile Pac-man ve hayaletler arasına minik sarı yemler yerleştirdim. 

veee...........ta daaa!!




Madem aklınıza getirdim, bir Pac-man oynamadan bırakmam vallahi. 
Linki aşağıda, iyi oyunlar efenim.




16 Aralık 2015 Çarşamba

KİTAP 44 # LOLITA - VLADIMIR NABOKOV , FİLM 3 # LOLITA


 LOLITA
 ( LOLITA OR CONFESSIONS OF A WHITE WIDOWED MALE )

Vladimir Nabokov

Çeviri: Fatih Özgüven


İletişim Yayınları
16. Baskı 2014

Tür:  Roman 
365 Sayfa
   
   ''Lolita'', Rus kökenli Amerikan yazar Vladimir Nabokov'un 1955 yılında ilk baskısı yapılan, zaman zaman yasaklanan, sıklıkla sansürlenen kitabıdır. Yazar, daha önce roman, hikaye, şiir ve oyun gibi birçok türde eserini Rusça kaleme almış; ancak İngilizce yazmaya başlayana kadar hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Lolita da yıllar sonra Amerika'ya yerleşen yazarın, müsveddeleri yazar tarafından yakılmaktan son dakika kurtulan, İngilizce yazdığı kitaplarından biri. Takma isimle yayımlama kararından da amacını büyük ölçüde baltalamak olacağı için vazgeçen yazar, aksi halde çok pişman olacağını dile getirerek kitabına bir kez daha sahip çıkmıştır.


    Yazarın kendine has akıcı üslubuyla kaleme aldığı Lolita nam-ı diğer ''Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları'' aslında trajikomik bir eser. Mizah tığları ile ince ince işlenen trajedinin satır aralarında okuru fazlasıyla öfkelendiren, acıma duygusu uyandıran, ağlatacak kadar üzen ve yeri geldiğinde ilginç bir şekilde güldürebilen olaylar mevcut. Konusu itibariyle döneminde fırtınalar koparan ve çok tepki çeken Lolita, herkesin kaldıramayacağı, tartışmalı bir eser olmasının yanı sıra ününü aynı zamanda yazarın üst düzeyde bir edebi metin yaratmış olmasına borçlu.

  Kitap, son günlerini hapishanede geçirmiş ve yargılaması sırasında hayatını kaybeden bir mahkumun hatıralarının, vasiyeti üzerine öldükten sonra yayınlanması için gönderildiği yayıncının önsözü ile başlıyor. Önsözden öğrendiğimize göre hatıraların sahibi kendi ismi dahil birçok kişinin ismini değiştirerek kaleme alıyor. Humbert Humbert olarak kendisini adlandıran kişi, hatıralarında ''supericiği'' dediği ergenlik çağındaki kızlara olan cinsel ilgisini ve gerçek adını değiştirmeye kıyamadığı Dolores Haze adlı 12 yaşındaki kıza olan hastalıklı, (Bkz. Pedofil ) sapkın takıntısını ve aralarında yaşananları anlatıyor. 
 '' Sadece bir roman olarak ele alındığında, Lolita asıl söylemek istediklerini, laf kalabalığı ile örtmeye çalışsa da okuyucuya oldukça anlaşılmaz gelecek durum ve duyguları konu edinmektedir. Doğru, eserin hiçbir yerinde tek bir açık saçık kelime yoktur: hatta çağdaşlık gereğidir diyerek en bayağı romanlarda tümen ağıza alınmayacak laflara ses çıkarmamaya koşullanan sağlıklı tutucular bile burada bu kelimelerin bulunmayışına şaşıracaklardır. ''
    Mr.Humbert küçüklüğünde gittikleri tatilde Annabel adlı bir kızla sevgili olur. Annabel'le arasındaki ilişki kendi açısından tam yaşanamadan kızcağızın ölüm haberi gelir. Hayatı boyunca kızı o küçüklüklerindeki hali ve o haline olan tutkusu ile hatırlayan ve arzularını dinginleyemeyen  Mr.  Humbert'ın sapık gözü o günden sonra ergenlik çağındaki kızlardan başka bir şey görmez. Aynı zamanda yasalara karşı gelip hapise girmekten korkan Mr.Humbert , kanunlara aykırı bir şey yapmaktan olabildiğince kaçınır. Tabi kanunları, hatıralarında kendi sapkınlığınca eleştirip, okuyucusunun kendisini anlaması için çabalamaktan da vazgeçmez. Sonunda bir gün evlenir ancak karısı kendisini aldatır. Karısından boşandıktan sonra Fransa'dan ayrılarak Amerika'ya yerleşen Mr.Humbert, yakın bir arkadaşının tavsiyesi üzerine kendisi gibi orta yaşlı bir kadının kendi evindeki bir odayı kiralamaya gider. Evin hiç beğenmediği döküklüğü ve özensizliği karşısında vazgeçecekken kendisini alıkoyan şey, bahçede gördüğü an etkilendiği ve Annabel'le özdeşleştirdiği Dolores adlı kızdır. Akademisyen olduğu Fransa'da yazdığı kitaplarla dahi geçimini rahatlıkla sağlayabilen biri olarak, para sıkıntısı yaşamayan Mr.Humbert'ın eve yerleşmesinin ardından ''Lo'',''Lola'', ''Lolita'' ve ''Dolly'' olarak seslendiği küçük kızla arasında zamanla yaşanacak şeyler, basıldıktan sonra sert tepkiler alan Lolita adlı kitabın sansürlenmesine hatta yasaklanmasına neden olacaktır. Tepki gösteren çevrelerin en büyük savunması ise 12 yaşındaki bir kızın, kitaptaki gibi arzular taşıyamayacağı, bir hastalık olan pedofilik sapkınlıklara cevaz veremeyeceğidir.


    Kitabı okurken, Nabokov gibi eşsiz bir yazarın neden böyle bir konuyu ele aldığını sürekli düşündüm durdum. Kitabın sonunda ise - Nabokov'a bu soru çokça sorulmuş olsa gerek ki -Nabokov'a ait bir son yazı ile sorumun cevabıyla karşılaşınca çok şaşırdım.
'' Edebiyat öğretimiyle uğraşanlar, 'Yazarın amacı nedir?' ya da daha kötüsü 'Bu herif ne söylemek istiyor?' gibi sorunlar yaratmaya pek yatkındırlar. Doğrusu, ben, bir kitap üzerinde çalışmaya başladığında o kitaptan bir an önce kurtulmaktan başka amacı olmayan yazarlardan biri olmak durumundayım... ''
'' Lolita'nın başında yararlandığım kimi teknikler ( Humbert'ın güncesi örneğin ) ilk okuyucularımdan kimilerini bunun açık saçık bir kitap olduğunu düşünme yanlışına götürdü. Erotik sahnelerin gitgide yoğunlaşarak art arda dizilmesini beklediler. Bu sahnelerin arkası kesildiğinde, okuyucu da kesildi, sıkıldı, kendini aldatılmış hissetti...''
'' Kimi sevgili okuyucular da kendilerine öğretmediği için Lolita'yı anlamsız bulacaklardır. Ben ne didaktik edebiyat yazarıyım, ne de edebiyatın okuruyum; kaldı ki John Ray'ın öne sürdüğünün aksine, Lolita yedeğinde ahlaki ders getiren bir kitap değildir. Benim için bir sanat eseri, kabaca 'estetik mutluluk' diyebileceğim şeyi sağladığı sürece varolur. ''
'' Öte yandan, yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, supericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum. ''
diyor yazar. Ancak ben Nabokov'un ortaya koyduğu eserinin kendi söylemleri doğrultusunda, kendisiyle çeliştiğini düşünüyorum. Öncelikle yukarıda okuduğunuz üzere yazar kitabı yazarken ahlaki kaygısı olmadığını, sadece sanatsal bir kaygı taşıdığını belirtiyor. O halde kitabın arka kapağında da yer alan Edmund Wilson adlı arkadaşına yazdığı şu satırlar ne anlama geliyor?
'' Lolita'yı okumaya karar verdiğinde, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma. ''
    Bir diğer husus ise yazarın '' Simgelerden ve alegoriden nefret ettiğimi ( bu kısmen Freud'cu efsunlara olan eski düşmanlığımdan, kısmen de edebi mitosçularla toplumbilimcileerin devşirdikleri genellemelerden nefret etmemden ileri geliyor.)....'' ifadesi. Lolita adlı kitabın kurgusundaki Annabel ve Dolores dinamiklerinin, Freud'un libido kavramı çerçevesinde bastırılan bir cinsel duygunun nevroza dönüşmesi hali olduğu ve yazarın tavrıyla çeliştiği aşikar. Şimdi yazar kendi deyimiyle ''Freud'cu efsunlar''a nasıl bir düşmanlık besliyor ki aynı efsunları kendi eserinin temel dayanağı olarak sunuyor? 

