28 Kasım 2015 Cumartesi

KİTAP 40 # DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK - TOM BAKER


DOMUZLARI TEKMELEYEN ÇOCUK
 ( THE BOY WHO KICKED PIGS )

Tom Baker

Çeviri: Oya Yalçın


Altıkırkbeş ( 6:45 ) Yayınları  

Tür: Gotik / Roman / Hikaye
120 Sayfa

        Gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biri olan Doctor Who'da 4. doktor olarak 7 yıl boyunca rol alan oyuncu Tom Baker toplamda iki kitap yazmış. Kitaplardan biri, aktörün otobiyografisi olan ve 1997 yılında yayınlanan  ''Bu Tom Baker Da Kimdir ?'' (Who on earth is Tom Baker?) adlı kitap, diğeri ise okumaktan büyük keyif aldığım ve az sonra izlenimimi sizlerle paylaşacağım, orijinali 1999 yılında yayınlanan, İngiliz edebiyatında ''Grostesque Masterpiece'' olarak adlandırılan  ''Domuzları Tekmeleyen Çocuk'' adlı garip, huzursuz edici bir o kadar da ilginç bir gotik eser.


Kitabın Türkçe çevirisi, içinde kitabı kopyalamak isteyenlere karşı mizahla karışık (Belki de değildir kim bilir?) uyarıları ve lanetlerini sunmaktan çekinmeyen Altıkırkbeş (6:45) Yayınlarına ait. Çıkardıkları kitaplara uygun bir mizah ve yayın politikası izleyen Altıkırkbeş (6:45) Yayınlarının tek kusuru çevirdikleri kitapları seçmede gösterdikleri özen ve yeterliliği, kitapların çevirisinde gösterememeleridir. Ancak çevirilerinin de zamanla oturacağından hiç şüphem yok, sıkı bir Altıkırkbeş (6:45) Yayınları okuyucusu olarak beklentimi en üst düzeyde tutmaktan çekinmek istemiyorum, biz okurlarını hayal kırıklığına uğratmayacağını düşünüyorum.

    Kitap, kahramanımız Robert Caligari'nin o gün öleceği gün olduğunu söyleyerek başlıyor. Robert; annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşayan, bilgili olduğunu düşünen yetişkinler tarafından ''toplum düzenine aykırı'' olarak nitelendirilen 13 yaşında bir çocuktur. Yazar da bizi en başta Robert'ın bir canavar olduğu konusunda uyarıyor; yazdığı hikayenin yaşanan bir gerçek ve kendisinin yaşananları yazmak zorunda olduğunu, okumaya karar verenlere ise şimdiden şans dilediğini belirtiyor.

   Robert günlerini genelde Vampir Çıkmazı 7A'da yer alan evinde yerel gazetenin seri ilan sayfalarını okumakla ve yapacağı kötülükleri düşünmekle geçiren bir çocuk. Ana başlıkları sevmeyen ve hepsini birbirinin tekrarı olarak gören Robert, seri ilanları okumak suretiyle insanların akıllarından ne geçtiğini de anlayabilecek kurnazlıkta. Keza mahalle sakinleri de pek aklı selim değiller, Robert'ı toplum düzenine aykırı gördükleri kadar, yaptığı aykırılıkları da bir köşede keyif alarak izlemektedirler.

     Robert'ın bazı yönleriyle acayip olduğu küçüklükten bellidir, öyle ki küçükken yapmayı en sevdiği şey, evde kimse olmadığı zamanlar kız kardeşi Nerys'in Travor adındaki domuz şekilli para kumbarasına bütün gücüyle tekmeyi basıp, onu etrafta uçuşurken görebilme zevkini tatmak.

   Domuz tekmelemenin Robert için takıntı haline gelmesi uzun sürmez, nerede bir domuz veya domuzla alakalı bir şey görse mesela bir domuz pastırması ya da domuz etli bir sandviç, içinde ona tekmeyi basma isteği kaynamaya başlar.

   Bir gün içindeki domuz tekmeleme isteğini, başına gelen talihsiz bir olay nedeniyle kaybeden Robert'ın içindeki nefreti bir yere yönlendirmesi gerekir ve bu nefretten nasibini alacak canlı ise insan olacaktır. İnsanlardan aslında hiç de hoşlanmadığını o gün fark eden Robert, insanların tiksindiği fareler, domuzlar, hamamböcekleri gibi tüm canlıların intikamını almak üzere insanlığa karşı eylem planını hazırlarken aslında kendi hazırladığı feci sona yürümektedir.

