25 Ekim 2015 Pazar

KİTAP 37 # ATALARIMIZ - ITALO CALVINO


ATALARIMIZ
İkiye Bölünen Vikont /  Ağaca Tüneyen Baron / Varolmayan Şövalye

/  I  NOSTRI ANTENATI )

Italo Calvino

Çeviri: Rehin Teksoy, Filiz Özdem, Neyyire Gül Işık


Yapı Kredi Yayınları

Tür: Roman / Öykü / Fantastik / Masal

435 Sayfa


     Atalarımız, yazarın dünya çapında tanınmasını sağlayan ''İkiye Bölünen Vikont'', ''Ağaca Tüneyen Baron'', ''Varolmayan Şövalye'' olmak üzere 3 uzun öyküsünden oluşan bir kitap. İtalo Calvino'nun 50'li ve 60'lı yıllarda yazdığı bu öyküler Yapı Kredi Yayınları tarafından değil bizzat yazar tarafından ''Atalarımız'' adı altında bir araya getirilmiştir. Yazarın neden yazmak istediği, neden yazdığı ve sonuçta ne yazmış olduğuna dair uzun uzadıya açıklamaları kitabın son sayfalarında akıcı ve açıklayıcı, üstelik takdir edilesi göndermeler eşliğinde yapılmıştır. Marx'a göre kendine 'yabancılaşmış',  Freud'a göre 'bastırılmış' çağdaş insanın atalarının soyağacını çıkarma girişimi olan kitap, fantastik, masalsı bir havayla son derece gerçekçi bir etki yaratarak amacına ulaşmakta hiç zorluk yaşamamış olsa gerek.

      Kitaptaki ilk öykü ''İkiye Bölünen Vikont'';  Robert Louis Stevenson'ın  Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı okuyup sevenler için okur hayatlarında bir başka yer edinecek öykülerden biri. Kesinlikle korkunç ya da gizemli bir hava içerisinde değil başta da belirttiğim gibi son derece masalsı ve güldürü öğeleriyle bezenmiş bir anlatı içerisinde sunulan bir öykü. Türklerle yapılan bir savaş sonucu adından da anlayabileceğiniz gibi ikiye bölünmüş bir vikont olarak karşımıza çıkan bahtsız Medardo ve vikontun etrafında en az kendi kadar ilginç kişiliklerin yer aldığı öyküde Dr. Jekyll  ve Mr. Hyde 'daki gibi iyilik-kötülük kavramları üzerine etiksel boyutta bir tartışma yaratma kaygısı kesinlikle yok. Yazar, kendisinin de belirttiği gibi çağdaş insanın sakatlık türlerini örnekleme görevini, öykünün kahramanını anlatının düzeneğini ilerletmekle yeterince meşgul ettiği için öykünün kahramanı yerine çevredeki figürlerin bazıları arasında bölüştürmüştür. İyilik ve kötülük kavramları ise bu noktada öyküde asıl karakteri kurgulamak, ikiye bölünmüşlüğü keskinleştirmek amacıyla bir anlatı kontrası olarak kullanılmıştır. 

   Yazarın verdiği örnekten gidersek, İkiye Bölünen Vikont'un tiplemelerinden biri olan Pietro Usta, ne işe yarayacaklarını bilmeden, düşünmemeye de gayret ederek elden geldiğince geliştirilmiş işkence aletleri, darağaçları yapmaktadır, tıpkı atom bombaları ya da toplumda nasıl kullanılacağı bilinmeden gereçler yapan birçok bilim insanı ya da teknisyen  gibi. Burada yazar kendi işini en iyi şekilde yapmanın insan vicdanını rahatlatmaya yetmeyeceğini vurgulamaktadır. Hani biz de sıklıkla '' Ne iş yaparsan yap, önemli olan ne yaptığın değil nasıl yaptığın, en iyi şekilde yapmaya yönelik çabandır. '' deriz ya, 2. dünya savaşının kayıplarını bizzat yaşamış, nasıl en iyi savaşılacağını görmüş ancak yaşanan kayba karşılık kazanılanın ne olduğu, neden savaşıldığına bir türlü anlam verememiş bir yazar olarak İtalo Calvino bu öyküsünde; her zaman nasıl yaptığının olay olmadığını, neden yaptığını da sorgulama yetisinin olması gerekliliğini, bu yetinin eksikliğinin de çağdaş insanın temel sorunlarından biri olduğunu gözler önüne sermektedir. 