     Kitabın 1962 yılında Stanley Kubrick ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından yönetilen 2 ayrı filmi mevcut. Ben 1997, Adrian Lyne yapımını izledim. Filmin Mr. Humbert'tan tutun Lolita'ya kadar beyaz perdeye aktarması zor tüm karakterleri ve olayları, kitaptan uyarlama bir film olduğu ve birçok duygu, düşünce ve verinin uyarlama esnasında kaybolduğu düşünülürse, tüm bu olumsuzluklara karşın gayet başarılı şekilde izleyiciye yansıttığını söyleyebilirim. Mr.Humbert'ı Jeremy Irons'un, Dollores HazeDominique Swain'in canlandırdığı film Imdb'de 6,9 puan almış. Ben oyuncuların rol kabiliyetlerini, kitaptaki etkiyi ete kemiğe bürünerek yaşatabilme konusunda çok başarılı buldum. Eseri pekiştirmek amacıyla kitabı okuduktan sonra filmi izlemenizi tavsiye ederim. Keyifli seyirler ve okumalar.



14 Aralık 2015 Pazartesi

KİTAP 43 # TÜRK BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ 1 - REFİK HALİT KARAY / BÜLENT KAYRAN / ÖZLEM ALPİN ve DİĞERLERİ


TÜRK BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ 1

Refik Halit Karay / Bülent Kayran /Özlem Alpin / 
Coşkun Hepyonar / İmren Mutlu / Ayşegül Engin
Cüneyt Uçman / Eren Sezen / Gurur Ası
M. Ömer Nayır / Cüneyt Gültekin / Alkın Güngör

İm Yayın Tasarım
Tür: Bilim Kurgu / Fantastik / Öykü
228 sayfa

  Türkiye'de bilim kurgu okur sayısını, kaliteli bilim kurgu eserlerini okurlarına sunarak arttırmak amacıyla İm Yayın Tasarım'ı kuran, aynı zamanda kendileri de birer bilim kurgu yazarı olan Hakan Alpin ve Özlem Alpin çiftinin, Türk Bilim Kurgu yazınındaki büyük boşluğu az da olsa doldurmak amacıyla derlediği eserin maalesef devamı gelmemiş. İsminden de anlayacağınız gibi bir mini külliyat oluşturmak için çıkılan yolda, düşündüğüm kadarıyla okurlar gereken ilgiyi göstermemiş olsa gerek ki kitap;  ''Türk Bilimkurgu Öyküleri 1'' olarak kalma kadersizliğine mahkum olmuş.

    Öncelikle gerek ekonomik sıkıntılar gerek yaşamın getirdiği bezdirici yorgunluk dolayısıyla kitaptan ve okumaktan gittikçe uzaklaşan insanımıza yeni ve alternatif dünyalar sunarak bir soluk aldırmak için çaba harcayan Alpin çiftini samimiyetleri ve kısıtlı imkanlara rağmen gösterdikleri özveri için tebrik etmek istiyorum. Bilim kurgu okurlarının gün geçtikçe sayılarının katlanarak artmasında önemli emekleri olduğu yadsınamaz bir gerçek.

     Kitabımızda Özlem Alpin de dahil olmak üzere, 12 yazarın 12 bilim kurgu öyküsü yer alıyor. İlk öykümüz, edebiyatımızda da ilk bilim kurgu eseri olma özelliği gösteren ''Hülya Bu Ya'' adlı Refik Halit Karay'a ait öykü. Öykü hakkında detaylı bilgiyi aşağıda bulacaksınız. Ancak ben kitapta özellikle bir öyküye değinmek istiyorum. Kitabın aynı zamanda en uzun öyküsü olan ''Gökruhu'' ; siberpunk (cyberpunk) türündeki eserlerin şu ana kadar okuduğum kadarıyla en dumura uğratıcı, en yaratıcı ve özgün örneklerinden biriydi. Yani şu an bestseller olmuş, filmi çekilmiş ve çekilmeye devam edilen birçok eserden kurgu, heyecan, gerilim, hayal gücü ve yaratıcılık bakımından eksiği yok, fazlası var. Siber dünyaya çok farklı ve 'Vay beh!' dedirttirecek bir bakış açısı getiren bu öyküyü mutlaka okumanız lazım.

    Sonra biz neden bilim kurgu eseri üretemiyoruz demeyelim lütfen, üretiyoruz abi, ama ne kadar verimli tüketiyoruz? Biraz da bunu sormak lazım. Şahsen ben sordum ve yazarı Bülent Kayran hakkında, yüce google'da bir arama yaptım. Maalesef tek kapsamlı ulaşabildiğim yazı, benim gibi eserin hak ettiği ilgiyi görememesinden üzüntü duymuş birinin, eseri ölümsüzleştirmek adına ekşi sözlüğe anıt mahiyetinde girdiği enrtysi oldu. Buradan da yazarın twitter adresine girdim, paylaşımlarında ''Kayıp Rıhtım''da Mit tarafından yazılmış, Hugo Ödülleri'nin içine düştüğü içler acısı durumu gözler önüne süren über detaylı '' Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor '' yazısını buldum, sabaha doğru saat 5'e gelirken okumaya daldığım bu yazı iyice tuz biber oldu, bir dertlendim ki sormayın. Hay arı sokasıca ellerim. Uzattım yine konuyu dimi? Neyse demem o ki yazarın ilk ve son eseri, türün en güzel örneklerinden biri olmuş. Yazar, daha birçok mucizeler yaratabilecekken artık şevki nasıl ve kim tarafından kırıldıysa kırılmış ve yazılarının arkası gelmemiş. Türkiye için bir ayıp, biz okurlar içinse büyük bir kayıp.

İm Yayın Tasarım'a ait elimde bulunan kitaplar. Bastıkları kitaplar arasında Hugo Gernsback, Edgar Allan Poe gibi yazarlara ait kitaplar da var.
    İzninizle Refik Halit Karay'a ait, ilk Türk Bilim kurgu eseri ''Hülya Bu Ya'' adlı öyküye de değinmek istiyorum. Refik Halit Karay'ın, İstanbul yerine Ankara'nın başkent yapılmasını, 1921 yılının Ankara'sının fakirliğini, gelişmemişliğini ve dönemin milletvekillerini eleştirme amacıyla ironik dille yazdığı öykü, bir anda bilim kurgusal bir eser olup çıkıvermiş. Kurguda; yurt dışında yapılan dedikodularla Ankara'nın bayındırlığı ve medeniyeti göklere çıkarılmıştır. Olayı bize aktaran kişi ise, övgülerin abartısız ve gerçek olup olmadığını merak eden ve merakını gidermek için Ankara hakkında çıkan yazıları ilgiyle takip eden birisidir. Bu kişi en sonunda, Ankara'yı gezmiş, görmüş bir Amerikalı gezginin, Amerikanın ünlü New Chikago dergisinde yayımlanan ve kendisini konu hakkında tatmin edecek makalesine rastlar. Makaleden edindiği izlenimler sonucu vardığı kanaat ise; Ankara'nın bildiklerinden de üstün, anlatılanlardan da parlak olduğudur. Seyahatine dair detayları ve bilgileri makale olarak okurlarla paylaşan Amerikalı gezginin adı ise gerçekten çok yaratıcı: Mr. Con Hülya. 

     Dönemin aksettirilen Ankara'sı Arthur C. Clark'a, H.G. Wells'e taş çıkaracak nitelikte. Şehirde araç trafiği denilen bir kabus yok, zira yollar sizi istediğiniz yere kadar bırakıyor, gece kavramının olmadığı şehirde üstün mühendislik yaratıcılığı ile gündüz güneşin bir kısmı muhafaza edilen ışığı, gece yansıtma yoluyla Ankara'yı sonsuz aydınlık döngüsüne sokuyor. Şehire yağacak yağmur taneleri, büyük bir arsızlık ve hainlikle, sizi şemsiye almayı unuttuğunuz bir günde sırılsıklam faka bastıramadan özel bir makineyle daha havadayken yakalanıyor ve su ihtiyacını karşılamak üzere ilgili birimlere aktarılıyor. Hatta sert esen rüzgarlar bile onlardan daha sert esecek başka rüzgarların karşılarına çıkartılması suretiyle geri püskürtülüyor. Ankara'da mevsim de kalmamıştır artık, birtakım makineler aracılığıyla atmosferde daimi bir sıcaklık elde edilmiştir, yer altındaki kaloriferlerle de toprak ısıtılmaktadır. Ne kar var ne kış, oh mis! Yenilikler bunlarla da sınırlı değildir, hava boruları ile bir nevi ışınlanma teknolojisi geliştirilmiş, acil işleri olanlar için bu yolla birçok yere hızlı ulaşım sağlanmıştır, yeter ki sizi tazyikleyecek hava deliğine girin yeter.

     Malum yazdığı birçok eleştiri yazısı nedeniyle mahlası ''Kirpi'' olan Refik Halit Karay, bu öyküsünde de kaleminin keskin sivriliğini törpüleme gereği duymamış. Vermiş veriştirmiş. Eleştirdiği olumsuzlukların giderilmesi halinde de güncelleme yaparak bu yeniliği ekleyecek kadar da dürüstlüğünü korumuş. Yazarın çok beğendiğim 'Hülya Bu Ya' öyküsünü bu kitap dışında yazarın ''Ago Paşa'nın Hatıratı'' isimli kitabında da bulabilirsiniz.

Refik Halit Karay
     Kitabımızdaki diğer öyküler fantastik, bilim kurgu karışımıydı. Hatta bazıları salt fantastikti. Benim en sevdiğim yukarıda açıkladığım iki öyküydü. Diğerleri vasatın üstünde öykülerdi. Ha Isaac Asimov'un ''Sonsuzluğun Sonu'' adlı kitabında yer alan ''Robot Daneel''in gelecekten ülkemize geldiği, bir radyo programının konuğu olarak Türkiye'de neden bilim kurgu yok sorusunu sıkı bir biçimde cevapladığı öykü de verdiği mesaj yönünden başarılıydı. Peki Robot Daneel'in bize verdiği mesaj neydi biliyor musunuz? 