    Kitap gayet eğlenceli, yeri geldiğinde mide bulandırıcı, bir o kadar da psikopatlık, vahşet ve acımasızlıkla dolu. David Robert'ın illüstrasyonlarıyla görsel bir şenlik yaşatan kitapta, yedi ölümcül günah, İsa'nın ''Son Akşam Yemeği''ndeki 12 havari vs. olmak üzere Hristiyanlığa yapılan göndermeler birtakım metaforlar aracılığıyla sunulmuş. Kısaca elinize aldığınızda bir saatte bitirebileceğiniz, bitirdiğinizde iğrençlik, absürtlük, eğlence adına ne varsa kendinizi fazlasıyla doymuş hissedeceğiniz rahatsız edici bir kitap. Okumakta ısrar edenlere ben de kendi adıma şimdiden şans dilerim.

   Son olarak kitap İngiltere'de tiyatro eserine dönüştürülerek sahneye aktarılmıştır. Aşağıya ilgili oyunun tanıtımını içeren videoyu bırakıyorum. Gayet keyifli ve eğlenceli bir oyuna benziyor, Türkiye'de de sahnelense ne iyi olurdu değil mi ama?

    Herkese keyifli okumalar dilerim.

       

27 Kasım 2015 Cuma

KİTAP 39 # FRANKENSTEIN'IN LANETİ - GIOVANNI SCOGNAMILLO


FRANKENSTEIN'IN LANETİ

Giovanni Scognamillo

Bilge Karınca Yayınları

Tür:  Korku / Roman / Novella

174 Sayfa
--------DİKKAT ------------------------------------------------------------------------------------
KİTABIN +18 OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM LÜTFEN YAZININ DEVAMINI BU UYARIMI DİKKATE ALARAK OKUYUNUZ ----------------------------------------------------------------

  Giovanni Scognamillo; Türkiye'de doğup büyümüş ve hayatını Türkiye'de idame ettiren, hali hazırda Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nde ''Sinema'' dersleri veren İtalyan asıllı bir yazar. Giovanni Scognamillo'nun hayatına baktığınızda el atmadığı ve altından kalkamadığı bir iş kalmadığını görüyorsunuz. Kendisi hem yazar, hem sinema tarihçisi, hem eleştirmen, hem araştırmacı, hem çevirmen, hem eğitmen, hatta bazı Türk filmlerinde rol almışlığı bile var. Kısaca on parmağında on marifet. Tam anlamıyla bir sinema aşığı; Alfred Hitchcock hayranı; korku, bilim kurgu, fantastik türleri hakkında bolca çalışmalar yapmış biri. Yazdığı kitaplardan uzaylıları irdeleyen (!) ''Dünyamızın Gizli Sahipleri'', ''Uzaydan Geldiler'' kitapları da zamanında kitap piyasasında yeller estirmiş. Öyle ki ne zaman bir sahafa girsem, bu kitapları istenmeyen ot misali burnumun dibinde bitiyor. Bilim kurgu seven bir okur olarak uzaylıların varlığından kendinden emin konuşan, komplo teorileri üreten bu tarz kitapları sevmiyorum arkadaş, yok yani sevemiyorum, elimde değil ki. Ancak yazar Türk sineması ile sinema tarihi hakkında hayli üretken, verimli bir yazar, hakkını yememek lazım şimdi. Yazar hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenleri, aşağıdaki videoyu izlemeye davet ediyorum. ( Videoyu izlerken kitap hakkındaki yazımı okumayı unutmayın ama haaa :'( )


  Frankenstein denilince eminim sizin de aklınıza, arkasında yatay halde bir çubuk saplı, dikdörtgen, kült cisim gibi yeşil bir kafası olan, yüzünde yer yer dikiş izleri bulunan, izbandut gibi çirkin bir yaratık geliyordur. Frankenstein'ın Laneti de yazarın aklına bizimkilerle aynı şeylerin gelmesi sonucu yazdığı korku türündeki birkaç kitabından biri. Öncelikle Mary Shelley'in ''Frankenstein'' adlı kitabını henüz okumuş değilim. Ama çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz Frankenstein'ı düşünerek konuların ve karakterlerin iki kitapta da aşağı yukarı benzer olduğunu tahmin etmekteyim. Malesef ki bu konuda en doğru tespiti Mary Shelley'in Frankenstein'ını okumadan yapmam mümkün değil. O yüzden yazım şimdilik sadece Giovanni Scognamillo'nun Frankenstein'ı hakkında olacak.