     İkiye Bölünen Medardo, aynı zamanda çağdaş insanın yarımlığını, tamamlanma arzusunu vurgularken, öyküsünde ikiye bölünmüş halde sunduğu kahramanının tamken yahut tamamlanma imkanı olduğunda (olup olmadığı hakkında bilgi vermeyeceğim okuyup kendiniz görünüz efenim) ne hissedeceğine dair bizi bilgisiz bırakan yazar, burada insanlığın belki de asıl yarımken insanlık olduğu, iyisiyle kötüsüyle var olduğumuz toplumda birbirimizi tamamlamak suretiyle insanlığın ta kendisini inşa ettiğimizi düşündürmekten geri kalmıyor.

     Kitaptaki ikinci ve beni en çok etkileyen öykü; tatilde, her sabah denizin dalga sesleriyle uyandığım otel odamda, gözümü ilk açtığımda penceremden görünen muhteşem bir deniz manzarasına heybet katan o kocaman kauçuk ağacında Cosimo'nun yaşadığına beni inandıracak kadar başarılı olan ''Ağaca Tüneyen Baron'' adlı öyküdür. Cosimo bir baronun iki oğlundan en büyüğüdür, baron ve ailesi için elim olan o talihsiz olay gerçekleştiğinde ise henüz on iki yaşındadır: Cosimo ablasının yaptığı salyangoz yemeğini yemeyi reddedip isyan bayrağını tünediği ağacın gönderine çekip, bir daha da ağaçlardan bir ömür boyunca inmeyeceğini bildirdiğinde. 

       Cosimo o günden sonra, bir Robinson Cruose gibi yaşanacak bir yer olmayan ağaçları, evi haline getirir. Artık toprağa hiçbir şekilde ayak basmayacağına ant içmiştir. Ailesi tüm çabalarına rağmen inatçı Cosimo'yu ağaçlardan indiremeyince elbet bir gün sıkılır, elbet bir gün bir şekilde inmek mecburiyetinde kalır diyerek kendi haline bırakırlar. O günün gelmesini beklerken yılların su gibi akıp gideceğini nereden bilsin garipler?

      Yazar ağaçların tepesinde yaşayan, toprağa ayak basmayı kesinlikle reddeden bir çocuğun hayatını konu aldığı öyküsünde, toplumdan, insan ilişkilerinden, politikadan vs. kaçışın öyküsünü değil, başkalarıyla gerçekten birlikte olmanın bazen tek yolunun başkalarından ayrılmak, kendi devrimini yaratmak olduğunu gösteriyor. Burada İkiye Bölünen Vikont'taki yarımlığa karşılık kendi bütünlüğünü, kendi koyduğu kurallarla disipline etmeye çalışan bir kahraman var karşımızda. Üstelik ağaçların tepesinde yaşamak için verdiği mücadele, gösterdiği kararlılık, özveri o kadar çok ki kahramanı aldığı bu kararda desteklememek, böyle bir olayın gerçekleşebileceğinden şüphe etmek, okuma sürecinde o kadar zor ki. İtalo Calvino'nun bol ağaçlı bir dönem ararken 18. yüzyılda park etmesi ve Denis Diderot, Voltaire gibi eleştiriler yönelttiği dönemin aydınlarına kurgusunda yer vermesi ise öyküdeki inandırıcılığı daha da artırmış. Cosimo'nun zamanla kendi eğitimini ağaçlarda yaşadığı süreçte edindiği tecrübeler dışında, kronik bir kitap okur seviyesine erişmesiyle de ilerletmesi öyküye daha bir tutkuyla bağlanma nedeni. 