'' Evet Türkiye'de bilim yok ki kurgusu olsun. Ancak kurgusu olmayan, hayal gücü olmayan bir yerde de Jules Verne'nin ''Denizler Altında 20.000 Fersah''ındaki denizaltı ''Nautilus''un bilim tarafından üretilmesi de beklenmemelidir.'' 

7 Aralık 2015 Pazartesi

KİTAP 42 # KRAL FARE - CHINA MIEVILLE


KRAL FARE
 ( KING RAT )

China Mieville

Çeviri: Güler Siper


Yordam Kitap 
1. Baskı 2009

Tür: Fantastik / Roman / Gotik / Korku / Polisiye / Tuhaf Kurgu
320 Sayfa

    Kral Fare, İngiliz yazar China Mieville'nin 1999 yılında çıkan ilk romanı. Yazarın edebiyat çevresinde tanınmasını sağlarken, Uluslararası Korku Cemiyeti ve Bram Stoker ödüllerine aday gösterilecek kadar da beğeni toplayan Kral Fare, hepimizin bildiği ''Grimm Masalları''nda yer alan ''Fareli Köyün Kavalcısı'' adlı klasik ( geleneksel ) masalın, günümüz modern dünyasının getirdiği yaklaşımları, çıkmazları ve dönüşümleri, metaforlar aracılığıyla eleştiren karşı-devrimci masal versiyonu. Marksist olan yazarın ilgili masalın tarihi köklerini alaşağı edip, Londra gibi metropol bir şehrin duvar arkası edilen mekanları üzerinden, modern dünyanın gerçeklerini tüm acımasızlığı ve yalın haliyle yeniden kurgulaması kendisi için şaşırılmayacak olsa da, yazarın dahil olduğu ''Tuhaf Kurgu'' (Weird Fiction) türüne yabancı olanlar için fantastik edebiyatın gelenekselle ve günümüz modern dünyasının güttüğü politikayla bu şekilde harmanlanması, büyülü atmosfer içerisinde, metaforik öğelerle sunulması, biz okurlar için hayli beklenmedik, edebiyat dünyası için de çığır açıcı bir tazelik olsa gerek.

     Kitabımız bizi alıp, masalsı yanı gereği ummadığımız bir şekilde karanlık ve rahatsız edici bir yere götürüyor; Londra'nın arka sokaklarına, daha da beteri kanalizasyonlarının en göz görmedik, en kokuşmuş bölgelerine. Okuru tuhaf bir gerçeklikle başbaşa bırakırken, vermek istediği tüm mesajları da yer yer üstü kapalı yer yer açık bir şekilde ama her koşulda büyülü, fantastik ve tuhaf bir kurgu içerisinde veriyor. Nasıl mı?
''Sizin göremediğiniz boşlukların içinden geçer, binaların arasına sokulurum. Sizin arkanıza takılır, size öylesine yaklaşırım ki soluğumdan ensenizdeki tüyler ayağa kalkar ve siz yine de beni duymazsınız. Gözbebekleriniz büyüdüğünde göz kaslarınızın sesini duyabilirim. Sizin pisliklerinizle beslenir, evlerinizde yaşar, yatağınızın altında uyurum ve ben istemezsem ruhunuz duymaz.''
      Romanımızın kahramanı Saul bir gece tren yolculuğu sonrası evine dönmüş ve sıklıkla arasının açık olduğu babasının oturduğu odaya 'yine bir sıkıntı çıkar gece gece, en iyisi mi hiç bulaşmayayım' diyerek uğramadan kendi odasına yönelmiştir. Ancak eve ayak bastığında evin normalden soğuk olduğunu, bir şeylerin ters gittiğini fark etmiş, salonda çalışan televizyonun '' Sorun mu? Ne sorunu hayat güzel, her şey güzel, gel sana eğlenceli bir program açayım, insanların birbirleriyle acımasızca ve saygısızca tartıştıklarından? Bir güzel rahatlarsın. Aa  beğenmedin mi? Gel gel, sana kimin araba parasına kıyafet alıp birbirlerini çirkin buldukları o eğlenceli programlardan birini açayım? '' vurdumduymazlığı ve unutkanlığı aşılayan sesi ile rahatlayıp, çekildiği odasında derin bir uykuya dalmıştır. Ta ki gece yarısı bir gürültü ile uyanıp kapının sertçe dövüldüğünü anlayana kadar. Gelenler ise polislerdir. Daha ne olduğunu anlayamadan yaka paça edilip götürüldüğü emniyette, polisin kendisini itham ettiği suç ile Saul, başına gelecek felaketlerin ilk basamağını tırmandığını dehşetle anlar. Suçu; babasını camdan atarak öldürmektir. Olanlara hiçbir anlam veremeyen Saul, üzüntüsünü bile yaşayamadan dertop edilmiş halde hücreye kapatılır. Kapatıldığı hücreden tek kurtuluşu ve  kendisini baba katili ithamından aklamanın tek yolu hücreye kimseye varlığını belli etmeden giren gölge olacaktır. Gölgelikten çıkıp cisime bürünerek görünür hale gelen bu yaratık ise Kral Fare'dir.

    Kral Fare, Saul'un babasını öldüren katili tanıdığını, Saul'u hücreden kurtaracağını dahası katili bulmasında yardım edeceğini söyler. Tabiki yardımının bir nedeni vardır; bu şok edici neden daha sonra aydınlığa kavuşacaktır. Saul hayatını, kimliğini sorgulayacağı hatta kendi varlığı ve sevdiklerinin varlığını korumak için mücadele etmek zorunda kalacağı bir kabusa çoktan itilmiştir ve düştüğü yer ise yükselmesi için tek şansı olacak olan kanalizasyon çukurlarıdır. Tıpkı her gün kurtulmak, aynı zamanda da kazanmak için mücadele ettiğimiz kendi çukurlarımız gibi.

   Polisiyenin de hakim olduğu kitap, her an merak seviyemizi üst düzeyde tutarken, şaşırtacak gerçeklere, inanılmaz göndermelere ve büyüleyici bir atmosfere ev sahipliği yapıyor. Yazarın kalemi akıcı olduğu kadar, Fareli Köyün Kavalcısı gibi okurları kendi peşine takıp, sorgusuzca sürükleyen bir çekicilikte. Grimm Masalları'nın birçoğunun çocuklara anlatılamayacak ürkünçlükte ve gaddarlıkta olduğunu düşünen, bilinç dışına kişiliğin oluşumunda olumsuz birçok öğe aşıladığına inanan biri olarak; Kral Fare gibi korkunun, iğrençliğin, kokuşmuşluğun, ötekileştirilmişliğin, yabancılaştırılmışlığın son derece bariz olduğu fantastik bir esere, en uygun masallardan biri konu olarak seçilmiş. Yazarın ilk okuduğum, bir kez tadına bakınca bağımlılık yapan Kral Fare adlı kitabı son olmayacak ve edebiyatın nevi çeşnilerine sahip diğer eserleri de teker teker masamda yenilmek üzere yerlerini alacak. Immm..



5 Aralık 2015 Cumartesi

KİTAP 41 # KARA KEDİ VE DİĞER GİZEMLİ ÖYKÜLER - EDGAR ALLAN POE


 KARA KEDİ VE DİĞER GİZEMLİ ÖYKÜLER
Edgar Allan Poe

Çeviri: Bekir Karaoğlu


Palto Yayınevi  
1. Baskı 2015  
Tür: Gotik / Korku / Gerilim / Hikaye
126 Sayfa

   Edgar Allan Poe, birçok ünlü yazarı, sanatçıyı derinden etkilemiş, onlara gerek yazım gerek sanat hayatlarında ilham kaynağı olmuş; gotik, korku ve gerilim türlerinde öncü ve başarılı eserler vermiş ABD'li yazar ve şair. Hakkında Charles Baudealaire'in ''Çağımızın en güçlü yazarı'' dediği Poe'nun korku edebiyatının ustası H.P. Lovecraft'ın ilham babası olduğunu herkes bilir de iğneleyici birçok öykünün yazarı, usta kalem Mark Twain'le kanka olduğunu kaç kişi bilir acaba? ( Ben de geçenlerde öğrenip çok şaşırmıştım, paylaşmak istedim. )

Yazarın İthaki Yayınları'ndan çıkan Tek Ciltlik Bütün Öyküleri
    Yazara ait öykülerin toplandığı kitaplar şu an iki yayınevinden çıkmakta. Biri İthaki Yayınları'ndan çıkan tek ciltlik kitap, diğeri Dost Yayınları'ndan çıkan 3 cilt halindeki kitaplar. Öyküleri, İthaki Yayınları tarafından da bir zamanlar ciltler halinde basılmış, ancak şu an bu baskıları bulunmuyor. Benim elimde de İthaki'den çıkan tek ciltlik baskısı var. Kitabın gerek kapak, gerek genel görünüm anlamında tasarımı çok güzel olsa da kitabı okuma rahatlığı konusunda aynı olumlu yorumları yapamayacağım. Kitabın ağır olması ve yanınızda taşıma zorluğunu geçtim, kitapta dipnot namına sayfanın dibinde olması gereken tüm bilgiler kitabın en arkasında. Edgar Allan Poe da maşallah sürekli latince kelimeler içeren dizeler kullandığı, tarihten birilerine yahut düşünce ve kuramlara atıf yaptığı için sık sık kitabın en arkasına gitmek zorunda kalıyorsunuz.  Bu işlemi, oturduğunuz yeri ağır iş makineleri gibi sarsmadan, şöyle bir titreyip kendinize gelmeden yapmanız maalesef mümkün değil. En sonunda pes edip kitabı kendi kaderine terk edip gitmemek elde değil. İşte Palto Yayınları'ndan çıkan muhteşem kapak tasarımına sahip ''Kara Kedi ve Diğer Gizemli Öyküler'' adlı kitap sizi Edgar Allan Poe okuma ayrıcalığının en tepesine çıkarıyor. Hem Poe'nun okuması en zevkli öykülerinden bir derleme hazırlanmış, hem de okuduğunuz öykünün ürkütücü havasına tam olarak girmeniz için çeşitli karanlık illüstrasyonlar konulmuş. İthaki'nin aksine çevirisini de çok beğendim. Daha ne olsun?

