18 Aralık 2015 Cuma

KİTAP AYRACI YAPMACA 3 #



     Merhabalar.
    Uzun zamandır kitap ayracı yapmıyordum. Hazır erkek arkadaşım '' Başlat! Ready Player One ''ı okurken ona sürpriz bir ayraç hazırlayayım dedim. Kitabı daha önce okumuştum. İçeriği hakkında bilgim de var. Tetrislerle, atarilerle büyümüş, 90'lar kuşağı bir Ankara bebesi olarak çok düşünmedim. Hemen 'Pac-man'de karar kıldım. Tek sorun Pac-man'i, 'renkli hayaletler' kovalarken yaparsam, oyunu çocukken bolca oynamış kişiler olarak ayraca bakarken hem ben gerileceğim hem de erkek arkadaşım gerilecek. Malum her an yenilecek bir konumda ( yemek olarak ) bulunan Pac-man'ın subliminal mesaj gönderdiği bünyemizin depresyon içerisinde olacağı kesin. 

Bu sahneyi sürekli görmeye hangi yürek dayanır, bre dostlar?
   Pac-man'ın genel kullanım koşullarında bir değişikliğe gitme densizliğini kendimde saklı bulduğumdan, yenilme ( yemek olarak ) konumunda bulunan mavi renk hayaletleri değil de, Pac-man'i yeme konumunda bulunan renkli hayaletleri yeme durumunda olan bir Pac-man yapayım, neden olmasın ki? dedim. ( Vuhuu nasıl bir cümle o? Facebook'taki 'karmaşık ilişki' durumu en iyi bu ilişkiyi tanımladığım karmaşık cümle ile anlatılırdı sanırım. )  ( Bu arada bilmeyenler için belirteyim;  Pac-man oyununda hayaletler renkli ise sizi yemek için kovalar, ancak büyük yuvarlak yemlerden birini yerseniz hayaletlerin rengi koyu mavi olur ve bu sefer siz onları yiyebilirsiniz. ) ( Aşağıya isterseniz izlemeniz için atari versiyonlarından birini bıraktım. Ne izleyecem oynamak varken? diyebilirsiniz. Merak etmeyin onu da düşündüm. Yazının sonunda verdiğim linkten de oyunu oynayabilirsiniz. )


Malzeme olarak; uhu, makas, herbiri mavi, sarı, kırmızı, turuncu, yeşil renkte olmak üzere 5 adet fon kağıdı, 1 adet daha sert dokuda siyah kağıt ve kırtasiyelerde ayraç olmaya müsait kalınlık ve sertlikte adeti 0.75 TL'ye satılan, adını tam olarak bilmediğim büyük bir beyaz karton kullandım. ( Sadece tek renkte ve o da beyaz olarak satılan bir karton. Kırtasiyede sorarsanız yardımcı olurlar. Ben de en sert ve incesini sorarak buldum. )

İnternetten piksel görünümlü Pac-man ve hayaletleri buldum.

Sırayla sarı kağıda Pac-man'ı;
kırmızı, turuncu, yeşil ve mavi kağıtlara hayaletleri çizdim.


Çizimin ardından sayfayı hemen kenarından ikiye katladım ki bir tane kestiğimde iki tane şekil elde edeyim. 


Tüm hayaletleri ve Pac-man'ı kestim.


Ardından beyaz bir kağıda, hayaletlerimin gözleri olmak üzere 'tetris' konsolundaki artı tuşu gibi bir şekil çizdim. 

Beyaz kağıdı da birkaç defa katladım ve bir kerede kesip, dörtten fazla şekil elde ettim.

Tüm kestiğim şekilleri siyah kağıdın üstüne getirdim.


Başka bir kitap ayracı yardımıyla ideal boyu ve ayraç kalınlığını ölçüp, siyah kalemle pek görülmeyecek şekilde ayracımın ebatını çizdim. 

Ardından sırasıyla Pac-man'i, araya biraz boşluk bırakarak hayaletleri yapıştırdım. 

Yapıştırma işleminden sonra siyah kağıdın çevresinden kabataslak bir kesim yaptım.

Kestiğim parçayı, sıkı durması için yukarıda bahsettiğim sert beyaz kartonun üzerine yapıştırdım.

Ardından onu da çevresinden kabataslak çizdim ki koca kartonla baş etmekten kurtulayım.


Kesime hacim verip, üç boyutluluk katmak adına, Pac-man'ın üst piksel köşelerini tamamen kestim.

Hayaletlerinden üst piksel köşelerini kestim.


Tüm kesimleri yaptıktan sonra, kesimi siyah kağıdın üstüne getirip, çizimin şablonunu çıkardım. 