     Kitap bir papazın, idamına saatler kalan Baron Victor Frankenstein'ın hücresine girmesi ve Baron'a huzura ermesi için tövbe edip etmeyeceğini sorması ile başlıyor. Bu sırada olay bize Baron Frankenstein'ın ağzından aktarılıyor. Baron ipte sallanmaktan kurtulabilmek için son çare olarak, insanların kendisini ciddiye aldığı ve sözüne güveneceğine emin olduğu papaza, idama mahkum olmasına neden olan olayın içyüzünü ve kendisinin masum olduğunu anlatmaya çalışıyor. Tek şansı ise papazın onu dinlemesi ve hikayesine inanması; aksi halde şafakta en ufak rüzgarın kendini bir saman gibi sallandırması işten bile değil.

    Hep birlikte Baron'un hikayesini kendi ağzından dinlemeye başlıyoruz. Kendisi Frankenstein ailesinin varisi, annesi ölünce tüm miras kendisine kalıyor ve Baron hayatı boyunca gerçekleştirmeyi hep arzuladığı planını hayata geçirme fırsatı yakalıyor. Baron küçüklüğünden itibaren öğrenmeye, araştırmaya ve bilime meraklı biri. Arkadaşları kendisinin en büyük eksikliğinin hayata karşı ilgisizliği olduğunu düşünüyor, Baron Frankenstein ise tam aksi fikirde, çünkü onun en büyük tutkusu hayat. Ancak arada büyük bir fark var; diğerleri hayatlarını yaşama derdindeyken, Baron ise bir hayat yaratma peşinde.

   Annesinin ölümünün ardından Baron, küçük bir köyün tepesinde yükselen büyük bir köşke taşınarak yalnızlığının avantajıyla amacına odaklanıyor. Bir gün Baron'un gazeteye verdiği ilan sonucu Paul Krempe adlı kişi, ilanda yazıldığı üzere Baron'un küçük oğluna eğitmenlik etmek için köşke geliyor. Ancak ortada eğitmenlik yapacağı bir küçük çocuk olmadığını, tam tersi Baron'un kendisine bir hoca, yardımcı, danışman aradığını anlıyor ve birbiriyle iyi anlaşan ikili, daha sonra meydana gelecek büyük, korkulu ve lanetli deney zincirinin ilk düğümünü bu buluşma ile atıyor.

    Baron Victor Frankenstein'ın eğitiminin geliştirilmesi sürecinin ardından, Baron ve Paul, büyük deneyleri için çeşitli küçük hayvanları toplayıp, öldürmeye başlıyorlar. En son bir köpeği çalıyorlar ancak köpeğin sahibi kaybolan köpeğinin ardından tüm köyü ayağa kaldırıyor. Deneyleri için üzülerek de olsa köpeği öldüren ikili, manyetizmanın ölü vücutta yaratacağı üstün tedavi edici gücü etkin kılan aletleri ile köpeği tekrar diriltiyorlar. Paul bu buluşu, tıp ve bilim çevresinde fırtınalar koparacak bir bilimsel makaleye dönüştürmek için bir an önce kolları sıvarken, Victor Frankenstein deneye devam etme kararı alıyor, çünkü Baron'un asıl amacı henüz gerçekleşmemiştir. Onun amacı bir ölüyü diriltmek değil, ölülerden mükemmel bir zekaya, beyne ve vücuda sahip yeni bir üst insan yaratmaktır.


    İşte bu aşamadan sonra tabiri caizse film hızlıca ileri sararak okuru büyük bir korku ve heyecanla kitabın sonuna doğru sürüklüyor. Kitapta o kadar çok şey oluyor ki, kitap tam bitecek dediğiniz anda bir başka korkunç olay gerçekleşiyor ve siz önünüzü dahi göremediğiniz sisli bir gecede, sessiz ve kimsesiz, ürkünç bir sokakta, bir yokuştan aşağıya adrenalin salgılayarak hızla koşuyorsunuz. Bir yerde, bir şeye toslayacaksınız, kötü bir şey olacak ama ne zaman olacak ya da daha kötüsü olacak mı? İşte okurda böyle bir izlenim bırakan, korku edebiyatının önemli bir eseri olmayı hak etmiş bir kitap. H.P. Lovecraft'ın da şu an ismini hatırlayamadığım, daha önce okuduğum ve benzer hislere kapıldığım Frankenstein vakasına benzer bir öyküsü var. Acaba o öykü Frankenstein'a bir güzelleme midir diye de düşünmedim değil.