     Kitabın içerisinde Kavil, Altın Böcek, Kayalık Dağlarında Bir Öykü, Bir Şişede Bulunan Elyazması, Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi, Çığırtkan Yürek, Metzengerstein, Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi olmak üzere 10 öykü mevcut. Her biri tüyler ürperten 10 öyküden en rahatsız edici, insanı çılgınlık seviyesine getiren, aklın sınırlarını zorladığı kadar okuru içerdiği zeka ile de kendisine hayran bıraktıracak öyküler; Altın Böcek, Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi, Çığırtkan Yürek, Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi'ydi. ( ee geriye ne kaldı? Hepsini saydım zaten. Lütfen rica ediicim hoşgörün! Sonuçta her yazar bir Edgar Allan Poe değil. Ve biz de her kitaba böyle hayran olmuyoruz. )

      Ağzımı açık bırakan ve dehşete kapılarak okuduğum öykülere kısaca değineyim. ( Merak etmeyin spoiler vermeyeceğim. ) Altın Böcek'te zamanında çok zengin olan, ancak artık zenginliğini yitirmiş bir burjuvanın başından geçen tuhaf, sürükleyici, merak güdüsünü sürekli canlı tutan bir konu işleniyor. Burjuvanın talihi, avlanmak üzere gittiği bir gezide kendisine gülmüş ve karşısına, daha önce eşi benzeri görülmemiş, normal böceklerden daha büyük, altın renginde bir böcek çıkarmıştır. Bu böceğin burjuvanın delirdiğini sanmamıza neden olan bir özelliği vardır ki o da, sadece altın renginde olmayıp, altın kadar ağır olması ve altın bulma yönünde takıntı yaratmasıdır. Altın Böcek'in keşfinin ardından bir dizi gariplikler birbirini takip edecek ve burjuva, kölesi ve kendisinden yardım istediği bir arkadaşını bu esrarengiz serüvene ortak edecektir. Kısaca öykümüz, işin içine korsanların, kuru kafaların, ıssız adaların, kazmanın, küreğin dahil olduğu son derece zekice kurgulanmış bir öykü.

     Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi ise bir adamın yolculuğu sırasında bir akıl hastanesini ziyaret etmesi sonucu tanık olduğu şaşırtıcı ve son derece tuhaf olayları irdeliyor. Öyle ki adamımız, hastanenin hastalar üzerinde uyguladığı tedavi yönteminin olumlu etkisinin ününü duymuştur ve söz konusu tedavi yönteminin detaylarını, bizzat yöntemin sahibi başhekimden öğrenmek istemektedir. Başhekimse ilgili tedavi yöntemini yaşadıkları sıkıntı nedeniyle terk ettiklerini ve artık Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemini benimsediklerini, akıl hastanesinde düzenlenen, ilginç konukların ve hastane çalışanlarının yer aldığı bir yemek sırasında konuğuna söyleyecektir. Yemek sırasında gerçekleşen anormallikler ve beklenmedik olaylar ise konuğun bu önemli yeni yöntemi, başına gelecek onca felaketten sonra hatırlamak üzere unutması için fazlasıyla yeterli olacaktır.

     Çığırtkan Yürek'te ise deli olmadığını iddia eden psikopatın biri, kendi odasının hemen yanındaki odada, kendi halinde yaşayan gariban ihtiyarın odasından gelen habis bir sesi her gece ölçüsüzce duymaktadır. Durmak usanmaksızın, her gece ihtiyarın odasının kapısını aralayıp, sesin kaynağını bulma çabalarını okuduğumuz adam, aradığı kaynağı bulduğunda düşünmeden kurtulmak için elinden geleni ardına koymayacak hale gelmiştir. İşte bu aşamadan sonra psikopatımız, kendi yazgısını da kendi elleriyle lanetleyecek kapıyı, bir daha hiç kapanmamak üzere açacaktır.

    Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi'ye de değinmek istiyorum ancak korku, gerilim, pişmanlık, kibir, vicdansızlık, intikam ve fazlasıyla da kızıllık barındıran bu iki öyküyü en iyisi mi tamamen sizlere bırakayım. Bırakayım da geceleri kabuslar görmenize sebebiyet verecek kişi ben değil de Edgar Allan Poe olsun. ( Nihahahaha hahha )


2 Aralık 2015 Çarşamba

# BİR ODA DOLUSU KİTAP ALIŞVERİŞİ ( ÇILGINLIĞI )




      Merhaba arkadaşlar,
    Bugün sizlerle bu ay içerisinde aldığım kitapları paylaşacağım, ayrıca kitapları olabildiğince uygun fiyata almaya çalışan biri olarak yakında bir yazı kaleme almayı planlıyorum. Söz konusu yazı içerisinde kitap sitelerinin, Ankara'daki kitapçı ve sahafların da yer aldığı, uygun fiyata kitap tedarik edebileceğiniz yerleri ve kendi yöntemlerimi içeren bir yazı olacak. Tasnif etmesi, detaylandırması ve yorumlaması külfetli bir yazı olacağı için şimdilik ilgili yazıyı taslak aşamasında bırakıyorum.

   Gelelim aldığım kitaplara. Öncelikle sinemaya gitmek amacıyla Ankamall'de olduğumuz bir gün, Migros'a bir bakayım dedim ve 9.90'lık indirim kampanyasından İlber Ortaylı'nın iki kitabını tanesi 9.90'dan aldım.


    Ankamall'e her gittiğinde D&R'a uğramayı alışkanlık haline getiren bünyem, dizginlenemez bir çekim gücüyle D&R'a artık milyonuncu kez girmemekte direnen erkek arkadaşımın elini sündürebileceği sınıra kadar sündürdü ve erkek arkadaşım da One Piece'deki Monkey D. Luffy olmadığı için haliyle dayanamayarak ayak izlerimi peşi sıra takip etmek zorunda kaldı. ( Erkeklerin alışveriş çilesini, benim erkek arkadaşım kitap çilesi şeklinde yaşıyor, zavallım.)  Yine bir 9.90'lık kitap kampanyasına denk geldik. Biraz ünü biraz da ''O kadar eziyet ettim bari boş çıkmayalım'' mantığıyla ''Kirpinin Zarafeti''ni alayım dedim ve aldık.

    Belki bilirsiniz Kızılay'da Karanfil Sokak'ta gece vakti işportacı arkadaşlar, yavaş yavaş uykuya çekilen geceyi şenlendirmek adına meydana çıkarlar. Bir yanda çeşitli renklerde yanan gece lambaları satan amca, bir yanda 3 tanesi 25 TL'ye hepinizin aşina olduğu fotoğrafların tablolarını satan amca, bir yanda kestane kebapçı abi, diğer yanda tok olmanıza rağmen karnınızın guruldamasına neden olan kokuların müsebbibi kokoreç ve köfteci teşkilatı... İşte bu eğlenceli ve renkli cemaatin içerisinde benim gözlerimin herdaim fıldır fıldır aradığı kadro, kitapçılar kadrosudur. Kadro dediysem yanlış anlaşılmasın, kitapçıların hepsi birbirinden bağımsız ancak benim kitaba doymayan gözümde hepsi, bütün teşkil eden bir yapı. İşte bu yapıya mensup, İkinci el kitap satan bir abiden Muazzez İlmiye Çığ'ları ve Bertolt Brecht'in kitabını tanesi 5 TL'den aldım.


   Bilmem bilir misiniz bir de Vefa abi var, yıllardır tezgah açıp orijinal sıfır kitapları piyasa değerinden ucuza satan, bu işi severek yapan, pazartesi sendromunu ise bizim gibi dibine kadar yaşayan bir kitap dostu. O da bu yapının demirbaşlarından biri. Kendisini henüz yakın zamanda tanıdım ama diyalog kurmak hiç zor olmadı. Kısaca kitap alırken bolca muhabbet edilebileceğiniz hoşsohbet bir abimiz. İşte muhabbetler sırasında ben de araya birkaç kitap sıkıştırıverdim. Kaç para verdiğimi tam hatırlamıyorum ama uygun fiyata aldığım konusunda garanti verebilirim.


