27 Haziran 2015 Cumartesi

KİTAP 33 # PİÇ - HAKAN GÜNDAY



PİÇ

Hakan Günday

Doğan Kitap
7.Baskı
Tür: Yeraltı Edebiyatı
224

    Not: Yazının sonunda, kitaptan öğrendiğim ve paylaşmak istediğim, hepimizin bildiği bir çizgi film hakkında çok şaşırtıcı bir bilgi var. Hangi çizgi film mi? - Ah ha bir meraklı mı yakaladım ne! Hey endişelenme, merakının karşılığı aşağıda  -

    Hakan Günday Türk Edebiyatında nevi şahsına münhasır yazarlar köşesinden bence kendine güzel ve farklı bir yer kapabilmiş, kelimeler ve yaşamın kesiştiği noktalardaki nüansları keskin gözlerle yakalayabilmiş dikkatli bir yazar.Kendisini ilk olarak en son yayımladığı 'Daha' adlı kitabıyla tanıdım, kitabının daha ilk sayfalarında bir okur olarak dumurlara uğramaya başlayınca Stockholm sendromlular misali kendisine şiddetli bir okur aşkıyla bağlandım. Yazarın kitabında okuduklarınız öyle güllük gülistanlık, festan ferahlık yazılar değil. Toplumsal düzenin varlığına toplumun düzensizliğinin barındırdığı tüm silahlarla saldıran, bireyciliğini kendi benliğini yok etmekte bulan insanların hayatları okuduklarınız. 'Amaca giden yolda her şey mübahtır' şiarlı makyevelist bakış açısına  'Amacın canı cehenneme!' vizyonuyla karşı çıkan bu insanların hayattan beklentileri çoğunlukla bir 'hiç'tir.

        Gündüzü daha aydınlık yapmak için gündüzün dipsiz karanlığını yutan yeraltının iç dünyasını gözler önüne seren yazar, yeraltında yaşayan insanlara sığınak görevi gören kitaplarının kapılarını açan okurlara daha önce hayal edilmemiş bir dünya sunar. Evet hayal edilmemiş dünyalardır bunlar, çünkü hiç kimse gelecekte bir katil ya da bir 'büyük kaybeden' olmayı hayal etmez. Dibe batmak deyiminin başı göğe ermek seviyesinde kabul gördüğü, daha başlamadan koca bir hiçle sonlanan bir hayatı kim arzular ki? Hakan Günday'ın kitaplarındaki karakterler bırakın gelecekte olmayı hayal edeceğiniz, hayatta karşınıza çıkmasını dahi istemeyeceğiniz hatta tanık olduğunuzda üç maymunu size oscarlık bir oyuncuya yaraşır bir edayla canlandırtacak karakterler. Öte yandan bu karakterler bizim o kadar içimizdedir ki toplum olarak geliştirdiğimiz bağışıklık sonucu çoğunlukla üç maymunu da oynamaya gerek kalmaz. Her gün onlarla öyle çok karşılaşırız ki:
Gazetelerin daha sonra cam bezi görevi görecek 3. sayfalarında;  internet haberlerinin senede bir fenomen olmayı başarabilmiş dramlarında; televizyon programlarının bol reyting soslu en lezzetli köşelerinde; isviçreli bilim insanları kadar yıllardır iş edindiği toplumda yer edinememiş toplum bilimcilerinin genelde dikkate alınmaya tenezzül edilmeyen ibretlik tespitlerinde ve bazen de- ki onca önemli karlı işten para kalır da araştırılmaya ve güncellenmeye layık görülürse- rakamsal bir veri olarak istatistik raporlarında.


        Hakan Günday'ın karakterleri bir anlamda yukarıdaki sonuca giden yolda süreçte olan, yerüstünden bakıldığında birbirlerinin neredeyse aynı,  üzerlerine büyüteç tuttuğumuzda ise herbiri ayrı bir drama sahip, birbirleriyle toplumun nazarındaki yeri ve bunun getirdikleri dışında başlıca ortak noktası olmayan insanlardır.



     
          Gelelim kitaba; kitapta dört genç arkadaş var; Barbaros, Afgan, Hakan ve Cenk. Her biri birbirinden eğitimli bu gençler, maddi durumu iyi ailelerinin her türlü imkanı sunduğu, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında olan şanslı 'Piç'lerdir. Ancak her biri hayatın başladığı start çizgisinde sahip oldukları ekonomik ve ailevi avantajı hayatın engelli koşu parkurlarında varış çizgisine varamadan birer birer kaybederler. Hayata karşı dirençlerini koruyamayan bu gençlerin vurdumduymazlıklarının, korkaklıklarının, pasifliklerinin ve nasırlaşan ruhlarının da bu duruma katkısı elbette büyüktür.