   Kitabı gece yarısı okumam sebebiyle olsa gerek bir ürpertiyle ve büyük bir merakla bir solukta bitiriverdim. Kitapla ilgili tek sıkıntım, elime kalem alıp düzeltme isteği uyandıracak kadar kitapta bolca yazım hatasıyla karşılaşmamdı. Bilge Karınca Yayınları çok aşina olduğum bir yayınevi değil , korku ve polisiye türünde ilgi çekici derlemeleri olduğu için alıp okumak istedim. ''Vampir Hikayeleri'' ve ilk vampir novellası olan ''Carmilla'' adlı iki kitabı daha elimde mevcut. Ne yalan söyleyeyim ''Frankenstein'ın Laneti''nin sırf kurgusu ve korkutma kabiliyeti sayesinde onları da bir an önce okumak istiyorum. Sizlere de şiddetle olmasa da, arada çıtır çerez bir şeyler okumak ve biraz da ürpermek isterseniz neden olmasın diyerek tavsiye ederim. Keyifli Okumalar dilerim.



26 Kasım 2015 Perşembe

KİTAP 38 # BİNBİR GECE POLİSİYELERİ 1 - ROBERT LOUIS STEVENSON


BİNBİR GECE POLİSİYELERİ 1
( THE ARABIAN NIGHTS )

Robert Louis Stevenson

Çeviri: Feyza Göçer


Labirent Yayınevi

Tür:  Öykü / Polisiye 
316 Sayfa

   Robert Louis Stevenson. Evet ismi çok tanıdık değil mi? Çünkü onu zaten tanıyorsunuz. Nereden mi? Hah evet şimdi hatırladınız. Robert Louis Stevenson, sizin de hatırladığınız üzere 'Define Adası' ve 'Dr. Jekyll ve Mr. Hyde' adlı o ünlü romanların yaratıcısı İşkoçyalı yazar.

      Peki bu kitabın adını daha önce duydunuz mu? Amaan canım siz de, 'ben duydum, hatta okudum' artistliğini yapma gibi bir niyetim yok. Soruyorum çünkü ben de duymamıştım birkaç hafta öncesine kadar. Bir gün D&R da dolaşırken mono bir şahıs olarak kendimle şöyle bir diyaloga girdim:

   '' Len ben neden sapıklar gibi aynı kitapların etrafında dolanıp dolanıp duruyorum? Burası kitapçı değil mi? Evet kitapçı. Ee buradaki her kitabı biliyor musun? Saçmalama tabiki bilemezsin, katalog musun sen? Neyse kısa kes de konuya gel. Madem burada bilmediğin onca kitap var, ya onların içerisinde henüz bilmediğin, keşfedilmeyi bekleyen hazineler varsa? Tabi olm ya!! Ben bunu neden daha önce düşünemedim? Düşündüm ya işte! Aa evet düşündüm. Daha önce demiştim ama. Tamam. Hadi o zaman bir keşif yapalım! Yapalımm!'' ( Yok yahu şizofren değilim sadece arada kendimle anlaşamıyorum o kadar. Ne yani? Sizin de başınıza gelmiyor mu bu durum? )

   İşte o keşiflerde en az bir düzine kitap okunacaklar listeme iyi bir sıralamayla giriş yaptı. 2 ciltlik Binbir Gece Polisiyeleri'ni de bu sayede öğrendim, tabiki kitabın yayıncısı Labirent Yayınevi'ni de aynı şekilde. Labirent Yayınevi gördüğüm kadarıyla polisiye okurlarının ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacak hatta ummadıklarını bulduracak kadar iyi polisiyeler yayımlayan bir yayınevi. Osmanlı polisiyelerinden tutun da dünyada Sherlock Holmes kadar isim yapmış ancak popüler kültür heveslisi ülkemde pek fazla ilgi görmemiş birçok değerli polisiyeyi de okurlara kazandırmış, kısacası çok güzel işler başarmış bir yayınevi. Bundan sonra elimden geldiğince kitaplarını alıp okuyacağım bir yayınevi. Tavsiye ederim açın bir bakın araştırın siz de.