    Metis Yayınları ve Ayrıntı Yayınları'nın bir kısmını Karanfil 2'de yer alan ve 1.5 ayda bir kaliteli bir yayınevi'nin kitaplarını %30 indirimle satan ''Evrensel Kitabevi''nden aldım. Ayrıntı Yayınları'ndan listemde olan birçok kitabı 'Kelepir' şeklinde satan kitabevi, bu kıyağının yanında Metis Yayınları'nı da %30 indirimle satıyor. Sayelerinde J.G. Ballard'ın Ayrıntı'dan çıkan tüm kitaplarına sahip oldum, hatta Süper Kent'i Süper bir kent olan İstanbul'da bitirdim, şimdi kitap bloga yazılmayı bekliyor.  


     Cem Yayınevine ait olan Franz Kafka ''Bütün Öyküler'', Stefan Zweig ''Seçilmiş Öyküler'' ve Stanislaw Lem'leri Kitapyurdu'ndan %40 indirim ve  BKM Express ile ilk defa alışveriş yapacaklar için 30 TL alışveriş üzeri alışverişe 20 TL'si iade kampanyası ile aldım.


''Cennetin Dibi''ni, Gündüz Vassaf'ın ''Cehenneme Övgü'' kitabını okuyup hayran olmam nedeniyle Aksoy Pasajı'nda en alt katta yer alan, Sahra/Arkadaş Sahaf'tan 10 TL'ye aldım. Diğer kitapların 3 tanesini bir arkadaşımdan, kalanları ise Zafer Çarşısı'ndaki çeşitli kitabevlerinden güzel indirimlerle aldım. Aralarında Dost Kitabevi'nden alınanlar da var. Genelde Dost Kitabevi'nden direkt etiket fiyatı üzerinden satılması sebebiyle dergi dışında pek kitap almıyorum ama arada indirimli kitaplar reyonunda güzel kitaplar oluyor, indirimli kitaplar genelde kapakları az da olsa zarar görmüş kitaplar; ancak internetten de aldığınızda, en az bu zararla gelen 1-2 kitap kesin olacaktır.






    Şimdilik aldıklarım böyle, yalnız sıkıntı almakta değil okumakta. Her defasında almak için bahane yaratmak mümkün olsa da aynı şey okumak için gereken zamanı yaratma konusunda geçerli olmuyor. Yakında kitaplar evden taşacak ve ben de ailem tarafından aforoz edileceğim. Eve ellerim torba torba kitaplarla girdiğimde ailemin attıkları bakışları, ne X-Işını bakışına sahip Süperman ne de bakışlarıyla döven Kadir İnanır atabilir. Tırsıyorum yeminle. Ama kanımın son damlasına kadar da savaşmaya hazırımmm. O halde ne diyoruuuz? May the force be with me!!




28 Kasım 2015 Cumartesi

KİTAP 40 # DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK - TOM BAKER


DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK
 ( THE BOY WHO KICKED PIGS )

Tom Baker

Çeviri: Oya Yalçın


Altıkırkbeş ( 6:45 ) Yayınları  

Tür: Gotik / Roman / Hikaye
120 Sayfa

        Gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biri olan Doctor Who'da 4. doktor olarak 7 yıl boyunca rol alan oyuncu Tom Baker toplamda iki kitap yazmış. Kitaplardan biri, aktörün otobiyografisi olan ve 1997 yılında yayınlanan  ''Bu Tom Baker Da Kimdir ?'' (Who on earth is Tom Baker?) adlı kitap, diğeri ise okumaktan büyük keyif aldığım ve az sonra izlenimimi sizlerle paylaşacağım, orijinali 1999 yılında yayınlanan, İngiliz edebiyatında ''Grostesque Masterpiece'' olarak adlandırılan  ''Domuzları Tekmeleyen Çocuk'' adlı garip, huzursuz edici bir o kadar da ilginç bir gotik eser.


Kitabın Türkçe çevirisi, içinde kitabı kopyalamak isteyenlere karşı mizahla karışık (Belki de değildir kim bilir?) uyarıları ve lanetlerini sunmaktan çekinmeyen Altıkırkbeş (6:45) Yayınlarına ait. Çıkardıkları kitaplara uygun bir mizah ve yayın politikası izleyen Altıkırkbeş (6:45) Yayınlarının tek kusuru çevirdikleri kitapları seçmede gösterdikleri özen ve yeterliliği, kitapların çevirisinde gösterememeleridir. Ancak çevirilerinin de zamanla oturacağından hiç şüphem yok, sıkı bir Altıkırkbeş (6:45) Yayınları okuyucusu olarak beklentimi en üst düzeyde tutmaktan çekinmek istemiyorum, biz okurlarını hayal kırıklığına uğratmayacağını düşünüyorum.

    Kitap, kahramanımız Robert Caligari'nin o gün öleceği gün olduğunu söyleyerek başlıyor. Robert; annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşayan, bilgili olduğunu düşünen yetişkinler tarafından ''toplum düzenine aykırı'' olarak nitelendirilen 13 yaşında bir çocuktur. Yazar da bizi en başta Robert'ın bir canavar olduğu konusunda uyarıyor; yazdığı hikayenin yaşanan bir gerçek ve kendisinin yaşananları yazmak zorunda olduğunu, okumaya karar verenlere ise şimdiden şans dilediğini belirtiyor.

   Robert günlerini genelde Vampir Çıkmazı 7A'da yer alan evinde yerel gazetenin seri ilan sayfalarını okumakla ve yapacağı kötülükleri düşünmekle geçiren bir çocuk. Ana başlıkları sevmeyen ve hepsini birbirinin tekrarı olarak gören Robert, seri ilanları okumak suretiyle insanların akıllarından ne geçtiğini de anlayabilecek kurnazlıkta. Keza mahalle sakinleri de pek aklı selim değiller, Robert'ı toplum düzenine aykırı gördükleri kadar, yaptığı aykırılıkları da bir köşede keyif alarak izlemektedirler.

     Robert'ın bazı yönleriyle acayip olduğu küçüklükten bellidir, öyle ki küçükken yapmayı en sevdiği şey, evde kimse olmadığı zamanlar kız kardeşi Nerys'in Travor adındaki domuz şekilli para kumbarasına bütün gücüyle tekmeyi basıp, onu etrafta uçuşurken görebilme zevkini tatmak.

   Domuz tekmelemenin Robert için takıntı haline gelmesi uzun sürmez, nerede bir domuz veya domuzla alakalı bir şey görse mesela bir domuz pastırması ya da domuz etli bir sandviç, içinde ona tekmeyi basma isteği kaynamaya başlar.

   Bir gün içindeki domuz tekmeleme isteğini, başına gelen talihsiz bir olay nedeniyle kaybeden Robert'ın içindeki nefreti bir yere yönlendirmesi gerekir ve bu nefretten nasibini alacak canlı ise insan olacaktır. İnsanlardan aslında hiç de hoşlanmadığını o gün fark eden Robert, insanların tiksindiği fareler, domuzlar, hamamböcekleri gibi tüm canlıların intikamını almak üzere insanlığa karşı eylem planını hazırlarken aslında kendi hazırladığı feci sona yürümektedir.

    Kitap gayet eğlenceli, yeri geldiğinde mide bulandırıcı, bir o kadar da psikopatlık, vahşet ve acımasızlıkla dolu. David Robert'ın illüstrasyonlarıyla görsel bir şenlik yaşatan kitapta, yedi ölümcül günah, İsa'nın ''Son Akşam Yemeği''ndeki 12 havari vs. olmak üzere Hristiyanlığa yapılan göndermeler birtakım metaforlar aracılığıyla sunulmuş. Kısaca elinize aldığınızda bir saatte bitirebileceğiniz, bitirdiğinizde iğrençlik, absürtlük, eğlence adına ne varsa kendinizi fazlasıyla doymuş hissedeceğiniz rahatsız edici bir kitap. Okumakta ısrar edenlere ben de kendi adıma şimdiden şans dilerim.

   Son olarak kitap İngiltere'de tiyatro eserine dönüştürülerek sahneye aktarılmıştır. Aşağıya ilgili oyunun tanıtımını içeren videoyu bırakıyorum. Gayet keyifli ve eğlenceli bir oyuna benziyor, Türkiye'de de sahnelense ne iyi olurdu değil mi ama?

    Herkese keyifli okumalar dilerim.