      Kitaptaki son öykü ise ''Varolmayan Şövalye''. Bedeni olmayan, zırhının içerisindeki kocaman boşluğu iradesiyle ayakta tutan şövalye Agilulfo'nun iradesini var eden asıl unsur şövalye oluşu. Peki ya şövalye payesini almasını sağlayan olay aslında daha farklı gerçekleşmiş ve şövalye olması için hiçbir neden kalmamışsa? Bu öykü de en az diğer öyküler kadar sıradışı karakterlerle ve absürtlüklerle örülü, bir o kadar da güldürücü. Yazarın bu noktada değinmek istediğim güzel bir ifadesi var ;

     '' Şu açık ki, bugün sıradışı olmayan kişilerin dünyasında yaşıyoruz, en basit bireysellikleri bile reddedilen kişilerin dünyasında, öyle ki, insanlar önceden belirlenmiş davranışların soyut bir toplamına dönüşmüş durumdalar. Bugün sorun, insanın benliğinin bir bölümünü yitirmesi değil artık, tümünü yitirmesi, hiç var olmamasıdır. ''

    Kitapta Varolmayan şövalye Agilulfo yanında, bir ismi dahi olmayan bu yüzden her yerde kendisine farklı bir ad verilen seyisi Gurdulu  da var olamayan bir karakter. Onun var olamayışı ise varlığının bilincinde olamayışından ileri geliyor. Öyle ki önüne konulan bir çorbayı kendi zannediyor, hayır kendini çorba zannetmiyor, çorbayı kendisi zannediyor, bu yüzden kendini çorbaya içirmeye çalışıyor, tam o sırada yanında olan ağaç gövdesini ise ağzı zannedip çorbayı oradan aşağı döküyor. Şövalye dış dünyanın var olma kriterlerine bedensel, organik olarak muhatap olup var olamazken, Gurdulu ise zihinsel, bilinçsel olarak muhatap olup var olamıyor. Aslında burada bireyin toplum karşısında tipik var olma psikolojisinin alegorik bir anlatımı var. Var olamayan karakterlere karşılık bu öyküde var olma çabası harcayan, sürekli atıl durumda ve istediğini elde etmek için mücadele veren bir genç kahraman; Rambaldo var. Babasının katilinin peşine düşüyor, sevdiği kadın  kendisini sevmiyor yine de peşine düşüyor, düşüyor da düşüyor, sürekli kenardan kıyıdan karşınıza, yerli yersiz amacının peşinde koştururken çıkıyor. İstemsizce haline acıyor ama başardıkça da takdir ediyorsunuz. Binbir gece masalları havasının da sezildiği bu öykü kısaca varoluşsal bir sancının yankılarını kulaklarınıza çınlatıyor.

    Kitabı, hiç bitmesin isteyerek, tüm gerçeküstülüğüne rağmen inanarak, bir okur olarak doyumsuzluğumu fazlasıyla doyurup da okudum. Zekice kurguya yerleştirilmiş eğlenceli diyaloglara çok güldüm. Her masalın altında anlatılmak istenen bir gerçek vardır diyerek sorgulatıldım, her sorgulamamda doğru, değişmez kabul ettiğim bazı mottolarımın da yerlerinden oynatılabildiğini, bakış açısının her olay, her konu, her durum için değişebileceğini, kısaca izafiyetin hayatın her alanında bir teori olabileceğini gördüm. 

     Yazımın sonunu İtalo Calvino hocanın kitabın sonuna yerleştirdiği, bu koca yazının size anlattığından çok daha fazlasını hisettirecek şu güzel paragrafına ayırmak istiyorum . Herkese iyi okumalar efenim.



'' Ben, varlığını insanoğlu olarak gerçekleştirme yolundaki  deneyimleri konu alan bir üçlü yazmak istedim: Varolmayan Şövalye'de varlığın fethedilişi, İkiye Bölünen Vikont'ta toplumun dayattığı kırılmaların ötesinde bir bütünlüğe ulaşma arzusu, Ağaca Tüneyen Baron'da bireysel bir kendini belirleme eylemine bağlılık sayesinde ulaşılacak bireysel olmayan bir bütünlüğe ileten bir yol : özgürlüğe yaklaşmanın üç basamağı. Aynı zamanda ''Açık'' diye adlandırılan türden üç öykü olsun istedim ve her şeyden önce, görüntülerin mantık çerçevesinde birbirlerini izleyişinden dolayı, birer öykü olarak ayakta dursunlar, ama gerçek yaşamlarına okuyucuda uyandırdıkları ve önceden kestirilemeyen soru-yanıt oyunlarıyla başlasınlar istedim. Dilerim çağdaş insanın atalarının soyağacı olarak görülsünler, çizdiğim her yüzden çevremizdeki kişilerin, sizin, benim kendimin bazı hatlarımız sezilsin. ''