    Kitaba gelince henüz daha ilk cildini okudum ve çok beğendim. Yani beğendim dediysem hemen beklentiniz tavan yapmasın. Zira karşınızdaki eser günümüz klasik polisiyeleri kadar uzun soluklu, ilginç entrikaların döndüğü, sonunda okuru afallatmak için binbir takla atılması gerekmiş kitaplardan biri değil. Gayet sade, mütevazi, kendi halinde rahat okunur bir kitap. Hop şimdi de kitabı yerlerde paspas yapmayın. Ben kitabı tam oranında buldum. Güzel bir yemek sonrası yenen sütlü tatlı hafifliğinde ama bir baklava kadar da emek verilmiş, kaliteli ve hakim bir dille yoğrulmuş, akıcı bir usluba sahip bir kitap.

     Kitap, kendi içlerinde birbiriyle bağlantılı ''İntihar Kulübü'', ''Raca'nın Elması'' ve ''Bağlantıdaki Köşk'' olmak üzere 3 hikayenin derlemesinden oluşuyor. Kitaptaki bağlantıları Binbir Gece Masallarındaki gibi düşünebilirsiniz. Aslında her masalın içinde bir masal var ancak her masal bir şekilde ya anlatıcısına yahut söz konusu olaya bağlı. Burada da bir Arap anlatıcı var ve olaylar ya Bohemya Prensi ve yardımcısı etrafında geçiyor ya da bağımsız bir kurgu başka bir kurguyla birleşerek devam ediyor. Kitabın orijinal adı da bu noktada size fikir verebilir : ''The New Arabian Nights''.

    Kitabın henüz 1. cildini okudum. Robert Louis Stevenson'a has o esrarengiz, gizemli ama aslında gizemli olmayan, kendince gayet açık ve makul bir açıklamaya sahip durumlar, ilginç karakterler bu kitapta da mevcut ama farklı bir tarzla. Her koşulda bir polisiyenin olmazsa olması merak güdüsünün canlı tutulması bu kitapta da var mı? Evet var. Ancak kitaptan bir Agatha'dan yahut Grange'dan beklediğiniz akıcılığı, yaşadığınız şaşkınlığı, heyecanı size yaşatmasını beklemeyin. Hele en büyük sıkıntıyı hikayelerin sonunda yaşayacağınızı belirteyim, zira alışkanlık kazandığımız, her ne kadar beklemediğimizi iddia etsek de beklediğimiz o sonlar yok bu öykülerde, kitabın özgünlüğü biraz da burada.

    Yalnız Robert Louis Stevenson'a hayranlığım bu kitapla tam anlamıyla pekişti. Yazarın kelimelere hakimiyeti, duygu ve düşünceleri okura aktarırken kurduğu cümleler o kadar mükemmel ki, yazarın bir sözlük yuttuğunu düşünmemek elde değil. Ancak konu ve kurgular açısından yukarıda yaptığım açıklamaları yinelemekten öte geçemeyeceğim.

    Bu arada kitapta yer alan ilk hikaye ''İntihar Kulübü''; İthaki Yayınları'ndan ayrı bir kitap olarak taze taze basıldı. Bu iki kitabı almadan önce İthaki'den çıkan ''İntihar Kulübü'' adlı kitabı alarak, fikir sahibi olabilir ve daha sonra Binbir Gece Polisiyeleri'nin 2 cildini edinebilirsiniz. 

   Keyifli okumalar efenim.

23 Kasım 2015 Pazartesi

# TÜYAP KİTAP FUARI MACERASI - KİTAP ALIŞVERİŞİ


     Merhaba arkadaşlar,
    Bu yazımda Tüyap Kitap Fuar'ına ilk defa katılmış biri olarak Ankara Kitap Fuarı'na yayınevleri tarafından katılımın neden az olduğuna, fuardaki olağan ve traji-komik gözlemlerime, girdiğim  hoş- nahoş muhabbetlere ve son olarak da aldığım kitaplara değinmek istiyorum.