      Hakan Günday'ı her defasında ürpertici bir huzursuzlukla okuyan bendeniz, Kinyas ve Kayra'daki doygunluğu bu kitapta yakalayamasam da yine bir Hakan Günday eseri okumanın o dayanılmaz rahatsızlığını en güzel şekilde yaşadım. Hakan Günday'ı daha önce okumamış kişilere giriş kitabı olarak bu kitabını tavsiye etmemekle birlikte, Piç'lerin hayatını merak eden Günday okurlarına ise keyifli okumalar dilerim.


       Son olarak kitaptan çocukluğumun efsane çizgi filmlerinden biri olan 'Dennis The Menace' nam-ı diğer 'Afacan Dennis'in ortaya çıkışına dair çok şaşırtıcı bilgiler edindim.


     Afacan Dennis gerçekten yaşamış biri, üstelik onu kalemiyle okurların ve izleyicilerin gözleri önüne seren ise onu öksüz bırakan öz babası Henry King Ketcham. Uyuşturucu bağımlısı karısı ve hiperaktif çocuğuyla sorunlu bir aile hayatı olan çizer baba Henry King Ketcham, çocuğuna yaramazlığından sonra kızıp bir tokat atan karısının kendisine dönüp 'Senin çocuğun tam bir tehdit' demesinden bir hafta sonra bu sorunu beş buçuk yaşındaki yaramaz bir çocuğun serüvenlerini konu alan bir çizgiromana dönüştürmüş. İsmi de bu bağlamda 'Dennis The Menace' yani ' Dennis : Tehdit' olmuş. Çocuğunun yaptığı afacanlıkları gözlemleyip çizgilerine aktaran baba bir yandan bu işten zenginleşirken, bir yandan da aşırı dozdan ölen karısının ardından çocuğunu  yatılı bir okula terk etmiş. Çocuğuna sadece para yollayan ve bir daha onunla görüşmeyen baba, zenginliğin getirdiği varsıllığın içinde her an karşısında gelir kaynağı olarak var olan çocuğunun tam olarak nerelerde olduğunu bilmeden ölmüştür. Şöyle ki ölmeden önce kendisine çocuğunun nerede olduğu soruldunda 'He's living in the East somewhere doing his own thing' demiştir, kitaptaki çevirisi ile 'Oğlum mu? Bilmem. Galiba Doğu'da bir yerlerde..''.

       İşte bu gereksiz ama bir o kadar da ilginç olan magazinsel bilgiyi, yazımın sonuna kadar dayanıp okuma teveccühü gösteren okurlarımın öğrendiğinizde ufkunuzu iki katına çıkaran gereksiz bilgiler çekmecelerinin bir köşesine tıkmaları amacıyla buraya bırakıyorum. Herkese keyifli okumalar.



12 Haziran 2015 Cuma

KİTAP 32 # KADININ CENNETTE YERİ YOK - NEVAL EL-SAADAVİ



KADININ CENNETTE YERİ YOK
/ SHE HAS NO PLACE İN PARADİSE

Neval El-Saadavi


Çeviri: Begüm Kovulmaz- Esin Eşkinat

Everest Yayınları
Tür: Öykü
121 sayfa



Neval El-Saadavi (www.ntv.com'dan alınmıştır)
             Neval El-Saadavi ülkemizde daha çok 'Sıfır Noktasındaki Kadın' adlı kitabıyla tanınıyor. Benim de ilk okuduğum kitabı Sıfır Noktasındaki Kadın idi ve kitap Mısır'da idama mahkum edilen bir mahkum kadının ölmeden önce hayat hikayesini anlatması üzerine kurulmuştu.(Kurgu muydu gerçek bir olay mıydı açıkçası tam hatırlayamıyorum ancak bu tarz olayların Ortadoğu coğrafyası üzerinde sıkça gerçekleşmesi bunu çok da önemli kılmasa gerek) Kadının suçu neydi diye bir soru yöneltecek olursanız birazdan konusuna değineceğim Kadının Cennette Yeri Yok kitabında yer alan birçok öyküde de göreceğiniz gibi söz konusu mahkumun en büyük suçu toplumsal cinsiyet ayrımcılığının tavan yaptığı bir ülkede kadın olarak doğmaktı. Evet Mısırlı Neval El-Saadavi tahmin ettiğiniz gibi feminist ve aktivist bir yazar, toplumunun bilinçaltına itilen ve bastırılan itkilerini, buhranlarını, tedavi edilebilirliğini sağlamak adına kalemiyle yüzeye çıkaran bir psikiyatrist, Ortadoğu'da bu kimliği ve misyonu taşımanın bedelini özgürlüğü ile ödeyen ancak her defasında kadının toplumdaki hak ettiği yerini kazanması, insanların mutlu bir toplumda yaşaması için sessiz yığınların çığlığı olmak mücadelesinden vazgeçmeyen güçlü bir kadın.