İtalo Calvino 
Haziran 1960
Çeviren; Neyyire Gül Işık

17 Ekim 2015 Cumartesi

KİTAP 36 # BAY UZAY GEMİSİ / TOPLU ÖYKÜLER 1 - PHILIP K. DICK



BAY UZAY GEMİSİ / TOPLU ÖYKÜLER 1

/ BEYOND LİES THE WUB  ( VOLUME ONE OF THE COLLECTED STORİES )

Philip K. Dick

Çeviri: Berna Kılınçer


Büyülü Fener / Alfa Basım Yayım

Tür: Bilimkurgu

632 Sayfa

     Merhaba arkadaşlar. Eğitim ve iş hayatımın arafında olduğum bu senenin en yoğun ve karmaşık dönemlerini yaşıyorum, bloga yeterli vakti ve özeni gösterecek imkan bulamadım, sırf bir şeyler yazmış olmak adına da girip de saçmalamak istemedim. Malum bir vaadde bulundum, Roma hukukunda afili cümleler silsilesinde yoğun anlamlar barındıran birçok ilkeden biri 'Omne promissum cadit in debitum' yani 'Her vaad bir borca dönüşür' ilkesine bağlı kalmak için elinden gelen her şeyi yapmaya çabalayacağımı bilmenizi isterim. Söz verdiğim her kitabı buraya gireceğim. Dürüst olmak gerekirse bazılarını hala okuyamadım, uzun zamandır sinirden stresten kitap okumakta çok zorlanıyorum. Hayır aslen sinirli bir insandan çok umutları olan, olabildiğince çok tebessüm eden, mutlu olduğumda göstermekten çekinmeyen bir insanım. Ancak uzun zamandır gerek yukarıda değindiğim eğitim-iş hayatımın geçiş döneminden gerek ülkemizde yaşanan acı ve yıkıcı olaylar ve bazı insanların insani olmayan tepkilerinden dolayı mutlu değilim, aşırı hassasım, düşünceliyim. Hayatı, düzeni, insanları tanıma, algılama ve kendimi bu çerçevede bir yere oturtmada en sancılı, en umutsuz dönemlerimi yaşıyorum desem yalan olmaz. O yüzden kafam fazlasıyla dağınık. Ulus Baker'in de dediği gibi yazmak da bir düşünme şekli, elimi kafama koyarak düşünmekten, düşündükçe de bunalmaktan yoruldum, buraya yazarak biraz da olsa rahatlamaya çalışayım dedim. İçimi hazır rahatlatmışken Rafına Sığmayanlar'dan çıkıp İçimden Taşanlar bloguna dönmeye başlamadan, uzun zaman aradan sonra konuşacağımız ilk kitabımıza bakalım, ne dersiniz?

source : frpnet.net
     Bay Uzay Gemisi, Büyülü Fener - Alfa Basım Yayım'ın 5 cilt olarak çıkarmayı tasarladığı Philip K. Dick Toplu Öyküler serisinin ilk cildi. Şu an hali hazırda iki cildi çevrilmiş durumda. Kitabın önsözünde Phlip K. Dick'in bilimkurgu'nun ne olduğu konusunda muhteşem bir yazısı var. Bilimkurgu edebiyatına önyargıyla yaklaşan yahut popüler edebiyatın önüne bilimkurgu diye sunduğu, uzayda geçen her tür absürdlüğü bilimkurgu olarak niteleyenlere iki çift söz mahiyetinde olacak bu yazıdan alıntılama yapmazsam bu kitabın hiçbir çarpıcı felsefik derinliği kalmayacak.