    Tüyap Fuar alanına gitmek için erkek arkadaşımla birlikte ikinci cumartesi günü yola çıktık, öncelikle alana ulaşmamız için bulunduğumuz yerden metrobüs durağına gitmemiz gerekti. İstanbul'u pek bilmeyen kişiler olarak metrobüs durağına gitmek üzere taksiye bindik. Evet metrobüs durağına gitmek için taksiye de binilir. Neden olmasın? Taksici amca pek bir dertli çıktı, Ankara'dan geldiğimizi duyunca başladı İstanbul'un trafiğinden dert yanmaya ki haklıydı da, Ankara'daki trafiğe katlanamayan bünyemiz İstanbul'un o dipsiz ve yoğun trafiğine nasıl katlansın? Taksici amca bir yandan ''Şekil A'da görüldüğü üzere'' usulü ile çevreyi iddialarına kanıt niyetine gösterirken bir yandan da veryansına devam ediyor ; ''Öğrenciler bile araba kullanıyor, sanki gün boyunca maden ocaklarında yoruluyorlar, yahu siz genç adamsınız bari siz kul... hah işte bakın şuraya! Bu millete yasak mı dayanır? Yuf ulan! Kaldırıma park edebilmek için koca demir halatları kesmişler. Aha işte burası da Ok Meydanı! Hani televizyonda gördüğünüz çoğu olayların yaşandığı yer.'' Sadece bunlar değildi elbette, taksici amca metrobüse gelene kadar baya baya hararetli bir konuşma yaptı, biz de dinledik. En sonunda araba da hararet yapmadan tam zamanında metrobüs durağına geldik. İstanbul kartlarımızı okutup turnikelerden geçtik. Tabi ben haberlerde gösterdiği gibi insanların birbirlerini ivmeli bir hızla ezme töreninden sonra metrobüse binebileceğimizi düşünürken, gayet rahat bir şekilde metrobüse binebildiğimiz için bir hayli şaşkındım. Metrobüsün içi Ankara'daki herhangi bir havasız insan aracı kalabalığından yoğun değildi. Alışkın olduğumuz için sıkıntı yaşamadık. En son durakta inmemiz gerektiğini öğrendiğimiz bir yolcunun sözlerinden yaklaşık bir saat sonra bir dağ başında, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde indik, dememi beklerdiniz ama diyemedim ya la...

    İndiğimiz yer tabiri caizse mahşer meydanının vücut bulmuş haliydi, yalnız ilginç olan burada insanlar garip bir şekilde birbirlerine bakıp bakıp gülüyorlardı. Ne yalan söyleyeyim aniden ben de gülmeye başladım ama sinirden. Her yerde insan kalabalığı, bir yanda ''Geeel abla gel, fuar bileti içerde de 5 lira, bizde de 5 liiiiğreahh '' diyen kimliği belirsiz misyon adamları, diğer yanda yukarıda insanların neden üzerinde dakikalarca tıkış pıkış durduklarına anlam veremediğim kıytırık bir üstgeçit, hemen önümde ise ağaçların arasından otoyola çıkan yolu kesen bariyerleri, adrenalin sevdasından başka bir açıklaması olmaması gereken bir konumda polis eşliğinde atlayarak geçen kocaman bir güruh. Tabi 20 küsur yılın verdiği tecrübe ile jeton ilgili deliğe çok zaman kaybetmeden ''cink'' sesi çıkararak düşerken, hayatta kalmak adına anında seçeneklerden en mantıklı olanı seçtik ve başladık bariyerlerden bir sirk cambazı edasıyla atlamaya. Tabi bu sırada yukarıda saatlerdir aynı konumda bekleyen yaya trafiğindeki insanlar artık ilerleyememekten çok sıkılmış olsalar gerek ki kendilerine eğlence ararken, gözlerine aşağıda bariyerlerden atlamaya çalışan bizleri kestirmişler. Ellerinde telefon bize bakıp bakıp gülüyor ve birtakım çekim işleri yapıyorlar. Tabi ilk bariyeri atlatmanın rahatlığı ve özgüveniyle ikinci bariyerlere koşmak için araç trafiğinin polis tarafından durdurulmasını bekleyen aşağıdakiler ise yukarıdakilerin trajik halini ölümsüzleştirmek aşkıyla gülerek ellerini telefonlarına atıyorlar. Tam o sırada polisin araç trafiğini durdurmasıyla devreye kimler girsin beklersiniz? ''Lan otoyolda da araç durdurulur mu? Hem de otoyoldan geçmeye çalışan çıldırmış bir güruh için? Nasıl bir ülke lan bu?'' sorularına çok fazla takılmayarak, durduk bari anın tadını çıkaralım diyerek, hem engelli atlama koşusuna katılmış olsa çoktan arasından bir birinci çıkaracağı kesin olan biz bariyerci tayfaya, hem de yukarıda sanki Eyfel Kulesi'nin tepesine çıkmışlar da inmem de inmem diyen ve geldiğimizden beri gözle görülür hiçbir mesafe katetmeyen üstgeçit tayfasına 32 dişlerini göstermekten son derece keyif alan ve yine elleri cep telefonlarında olan araç sahipleri. 