       

27 Kasım 2015 Cuma

KİTAP 39 # FRANKENSTEIN'IN LANETİ - GIOVANNI SCOGNAMILLO


FRANKENSTEIN'IN LANETİ

Giovanni Scognamillo

Bilge Karınca Yayınları

Tür:  Korku / Roman / Novella

174 Sayfa
--------DİKKAT ------------------------------------------------------------------------------------
KİTABIN +18 OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM LÜTFEN YAZININ DEVAMINI BU UYARIMI DİKKATE ALARAK OKUYUNUZ ----------------------------------------------------------------

  Giovanni Scognamillo; Türkiye'de doğup büyümüş ve hayatını Türkiye'de idame ettiren, hali hazırda Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nde ''Sinema'' dersleri veren İtalyan asıllı bir yazar. Giovanni Scognamillo'nun hayatına baktığınızda el atmadığı ve altından kalkamadığı bir iş kalmadığını görüyorsunuz. Kendisi hem yazar, hem sinema tarihçisi, hem eleştirmen, hem araştırmacı, hem çevirmen, hem eğitmen, hatta bazı Türk filmlerinde rol almışlığı bile var. Kısaca on parmağında on marifet. Tam anlamıyla bir sinema aşığı; Alfred Hitchcock hayranı; korku, bilim kurgu, fantastik türleri hakkında bolca çalışmalar yapmış biri. Yazdığı kitaplardan uzaylıları irdeleyen (!) ''Dünyamızın Gizli Sahipleri'', ''Uzaydan Geldiler'' kitapları da zamanında kitap piyasasında yeller estirmiş. Öyle ki ne zaman bir sahafa girsem, bu kitapları istenmeyen ot misali burnumun dibinde bitiyor. Bilim kurgu seven bir okur olarak uzaylıların varlığından kendinden emin konuşan, komplo teorileri üreten bu tarz kitapları sevmiyorum arkadaş, yok yani sevemiyorum, elimde değil ki. Ancak yazar Türk sineması ile sinema tarihi hakkında hayli üretken, verimli bir yazar, hakkını yememek lazım şimdi. Yazar hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenleri, aşağıdaki videoyu izlemeye davet ediyorum. ( Videoyu izlerken kitap hakkındaki yazımı okumayı unutmayın ama haaa :'( )


  Frankenstein denilince eminim sizin de aklınıza, arkasında yatay halde bir çubuk saplı, dikdörtgen, kült cisim gibi yeşil bir kafası olan, yüzünde yer yer dikiş izleri bulunan, izbandut gibi çirkin bir yaratık geliyordur. Frankenstein'ın Laneti de yazarın aklına bizimkilerle aynı şeylerin gelmesi sonucu yazdığı korku türündeki birkaç kitabından biri. Öncelikle Mary Shelley'in ''Frankenstein'' adlı kitabını henüz okumuş değilim. Ama çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz Frankenstein'ı düşünerek konuların ve karakterlerin iki kitapta da aşağı yukarı benzer olduğunu tahmin etmekteyim. Malesef ki bu konuda en doğru tespiti Mary Shelley'in Frankenstein'ını okumadan yapmam mümkün değil. O yüzden yazım şimdilik sadece Giovanni Scognamillo'nun Frankenstein'ı hakkında olacak.

     Kitap bir papazın, idamına saatler kalan Baron Victor Frankenstein'ın hücresine girmesi ve Baron'a huzura ermesi için tövbe edip etmeyeceğini sorması ile başlıyor. Bu sırada olay bize Baron Frankenstein'ın ağzından aktarılıyor. Baron ipte sallanmaktan kurtulabilmek için son çare olarak, insanların kendisini ciddiye aldığı ve sözüne güveneceğine emin olduğu papaza, idama mahkum olmasına neden olan olayın içyüzünü ve kendisinin masum olduğunu anlatmaya çalışıyor. Tek şansı ise papazın onu dinlemesi ve hikayesine inanması; aksi halde şafakta en ufak rüzgarın kendini bir saman gibi sallandırması işten bile değil.

    Hep birlikte Baron'un hikayesini kendi ağzından dinlemeye başlıyoruz. Kendisi Frankenstein ailesinin varisi, annesi ölünce tüm miras kendisine kalıyor ve Baron hayatı boyunca gerçekleştirmeyi hep arzuladığı planını hayata geçirme fırsatı yakalıyor. Baron küçüklüğünden itibaren öğrenmeye, araştırmaya ve bilime meraklı biri. Arkadaşları kendisinin en büyük eksikliğinin hayata karşı ilgisizliği olduğunu düşünüyor, Baron Frankenstein ise tam aksi fikirde, çünkü onun en büyük tutkusu hayat. Ancak arada büyük bir fark var; diğerleri hayatlarını yaşama derdindeyken, Baron ise bir hayat yaratma peşinde.

   Annesinin ölümünün ardından Baron, küçük bir köyün tepesinde yükselen büyük bir köşke taşınarak yalnızlığının avantajıyla amacına odaklanıyor. Bir gün Baron'un gazeteye verdiği ilan sonucu Paul Krempe adlı kişi, ilanda yazıldığı üzere Baron'un küçük oğluna eğitmenlik etmek için köşke geliyor. Ancak ortada eğitmenlik yapacağı bir küçük çocuk olmadığını, tam tersi Baron'un kendisine bir hoca, yardımcı, danışman aradığını anlıyor ve birbiriyle iyi anlaşan ikili, daha sonra meydana gelecek büyük, korkulu ve lanetli deney zincirinin ilk düğümünü bu buluşma ile atıyor.

    Baron Victor Frankenstein'ın eğitiminin geliştirilmesi sürecinin ardından, Baron ve Paul, büyük deneyleri için çeşitli küçük hayvanları toplayıp, öldürmeye başlıyorlar. En son bir köpeği çalıyorlar ancak köpeğin sahibi kaybolan köpeğinin ardından tüm köyü ayağa kaldırıyor. Deneyleri için üzülerek de olsa köpeği öldüren ikili, manyetizmanın ölü vücutta yaratacağı üstün tedavi edici gücü etkin kılan aletleri ile köpeği tekrar diriltiyorlar. Paul bu buluşu, tıp ve bilim çevresinde fırtınalar koparacak bir bilimsel makaleye dönüştürmek için bir an önce kolları sıvarken, Victor Frankenstein deneye devam etme kararı alıyor, çünkü Baron'un asıl amacı henüz gerçekleşmemiştir. Onun amacı bir ölüyü diriltmek değil, ölülerden mükemmel bir zekaya, beyne ve vücuda sahip yeni bir üst insan yaratmaktır.


    İşte bu aşamadan sonra tabiri caizse film hızlıca ileri sararak okuru büyük bir korku ve heyecanla kitabın sonuna doğru sürüklüyor. Kitapta o kadar çok şey oluyor ki, kitap tam bitecek dediğiniz anda bir başka korkunç olay gerçekleşiyor ve siz önünüzü dahi göremediğiniz sisli bir gecede, sessiz ve kimsesiz, ürkünç bir sokakta, bir yokuştan aşağıya adrenalin salgılayarak hızla koşuyorsunuz. Bir yerde, bir şeye toslayacaksınız, kötü bir şey olacak ama ne zaman olacak ya da daha kötüsü olacak mı? İşte okurda böyle bir izlenim bırakan, korku edebiyatının önemli bir eseri olmayı hak etmiş bir kitap. H.P. Lovecraft'ın da şu an ismini hatırlayamadığım, daha önce okuduğum ve benzer hislere kapıldığım Frankenstein vakasına benzer bir öyküsü var. Acaba o öykü Frankenstein'a bir güzelleme midir diye de düşünmedim değil.

   Kitabı gece yarısı okumam sebebiyle olsa gerek bir ürpertiyle ve büyük bir merakla bir solukta bitiriverdim. Kitapla ilgili tek sıkıntım, elime kalem alıp düzeltme isteği uyandıracak kadar kitapta bolca yazım hatasıyla karşılaşmamdı. Bilge Karınca Yayınları çok aşina olduğum bir yayınevi değil , korku ve polisiye türünde ilgi çekici derlemeleri olduğu için alıp okumak istedim. ''Vampir Hikayeleri'' ve ilk vampir novellası olan ''Carmilla'' adlı iki kitabı daha elimde mevcut. Ne yalan söyleyeyim ''Frankenstein'ın Laneti''nin sırf kurgusu ve korkutma kabiliyeti sayesinde onları da bir an önce okumak istiyorum. Sizlere de şiddetle olmasa da, arada çıtır çerez bir şeyler okumak ve biraz da ürpermek isterseniz neden olmasın diyerek tavsiye ederim. Keyifli Okumalar dilerim.



26 Kasım 2015 Perşembe

KİTAP 38 # BİNBİR GECE POLİSİYELERİ 1 - ROBERT LOUIS STEVENSON


BİNBİR GECE POLİSİYELERİ 1
( THE ARABIAN NIGHTS )

Robert Louis Stevenson

Çeviri: Feyza Göçer


Labirent Yayınevi

Tür:  Öykü / Polisiye 
316 Sayfa

   Robert Louis Stevenson. Evet ismi çok tanıdık değil mi? Çünkü onu zaten tanıyorsunuz. Nereden mi? Hah evet şimdi hatırladınız. Robert Louis Stevenson, sizin de hatırladığınız üzere 'Define Adası' ve 'Dr. Jekyll ve Mr. Hyde' adlı o ünlü romanların yaratıcısı İşkoçyalı yazar.

      Peki bu kitabın adını daha önce duydunuz mu? Amaan canım siz de, 'ben duydum, hatta okudum' artistliğini yapma gibi bir niyetim yok. Soruyorum çünkü ben de duymamıştım birkaç hafta öncesine kadar. Bir gün D&R da dolaşırken mono bir şahıs olarak kendimle şöyle bir diyaloga girdim:

   '' Len ben neden sapıklar gibi aynı kitapların etrafında dolanıp dolanıp duruyorum? Burası kitapçı değil mi? Evet kitapçı. Ee buradaki her kitabı biliyor musun? Saçmalama tabiki bilemezsin, katalog musun sen? Neyse kısa kes de konuya gel. Madem burada bilmediğin onca kitap var, ya onların içerisinde henüz bilmediğin, keşfedilmeyi bekleyen hazineler varsa? Tabi olm ya!! Ben bunu neden daha önce düşünemedim? Düşündüm ya işte! Aa evet düşündüm. Daha önce demiştim ama. Tamam. Hadi o zaman bir keşif yapalım! Yapalımm!'' ( Yok yahu şizofren değilim sadece arada kendimle anlaşamıyorum o kadar. Ne yani? Sizin de başınıza gelmiyor mu bu durum? )

   İşte o keşiflerde en az bir düzine kitap okunacaklar listeme iyi bir sıralamayla giriş yaptı. 2 ciltlik Binbir Gece Polisiyeleri'ni de bu sayede öğrendim, tabiki kitabın yayıncısı Labirent Yayınevi'ni de aynı şekilde. Labirent Yayınevi gördüğüm kadarıyla polisiye okurlarının ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacak hatta ummadıklarını bulduracak kadar iyi polisiyeler yayımlayan bir yayınevi. Osmanlı polisiyelerinden tutun da dünyada Sherlock Holmes kadar isim yapmış ancak popüler kültür heveslisi ülkemde pek fazla ilgi görmemiş birçok değerli polisiyeyi de okurlara kazandırmış, kısacası çok güzel işler başarmış bir yayınevi. Bundan sonra elimden geldiğince kitaplarını alıp okuyacağım bir yayınevi. Tavsiye ederim açın bir bakın araştırın siz de.