'' Bilimkurgunun özü budur, toplum içerisinde kavramsal bir yerinden oynatma ''

'' Önce bilimkurguyu onun ne olmadığını söyleyerek tanımlayacağım. Gelecekte geçen bir hikaye (ya da roman ya da oyun) olarak tanımlanamaz, çünkü gelecekte geçen ve bilimkurgu olmayan uzay macerası diye bir şey vardır: Bu da tam adı gibi bir şeydir. Gelecekte uzayda geçen süper ileri teknolojinin olduğu maceralar, savaşlar ve mücadeleler. O halde bu neden bilimkurgu sayılmaz? Örneğin Doris Lessing öyle olduğunu varsayar. Ancak uzay macerasında, temel malzeme olan ayırt edici yeni fikir eksiktir. Ayrıca şimdiki zamanda geçen bilimkurgu da olabilir. O halde bilimkurguyu gelecekten ve ultra ileri teknolojiden ayırdığımız takdirde elimizde bilimkurgu diyebileceğimiz ne kalır? ''

''Kurmaca bir dünya ilk adımdır, bu aslında olmayan bir toplumdur. Yani bilinen toplumumuz onun için bir başlangıç noktasıdır. Toplum bir biçimde bizim toplumumuzdan çıkar, alternatif dünya hikayesi ya da romanında olduğu gibi belki dikey olarak. Bu, yazarın bir tür zihinsel çabasıyla yerinden oynattığı kendi dünyamızdır. Ya da olmadığı ya da henüz olmadığı bir şeye dönüştürülmüş dünyamızdır. Bu dünya verili dünyadan en az bir biçimde farklılık göstermelidir. Bu biçim de toplumumuzda ya da geçmişte ya da gelecekte herhangi bir bilinen toplumda meydana gelmeyecek olaylara yol açmaya yeterli olmalıdır. Bu yerinden oynatmada tutarlı bir fikir olmalıdır, yani yerinden oynatma yalnızca önemsiz ya da tuhaf değil, kavramsal bir yerinden oynatma olmalıdır. Bilimkurgunun özü budur, toplum içerisindeki kavramsal bir yerinden oynatma. Böylece yazarın zihninde yeni bir toplum üretilir, kağıda aktarılır ve kağıttan da okurun zihninde sarsıcı bir şok oluşturur, tanıyamamanın şokunu. Okur okuduğunun gerçek dünyası olmadığını bilir.''

'' En iyi bilimkurguyu tanımlamaya gelince;  kavramsal yerinden oynatma ya da bir başka deyişle yeni (ya da eskinin bir başka varyasyonu) olmalıdır ve okuru entelektüel  anlamda harekete geçirmelidir. Zihnine girmeli ve o zamana kadar aklına gelmeyen bir şeyin olabilirliğine uyandırmalıdır...''

     İyi bir bilimkurgunun uyarıcı ve zihinde fikirleri dallanıp budaklandırması sonucu bir reaksiyon başlattığını savunan yazar bu reaksiyonun okurun zihnini açmak suretiyle okurun zihninin yaratmaya başladığını ifade eder. İyi bir bilimkurgu, okurla yazar arasında her ikisinin de yarattığı ve yaratmaktan zevk aldığı bir ortaklıktır, öyle ki okuyucu yaratıcılığı oluşturan bu ortaklığı deneyimlemenin hazzını yaşamaktadır. Yazara göre de yeniliği keşfetmekten keyif almak  bilimkurgunun son malzemesi ve temelidir. Philip K. Dick'in düşüncesiyle tutarlı bir yazar olduğunu eserlerini ilk okuduğunuzda anlayacaksınız. Daha önce Bıçak Sırtı kitabını blogumda paylaşmış ve kitabın gerçeklik algısıyla oynayan ve gerçek kavramını bir filozofa yaraşacak şekilde kavramsal olarak sorgulattığını aktarmıştım. Öykülerde de bu esaslı nokta değerini koruyor. 