   Yine bir gerildim düşünürken. Attık mı en sonunda kendimizi içeri? Attık valla. Attık ama yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. İçeri bin beter kalabalık. Kitaplara bakmak imkansız, sadece hangi stand hangi yayınevine ait anlamanıza yardımcı olan koca koca pankartları görmek mümkün. İnsan bulunduğu koşullara çok çabuk alışıyormuş, biz de bir şekilde kitaplara bakmanın yolunu bulduk, ilk önce Pinhan Yayınevi'nde %50 indirimini görünce iki kitap kaptım. Hayır yani bu koşullarda ''almak'' eyleminin ve kelimesinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu bildiğiniz ''Kapmak''tı. Pinhan Yayınevi çok ilgiliydi  ve indirim olarak okuyucusunu fazlasıyla tatmin ediciydi. Hele 2 kitaba 2 adet mitoloji ajandası verecek kadar da cömert olması göz yaşartıcıydı. İlerlemek bu ülkede cidden sorun arkadaş! Diğer yayınevlerine bakacağız bakmasına da ilerlemek o kadar zor ki hatta arada öyle bölgeler var ki trafik kitlenip kalıyor, santim santim ilerlemeyi bile özlüyorsunuz. Yoğunluğu kırmızı seviyesindeki bölgelerden kaçmak adına çaresizlikten navigasyonu açmayı bile düşünmedim değil. Hadi biz bir şekilde boğula yorula, bata çıka ilerledik tamam da fuar alanına bir de içlerinde bebekleriyle birlikte bebek arabasıyla gelenler vardı. Acıdım, üzüldüm el kadar yavrucaklara. El insaf! Kendinize acımadınız tamam da bebeklere yazık değil mi? Biz zor hava alıyorken, dev insanlar cümbüşünün arasında o minik bedenler nasıl dayandı bilmiyorum. Sadece insanların duyarsızlıkları, düşüncesizlikleri kendilerini etkilemiyor malesef. 

     Fuara en çok Metis Yayınları'nın setlerinden almak için gittim, aldım da. Fazla alım yaptığım için ekstra indirim yapıp yapamayacaklarını sorduğumda ''Biz zaten her türlü bu kitapları satıyoruz, bu yazarlar her zaman okunur, çocuklarınız da okuyacaktır, zaten çok fazla indirim yaptık setlerde.'' gibi kitaba verdiği paraya acımayan bir okuru dahi tatmin etmeyen basit bir cevap aldım. Yani indiremiyoruz dese, şu açıklamadan daha makul bahaneleri zaten kendim öne sürerdim onların yerine. Her türlü satılması bir kitabın iyi olduğunu göstermeyeceği gibi, her okurun ilgi alanı, zevki birbirinden farklı olabilir. 

     Fuar alanında indirimlerden hiç memnun kalmadım, ama memnun kalmayacağımı en başından beri biliyordum. Monokl'u aradık pür telaş, Hugh Howey'in çevrilmesini dört gözle beklediğimiz ''Vardiya''sını almamız gerekiyordu. Kitabın baskısı daha dağıtıma çıkmamıştı o sıralar. Gittik, Silo'nun çevirmeni Mehmet Rasim Emirosmanoğlu'yla standta karşılaştık. Küçük ama güzel bir sohbet yaptık. Wool serisinin 3. kitabının daha ince olduğunu ve Yorgun Şavaşçı'nın Günlüğü adlı güzel bir bloga da sahip Mehmet İhsan Tatari ile birlikte çeviriye keyifli bir şekilde devam ettiğini belirtti. Tabi ben hemen aklımdayken arkadaşların Monokl'ı soru bombardımanına tuttuğu Monokl'ın ''Lacan'' özel sayısının baskısının yapılıp yapılmayacağını sordum. Şimdilik böyle bir planlarının olmadığını, kitabın gözden geçirilmesi gerektiğini ve bunun çok zaman alacağını, yeni çevirilere vakit ayırdıklarını, biraz da böyle güzel bir eserin özel kalması gerektiğini söyledi. Ne yalan söyleyeyim kitaba sahip olmanın rahatlığıyla kendisine fazlasıyla hak verdim.