    Kitaba gelince henüz daha ilk cildini okudum ve çok beğendim. Yani beğendim dediysem hemen beklentiniz tavan yapmasın. Zira karşınızdaki eser günümüz klasik polisiyeleri kadar uzun soluklu, ilginç entrikaların döndüğü, sonunda okuru afallatmak için binbir takla atılması gerekmiş kitaplardan biri değil. Gayet sade, mütevazi, kendi halinde rahat okunur bir kitap. Hop şimdi de kitabı yerlerde paspas yapmayın. Ben kitabı tam oranında buldum. Güzel bir yemek sonrası yenen sütlü tatlı hafifliğinde ama bir baklava kadar da emek verilmiş, kaliteli ve hakim bir dille yoğrulmuş, akıcı bir usluba sahip bir kitap.

     Kitap, kendi içlerinde birbiriyle bağlantılı ''İntihar Kulübü'', ''Raca'nın Elması'' ve ''Bağlantıdaki Köşk'' olmak üzere 3 hikayenin derlemesinden oluşuyor. Kitaptaki bağlantıları Binbir Gece Masallarındaki gibi düşünebilirsiniz. Aslında her masalın içinde bir masal var ancak her masal bir şekilde ya anlatıcısına yahut söz konusu olaya bağlı. Burada da bir Arap anlatıcı var ve olaylar ya Bohemya Prensi ve yardımcısı etrafında geçiyor ya da bağımsız bir kurgu başka bir kurguyla birleşerek devam ediyor. Kitabın orijinal adı da bu noktada size fikir verebilir : ''The New Arabian Nights''.

    Kitabın henüz 1. cildini okudum. Robert Louis Stevenson'a has o esrarengiz, gizemli ama aslında gizemli olmayan, kendince gayet açık ve makul bir açıklamaya sahip durumlar, ilginç karakterler bu kitapta da mevcut ama farklı bir tarzla. Her koşulda bir polisiyenin olmazsa olması merak güdüsünün canlı tutulması bu kitapta da var mı? Evet var. Ancak kitaptan bir Agatha'dan yahut Grange'dan beklediğiniz akıcılığı, yaşadığınız şaşkınlığı, heyecanı size yaşatmasını beklemeyin. Hele en büyük sıkıntıyı hikayelerin sonunda yaşayacağınızı belirteyim, zira alışkanlık kazandığımız, her ne kadar beklemediğimizi iddia etsek de beklediğimiz o sonlar yok bu öykülerde, kitabın özgünlüğü biraz da burada.

    Yalnız Robert Louis Stevenson'a hayranlığım bu kitapla tam anlamıyla pekişti. Yazarın kelimelere hakimiyeti, duygu ve düşünceleri okura aktarırken kurduğu cümleler o kadar mükemmel ki, yazarın bir sözlük yuttuğunu düşünmemek elde değil. Ancak konu ve kurgular açısından yukarıda yaptığım açıklamaları yinelemekten öte geçemeyeceğim.

    Bu arada kitapta yer alan ilk hikaye ''İntihar Kulübü''; İthaki Yayınları'ndan ayrı bir kitap olarak taze taze basıldı. Bu iki kitabı almadan önce İthaki'den çıkan ''İntihar Kulübü'' adlı kitabı alarak, fikir sahibi olabilir ve daha sonra Binbir Gece Polisiyeleri'nin 2 cildini edinebilirsiniz. 

   Keyifli okumalar efenim.

23 Kasım 2015 Pazartesi

# TÜYAP KİTAP FUARI MACERASI - KİTAP ALIŞVERİŞİ


     Merhaba arkadaşlar,
    Bu yazımda Tüyap Kitap Fuar'ına ilk defa katılmış biri olarak Ankara Kitap Fuarı'na yayınevleri tarafından katılımın neden az olduğuna, fuardaki olağan ve traji-komik gözlemlerime, girdiğim  hoş- nahoş muhabbetlere ve son olarak da aldığım kitaplara değinmek istiyorum.

    Tüyap Fuar alanına gitmek için erkek arkadaşımla birlikte ikinci cumartesi günü yola çıktık, öncelikle alana ulaşmamız için bulunduğumuz yerden metrobüs durağına gitmemiz gerekti. İstanbul'u pek bilmeyen kişiler olarak metrobüs durağına gitmek üzere taksiye bindik. Evet metrobüs durağına gitmek için taksiye de binilir. Neden olmasın? Taksici amca pek bir dertli çıktı, Ankara'dan geldiğimizi duyunca başladı İstanbul'un trafiğinden dert yanmaya ki haklıydı da, Ankara'daki trafiğe katlanamayan bünyemiz İstanbul'un o dipsiz ve yoğun trafiğine nasıl katlansın? Taksici amca bir yandan ''Şekil A'da görüldüğü üzere'' usulü ile çevreyi iddialarına kanıt niyetine gösterirken bir yandan da veryansına devam ediyor ; ''Öğrenciler bile araba kullanıyor, sanki gün boyunca maden ocaklarında yoruluyorlar, yahu siz genç adamsınız bari siz kul... hah işte bakın şuraya! Bu millete yasak mı dayanır? Yuf ulan! Kaldırıma park edebilmek için koca demir halatları kesmişler. Aha işte burası da Ok Meydanı! Hani televizyonda gördüğünüz çoğu olayların yaşandığı yer.'' Sadece bunlar değildi elbette, taksici amca metrobüse gelene kadar baya baya hararetli bir konuşma yaptı, biz de dinledik. En sonunda araba da hararet yapmadan tam zamanında metrobüs durağına geldik. İstanbul kartlarımızı okutup turnikelerden geçtik. Tabi ben haberlerde gösterdiği gibi insanların birbirlerini ivmeli bir hızla ezme töreninden sonra metrobüse binebileceğimizi düşünürken, gayet rahat bir şekilde metrobüse binebildiğimiz için bir hayli şaşkındım. Metrobüsün içi Ankara'daki herhangi bir havasız insan aracı kalabalığından yoğun değildi. Alışkın olduğumuz için sıkıntı yaşamadık. En son durakta inmemiz gerektiğini öğrendiğimiz bir yolcunun sözlerinden yaklaşık bir saat sonra bir dağ başında, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde indik, dememi beklerdiniz ama diyemedim ya la...

    İndiğimiz yer tabiri caizse mahşer meydanının vücut bulmuş haliydi, yalnız ilginç olan burada insanlar garip bir şekilde birbirlerine bakıp bakıp gülüyorlardı. Ne yalan söyleyeyim aniden ben de gülmeye başladım ama sinirden. Her yerde insan kalabalığı, bir yanda ''Geeel abla gel, fuar bileti içerde de 5 lira, bizde de 5 liiiiğreahh '' diyen kimliği belirsiz misyon adamları, diğer yanda yukarıda insanların neden üzerinde dakikalarca tıkış pıkış durduklarına anlam veremediğim kıytırık bir üstgeçit, hemen önümde ise ağaçların arasından otoyola çıkan yolu kesen bariyerleri, adrenalin sevdasından başka bir açıklaması olmaması gereken bir konumda polis eşliğinde atlayarak geçen kocaman bir güruh. Tabi 20 küsur yılın verdiği tecrübe ile jeton ilgili deliğe çok zaman kaybetmeden ''cink'' sesi çıkararak düşerken, hayatta kalmak adına anında seçeneklerden en mantıklı olanı seçtik ve başladık bariyerlerden bir sirk cambazı edasıyla atlamaya. Tabi bu sırada yukarıda saatlerdir aynı konumda bekleyen yaya trafiğindeki insanlar artık ilerleyememekten çok sıkılmış olsalar gerek ki kendilerine eğlence ararken, gözlerine aşağıda bariyerlerden atlamaya çalışan bizleri kestirmişler. Ellerinde telefon bize bakıp bakıp gülüyor ve birtakım çekim işleri yapıyorlar. Tabi ilk bariyeri atlatmanın rahatlığı ve özgüveniyle ikinci bariyerlere koşmak için araç trafiğinin polis tarafından durdurulmasını bekleyen aşağıdakiler ise yukarıdakilerin trajik halini ölümsüzleştirmek aşkıyla gülerek ellerini telefonlarına atıyorlar. Tam o sırada polisin araç trafiğini durdurmasıyla devreye kimler girsin beklersiniz? ''Lan otoyolda da araç durdurulur mu? Hem de otoyoldan geçmeye çalışan çıldırmış bir güruh için? Nasıl bir ülke lan bu?'' sorularına çok fazla takılmayarak, durduk bari anın tadını çıkaralım diyerek, hem engelli atlama koşusuna katılmış olsa çoktan arasından bir birinci çıkaracağı kesin olan biz bariyerci tayfaya, hem de yukarıda sanki Eyfel Kulesi'nin tepesine çıkmışlar da inmem de inmem diyen ve geldiğimizden beri gözle görülür hiçbir mesafe katetmeyen üstgeçit tayfasına 32 dişlerini göstermekten son derece keyif alan ve yine elleri cep telefonlarında olan araç sahipleri. 