            Peki bu mücadelede ülkecek biz neredeyiz? Özgecan Arslan gibi tertemiz, pırıl pırıl birçok kadınımızın yüzlercesini, binlercesini ayrımcı, cinsiyetçi geleneklerimize, zihniyetimize , politikalarımıza kurban ettiğimiz ülkemizde kadınımızı bakış açımızla, adetlerimizle, yasalarımızla ne kadar kadar koruyup kollayabiliyoruz? Evet bugün Özgecan'ımızın davasının ilk duruşması görülüyor,yapacağımız yargılamayla içimizi bir nebze de olsa rahatlatmak istiyoruz , peki ya adalet? Adalet sadece mahkemenin tesis edeceği hükmün sonunda en ağır cezanın sanıklara uygulanması ile mi tesis edilecek? Yoksa adaleti tesis etmek için temelde toplumun cinsiyetlere yapıştırdığı etiketlerin temizlenmesi, toplumsal cinsiyet anlayışının iyileştirilmesi, kadının ailedeki, toplumdaki yerinin hak ettiği değere yükseltilmesi, kadının haklarını kullanabilmesinde etkili bir yasal koruma ve uygulamanın sağlanması gerekmez mi? Cezalandırıcı adalet anlayışı ile sonucu cezalandırma ile toplum nereye kadar gidebilir?  Asıl yapılması gereken iyileştirici adalet anlayışı ile sürece doğrudan müdahale etmek değil midir? Özgecanlar öldürülmeden önce dur demek değil midir?



         İşte tüm bu sorular, sorunlar çerçevesinde Kadının Cennette Yeri Yok kitabı hakkında yazı yazmaya karar verdim. Kitapta beni en çok etkileyen kısım ise kadın olmak hususunda tüm hukuki yargılamaların ötesinde toplumsal yargıların gücünü gösteren şu cümle oldu ;



''Hayat zordu, ölüm daha kolaydı.''

       Kitaptaki hikayeler hayatında ağzında 'peki' sözcüğü dışında başka sözcük bulunmasına izin verilmemiş, yediği lokmaları teker teker sayılmış kadının kadın oluş sürecinde yaşadığı zorluklar, ayrımcılıklar, çalkantılar ve kadınlığını yaşayamayan, patriarkal aile yapısı içinde baba baskısından babası ölse dahi ömrü boyunca kurtulamayan kadınlara dair. Hikayeler elbette sadece kadınların çeşitli şekillerde ezilmesini değil, toplumdaki çürümelerin sebepleri ve diğer kurbanları da etkili şekilde işlemiş; insan olmaya dair tüm o yüksek değerlerin hiçliğinde kaybolan işkenceye maruz kalan insanlar; varoluşsal sancıların en büyük dehlizlerinde çırpınan, aydın olma ile karanlığa gömülme arasında ince çizgide toplumdan kopuş ile kendilerine yabancılaşan, aydın olmanın yükünü ve sorumluluğunu taşıyamayan, aydın olmaktan çok aydın olduğunu göstermeye çabalayan, eleştirdikleri yolsuzluk, adaletsizlik bataklığına aydın olma kibriyle ve iltimasıyla saplanan insanlar; bürokrasinin yozlaştırdığı, kendinden üstlerine ilikleyecek daha fazla düğme ararken, astlarının da kendilerine yıkama yağlama yapmasını bekleyen kişiliksiz insanlar yanı sıra ekonomik açmazların, fakirliğin gölgesinde ailesini geçindirmek adına kurban edilen başka insanları kurtarmayı göze alamayan, çarpık düzenin içinde bir yerlere çarpıp paramparça olmamak adına konuşmak yerine susmayı tercih eden insanlar...       


           Kısaca kitabı okumanızı tavsiye etmekle birlikte, yukarıda değinilen konular hassas konular olduğu için bu konularda toplumsal farkındalığı artırmak, bilincimizi geliştirmek adına daha fazla okumalar yapmamızı, sadece okuma değil öğrendiklerimizi kendimize saklamayıp bir mum gibi çevremizdeki insanlara aydınlık günlere giden o yolda yön gösterici bir görev üstlenmemizi de dilerim. Belki o zaman kadına yönelik şiddetler, insana yönelik işkenceler son bulmasa da önemli oranda azalır. Belki o zaman Özgecanlar gençliklerinin sımsıcacık baharlarında o soğuk mezarlarda olmaz, aileleri ise toplumun tüm pisliklerinin içine atıldığı karadeliklerin karanlığı içinde acıların en büyüğüne maruz kalmaz.        


         Daha güzel günler görmek dileğiyle, herkese keyifli okumalar.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...