    Fuarda Dedalus Yayınları da yer alıyordu ki bu aralar güzel kitaplar çıkararak ışığıyla göz dolduran bir yayınevi, hele yıllardır basımı yapılmayan Deleuze'ün ve Guattari'nin ''Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin'' kitabını basması ayrıca takdir edilmeli. Kafka'nın edebiyatı yersiz yurtsuzlaştıran mahiyetini irdelediğini düşündüğüm kitabı alınca ayrı bir rahatladım. Tabi bu sırada başka yayınevlerinden de birkaç kitap aldım. 

     En son sahaflar bölümüne büyük umutlarla girdim. Ne de olsa İstanbul bu, taşı toprağı sahaf dolu, yani öyle olmalıydı, ama Tüyap'ta öyle değildi hatta birkaç taneydi desem yeri. Ankara kitap fuarında bile daha çoktu. Neyse dedim artık saat geç oluyor bari son olarak instagramdan fotoğraf efemerasına hayran olduğum ''Gezgin Sahaf''ı ziyaret edip o güzelim fotoğraflardan yapılma ayraçlarından alayım dedim. Ankara'da bir kitabevinde olsa tanesini en az 3 TL'den alacağınız o güzelim ayraçların tanesi sadece 1 TL'ydi. Baskı kalitesi ve karton yapısı da gayet beklentimin üstündeydi. İnstagram takipçisi olduğumu belirttiğimde fazladan ayraç hediye etmekten de çekinmeyen sahafımızla tematik fotoğraflarla ilgili ayaküstü güzel bir muhabbet ettik. Koleksiyon yapmak istediğim bir alan olduğu için bana öncelikli tavsiyesi '' Bir tema seç.'' oldu. Kendisi 'kadın ve moda', 'kadın ve kitap', 'çocuk ve kitap' ve 'insanlar ve arabalar' şeklinde temalara sahip. İnstagramdan takip etmiyorsanız sayfasına  girip fotoğraflarına ve ayraçlarına, kartportalları ile posterlerine kesinlikle bir bakın derim. Buradan bakabilirsiniz.

Aldığım ayraçlar

    Yalnız, gecenin yarattığı çene açılmışlığı olsa gerek yazı gittikçe uzuyor. Kimin okuyacağından emin değilim. Kimse okumasa da olur, sonuçta bir anıyı ölümsüzleştiriyorum. Bunun mutluluğuyla da saatlerce yazabilirim. Ama okuyanlar varsa onlara da haksızlık etmemek adına kısa keseceğim. Nerede kalmıştık? Birkaç yayınevi de gezip alacaklarımızı aldıktan sonra artık dönüş çilesine doğru adımımızı attık, bu sefer üst geçitte yaya trafiği yoktu. Hızlıca ilerledik. Ancak metrobüsün girişine gelince işin rengi yine kırmızıya döndü, turnikelerden geçme aşamasına gelme bir erginlenme töreni halini alacaktı biraz daha bekleseydik. Metrobüs geldi ve işte film o an koptu. Gerisi bir yer kapabilmek uğruna küçük birkaç çocuğu ezip, yer kapmanın mutluluğunu kıkır kıkır gülerek ''Nasıl yer gaptık gıı kihkih kih '' demenin yüzsüzlüğüyle dolu. Ne siz okuyun ne de ben tekrar yazayım.


    İşte Tüyap maceram ve anılarım bunlardan ibaret. Onca okurun binbir mücadele sonrası elleri kolları dolu çıktığı fuarda yayınevleri işi bitirip Ankara'ya gelmeye lüzum görmüyorlar. Benim anladığım bu. Ama Ankara'da da bunlar yaşanacaksa varsın gelmesinler, zaten aynı kitapları internetten neredeyse yılın her ayı daha uygun fiyatlara bulmak mümkün, biz geniş geniş sahaflar bölümünde takılalım yeter. Hem son iki senedir birkaç güzel yayınevi de Ankara'yı es geçmemeye başladı. ( Bkz. Züğürt Tesellisi ) Neyse fazla muhalefet etmeye gerek yok. Bunca yayınevini, bu kadar okuru bir arada görmek benim için çok güzeldi, her ne kadar eleştirilecek birçok şey yaşansa da okurların fuara bu denli ilgi göstermesi fazlasıyla umut ve mutluluk vericiydi. Sadece sorun, bu kadar ilgiyi öngörmesi beklenen ilgililerin konuya '' hala boş yer var abicim, arkaya, boşluklara doğru ilerleyelim lütfen '' yabancılığında kalmakta ısrar etmesindeydi.

     Aldığım kitapları da buraya bırakır kaçarım. İyi okumalar efenim.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...