      Yeri gelmişken giriş yazısını da bir diğer değerli bilimkurgu yazarı Roger Zelazny kaleme almış. Philip K. Dick hakkında yerinde ve gerçekçi değerlendirme yapan Zelazny'e en çok katıldığım nokta ise şu sözlerindeki muazzam tespittir :

'' Philip K. Dick'in bir kitabını bitirip kenara koyduğunuzda verilen kişisel tepki, üzerinde düşünüldüğünde bir hikayenin anısından ziyade zengin metaforlarla dolu bir şiirin üzerinizde bıraktığı etkidir. ''

    Serinin ilk cildi için Philip K. Dick'in öykü anlamında bilimkurgu'da yarışılmaz bir yazar olduğuna her türlü iddiaya çekinmeden girerim. Okuduğum her öykü şöyle ya da böyle birçok filmde konu olarak kullanılmış, kullanılmayanlar ise sinema sektörüne dolarlar yağdırabilecek kadar ilgi çekici, gizemli, kafa karıştırıcı, darmaduman edici nitelikte. Cildi bitirdiğimde ''Vay beah! Asimov reis senin yerin dünyada ayrı ama bu adam kesinlikle dünyalı değil, o bilimkurgunun dünya dışı starı!'' dedim kendime. Valla dedim.

source:humansarefree.com
     Kitapta toplam 25 öykü var. Bilimin her türlü işin içine dahil edildiği kitaptaki öykülerdeki hayalgücü ağzınızı açık bıraktıracak. Benim en çok beğendiğim öyküler ise ''Bay Uzay Gemisi'', ''Maaş Çeki''  ''Koloni'' ve ''Elflerin Kralı'' idi. Aman sakın 'en' kelimesini kullandım diye diğer öykülerin sıradan, yahut sıradanın biraz üstü olduğu gibi düşüncelere kapılmayın. Öykülerin her biri türünün en iyileri arasında kendine üst sıralarda bir yer bulur. ''Bay Uzay Gemisi'' insan ile makine ilişkisinde gelecekte gerçekleşmesini beklediğim ancak spoiler olacağı için burada değinemeyeceğim bir teknolojiyi ele alması bakımından en iyilerden birisiydi, Maaş Çeki ise kapitalist sistemde yaşayan bizler için mantıki olarak kavramakta zorlanacağımız bir sonu giriş olarak kullanıp, zamanda geriye aynı zamanda da ileriye doğru giderek, daha sonra ise geri ve ileriyi bir noktada kesiştirerek ''Filip bizde kalmamış, eccük zeka ve hayalgücünden na şu küççük fincana koyup verebilin mi?'' diyerek komşu kapısını aşındırtacak cinsten bir öykü. ''Koloni'' ise şu ana kadar okuduğum ve iliklerime kadar ürpermeme sebep olan nadide yazımlardan biri. '' Elflerin Kralı'' ise yine gerçek mi hayal mi, yoksa rüya mı? Ne lan bu? diye başımı döndüren ardından ''aa koltuğun arkasında görünen şu uzun çıkık şey elf kulağı mı lan?'' diyerek şeker verilerek kandırılan bir çocuk misali dikkatimi dağıtan, bu şekilde beni uçsuz bucaksız hayal dünyasına sokan bir öyküydü.

     Kitapta ayrıca; zamanda yolculuklar, zaman kepçeleri, Güliver'in gezilerilerinin bilimkurgusal güzellemeleri, robotların insanın doğasına mahkum olmuş vahşi kullanım biçimleri, zamanda büyük kırılmalar yaşatan kelebek etkisi olaylar, bilimsel sahada birbirlerine en korkunç, aynı zamanda en harika deneyleri deneyimleme kazığı atan biliminsanları, uzayda koloni kurmuş ancak hala insanlığı kuramamış dünyalılar, filmlerde izlemeyi en çok sevdiğim huzursuz, içinizi daraltan döngüsel kurgular dahil olmak üzere neler neler var. Çeviri hususunda da orijinalinden karşılaştırma yapma imkanım olmadı  yalnız ara sıra düşük cümlelerle karşılaşabiliyorsunuz, yazım yanlışlıkları da cabası ama okumayı engelleyecek seviyede kesinlikle değil. Benim için sorun olmadı, aksine öyküleri dilimize orijinal hali ile kazandırdıkları için yayınevine minnettarım, çok güzel bir iş çıkarmışlar. Uzun lafın kısası bitmesin isteyeceğiniz bir kitap, düşünün ben okumadığım bir tane daha var rahatlığını kaybetmemek adına ikincisini hiç okumak istemiyorum. Yazıma artık burada son veriyor ve herkese keyifli okumalar diliyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...