   Yine bir gerildim düşünürken. Attık mı en sonunda kendimizi içeri? Attık valla. Attık ama yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. İçeri bin beter kalabalık. Kitaplara bakmak imkansız, sadece hangi stand hangi yayınevine ait anlamanıza yardımcı olan koca koca pankartları görmek mümkün. İnsan bulunduğu koşullara çok çabuk alışıyormuş, biz de bir şekilde kitaplara bakmanın yolunu bulduk, ilk önce Pinhan Yayınevi'nde %50 indirimini görünce iki kitap kaptım. Hayır yani bu koşullarda ''almak'' eyleminin ve kelimesinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu bildiğiniz ''Kapmak''tı. Pinhan Yayınevi çok ilgiliydi  ve indirim olarak okuyucusunu fazlasıyla tatmin ediciydi. Hele 2 kitaba 2 adet mitoloji ajandası verecek kadar da cömert olması göz yaşartıcıydı. İlerlemek bu ülkede cidden sorun arkadaş! Diğer yayınevlerine bakacağız bakmasına da ilerlemek o kadar zor ki hatta arada öyle bölgeler var ki trafik kitlenip kalıyor, santim santim ilerlemeyi bile özlüyorsunuz. Yoğunluğu kırmızı seviyesindeki bölgelerden kaçmak adına çaresizlikten navigasyonu açmayı bile düşünmedim değil. Hadi biz bir şekilde boğula yorula, bata çıka ilerledik tamam da fuar alanına bir de içlerinde bebekleriyle birlikte bebek arabasıyla gelenler vardı. Acıdım, üzüldüm el kadar yavrucaklara. El insaf! Kendinize acımadınız tamam da bebeklere yazık değil mi? Biz zor hava alıyorken, dev insanlar cümbüşünün arasında o minik bedenler nasıl dayandı bilmiyorum. Sadece insanların duyarsızlıkları, düşüncesizlikleri kendilerini etkilemiyor malesef. 

     Fuara en çok Metis Yayınları'nın setlerinden almak için gittim, aldım da. Fazla alım yaptığım için ekstra indirim yapıp yapamayacaklarını sorduğumda ''Biz zaten her türlü bu kitapları satıyoruz, bu yazarlar her zaman okunur, çocuklarınız da okuyacaktır, zaten çok fazla indirim yaptık setlerde.'' gibi kitaba verdiği paraya acımayan bir okuru dahi tatmin etmeyen basit bir cevap aldım. Yani indiremiyoruz dese, şu açıklamadan daha makul bahaneleri zaten kendim öne sürerdim onların yerine. Her türlü satılması bir kitabın iyi olduğunu göstermeyeceği gibi, her okurun ilgi alanı, zevki birbirinden farklı olabilir. 

     Fuar alanında indirimlerden hiç memnun kalmadım, ama memnun kalmayacağımı en başından beri biliyordum. Monokl'u aradık pür telaş, Hugh Howey'in çevrilmesini dört gözle beklediğimiz ''Vardiya''sını almamız gerekiyordu. Kitabın baskısı daha dağıtıma çıkmamıştı o sıralar. Gittik, Silo'nun çevirmeni Mehmet Rasim Emirosmanoğlu'yla standta karşılaştık. Küçük ama güzel bir sohbet yaptık. Wool serisinin 3. kitabının daha ince olduğunu ve Yorgun Şavaşçı'nın Günlüğü adlı güzel bir bloga da sahip Mehmet İhsan Tatari ile birlikte çeviriye keyifli bir şekilde devam ettiğini belirtti. Tabi ben hemen aklımdayken arkadaşların Monokl'ı soru bombardımanına tuttuğu Monokl'ın ''Lacan'' özel sayısının baskısının yapılıp yapılmayacağını sordum. Şimdilik böyle bir planlarının olmadığını, kitabın gözden geçirilmesi gerektiğini ve bunun çok zaman alacağını, yeni çevirilere vakit ayırdıklarını, biraz da böyle güzel bir eserin özel kalması gerektiğini söyledi. Ne yalan söyleyeyim kitaba sahip olmanın rahatlığıyla kendisine fazlasıyla hak verdim.

    Fuarda Dedalus Yayınları da yer alıyordu ki bu aralar güzel kitaplar çıkararak ışığıyla göz dolduran bir yayınevi, hele yıllardır basımı yapılmayan Deleuze'ün ve Guattari'nin ''Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin'' kitabını basması ayrıca takdir edilmeli. Kafka'nın edebiyatı yersiz yurtsuzlaştıran mahiyetini irdelediğini düşündüğüm kitabı alınca ayrı bir rahatladım. Tabi bu sırada başka yayınevlerinden de birkaç kitap aldım. 

     En son sahaflar bölümüne büyük umutlarla girdim. Ne de olsa İstanbul bu, taşı toprağı sahaf dolu, yani öyle olmalıydı, ama Tüyap'ta öyle değildi hatta birkaç taneydi desem yeri. Ankara kitap fuarında bile daha çoktu. Neyse dedim artık saat geç oluyor bari son olarak instagramdan fotoğraf efemerasına hayran olduğum ''Gezgin Sahaf''ı ziyaret edip o güzelim fotoğraflardan yapılma ayraçlarından alayım dedim. Ankara'da bir kitabevinde olsa tanesini en az 3 TL'den alacağınız o güzelim ayraçların tanesi sadece 1 TL'ydi. Baskı kalitesi ve karton yapısı da gayet beklentimin üstündeydi. İnstagram takipçisi olduğumu belirttiğimde fazladan ayraç hediye etmekten de çekinmeyen sahafımızla tematik fotoğraflarla ilgili ayaküstü güzel bir muhabbet ettik. Koleksiyon yapmak istediğim bir alan olduğu için bana öncelikli tavsiyesi '' Bir tema seç.'' oldu. Kendisi 'kadın ve moda', 'kadın ve kitap', 'çocuk ve kitap' ve 'insanlar ve arabalar' şeklinde temalara sahip. İnstagramdan takip etmiyorsanız sayfasına  girip fotoğraflarına ve ayraçlarına, kartportalları ile posterlerine kesinlikle bir bakın derim. Buradan bakabilirsiniz.

Aldığım ayraçlar

    Yalnız, gecenin yarattığı çene açılmışlığı olsa gerek yazı gittikçe uzuyor. Kimin okuyacağından emin değilim. Kimse okumasa da olur, sonuçta bir anıyı ölümsüzleştiriyorum. Bunun mutluluğuyla da saatlerce yazabilirim. Ama okuyanlar varsa onlara da haksızlık etmemek adına kısa keseceğim. Nerede kalmıştık? Birkaç yayınevi de gezip alacaklarımızı aldıktan sonra artık dönüş çilesine doğru adımımızı attık, bu sefer üst geçitte yaya trafiği yoktu. Hızlıca ilerledik. Ancak metrobüsün girişine gelince işin rengi yine kırmızıya döndü, turnikelerden geçme aşamasına gelme bir erginlenme töreni halini alacaktı biraz daha bekleseydik. Metrobüs geldi ve işte film o an koptu. Gerisi bir yer kapabilmek uğruna küçük birkaç çocuğu ezip, yer kapmanın mutluluğunu kıkır kıkır gülerek ''Nasıl yer gaptık gıı kihkih kih '' demenin yüzsüzlüğüyle dolu. Ne siz okuyun ne de ben tekrar yazayım.


    İşte Tüyap maceram ve anılarım bunlardan ibaret. Onca okurun binbir mücadele sonrası elleri kolları dolu çıktığı fuarda yayınevleri işi bitirip Ankara'ya gelmeye lüzum görmüyorlar. Benim anladığım bu. Ama Ankara'da da bunlar yaşanacaksa varsın gelmesinler, zaten aynı kitapları internetten neredeyse yılın her ayı daha uygun fiyatlara bulmak mümkün, biz geniş geniş sahaflar bölümünde takılalım yeter. Hem son iki senedir birkaç güzel yayınevi de Ankara'yı es geçmemeye başladı. ( Bkz. Züğürt Tesellisi ) Neyse fazla muhalefet etmeye gerek yok. Bunca yayınevini, bu kadar okuru bir arada görmek benim için çok güzeldi, her ne kadar eleştirilecek birçok şey yaşansa da okurların fuara bu denli ilgi göstermesi fazlasıyla umut ve mutluluk vericiydi. Sadece sorun, bu kadar ilgiyi öngörmesi beklenen ilgililerin konuya '' hala boş yer var abicim, arkaya, boşluklara doğru ilerleyelim lütfen '' yabancılığında kalmakta ısrar etmesindeydi.

     Aldığım kitapları da buraya bırakır kaçarım. İyi okumalar efenim.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...