Ayracın arka tarafı olacak şekli kestikten sonra arkasına yapıştırdım ve beyaz kalan kenar ve boşlukları siyah asetat kalemiyle boyadım. 

Hayaletlerin ve Pac-man'ın gözlerini de aynı kalemle boyayıp, şekillerin kenarından geçtim. 

Son olarak siyah zemine yazmak için üretilen kalemlerden sarı olanı ile Pac-man ve hayaletler arasına minik sarı yemler yerleştirdim. 

veee...........ta daaa!!




Madem aklınıza getirdim, bir Pac-man oynamadan bırakmam vallahi. 
Linki aşağıda, iyi oyunlar efenim.




16 Aralık 2015 Çarşamba

KİTAP 44 # LOLITA - VLADIMIR NABOKOV , FİLM 3 # LOLITA


 LOLITA
 ( LOLITA OR CONFESSIONS OF A WHITE WIDOWED MALE )

Vladimir Nabokov

Çeviri: Fatih Özgüven


İletişim Yayınları
16. Baskı 2014

Tür:  Roman 
365 Sayfa
   
   ''Lolita'', Rus kökenli Amerikan yazar Vladimir Nabokov'un 1955 yılında ilk baskısı yapılan, zaman zaman yasaklanan, sıklıkla sansürlenen kitabıdır. Yazar, daha önce roman, hikaye, şiir ve oyun gibi birçok türde eserini Rusça kaleme almış; ancak İngilizce yazmaya başlayana kadar hak ettiği ilgiyi görmemiştir. Lolita da yıllar sonra Amerika'ya yerleşen yazarın, müsveddeleri yazar tarafından yakılmaktan son dakika kurtulan, İngilizce yazdığı kitaplarından biri. Takma isimle yayımlama kararından da amacını büyük ölçüde baltalamak olacağı için vazgeçen yazar, aksi halde çok pişman olacağını dile getirerek kitabına bir kez daha sahip çıkmıştır.


    Yazarın kendine has akıcı üslubuyla kaleme aldığı Lolita nam-ı diğer ''Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları'' aslında trajikomik bir eser. Mizah tığları ile ince ince işlenen trajedinin satır aralarında okuru fazlasıyla öfkelendiren, acıma duygusu uyandıran, ağlatacak kadar üzen ve yeri geldiğinde ilginç bir şekilde güldürebilen olaylar mevcut. Konusu itibariyle döneminde fırtınalar koparan ve çok tepki çeken Lolita, herkesin kaldıramayacağı, tartışmalı bir eser olmasının yanı sıra ününü aynı zamanda yazarın üst düzeyde bir edebi metin yaratmış olmasına borçlu.

  Kitap, son günlerini hapishanede geçirmiş ve yargılaması sırasında hayatını kaybeden bir mahkumun hatıralarının, vasiyeti üzerine öldükten sonra yayınlanması için gönderildiği yayıncının önsözü ile başlıyor. Önsözden öğrendiğimize göre hatıraların sahibi kendi ismi dahil birçok kişinin ismini değiştirerek kaleme alıyor. Humbert Humbert olarak kendisini adlandıran kişi, hatıralarında ''supericiği'' dediği ergenlik çağındaki kızlara olan cinsel ilgisini ve gerçek adını değiştirmeye kıyamadığı Dolores Haze adlı 12 yaşındaki kıza olan hastalıklı, (Bkz. Pedofil ) sapkın takıntısını ve aralarında yaşananları anlatıyor. 
 '' Sadece bir roman olarak ele alındığında, Lolita asıl söylemek istediklerini, laf kalabalığı ile örtmeye çalışsa da okuyucuya oldukça anlaşılmaz gelecek durum ve duyguları konu edinmektedir. Doğru, eserin hiçbir yerinde tek bir açık saçık kelime yoktur: hatta çağdaşlık gereğidir diyerek en bayağı romanlarda tümen ağıza alınmayacak laflara ses çıkarmamaya koşullanan sağlıklı tutucular bile burada bu kelimelerin bulunmayışına şaşıracaklardır. ''
    Mr.Humbert küçüklüğünde gittikleri tatilde Annabel adlı bir kızla sevgili olur. Annabel'le arasındaki ilişki kendi açısından tam yaşanamadan kızcağızın ölüm haberi gelir. Hayatı boyunca kızı o küçüklüklerindeki hali ve o haline olan tutkusu ile hatırlayan ve arzularını dinginleyemeyen  Mr.  Humbert'ın sapık gözü o günden sonra ergenlik çağındaki kızlardan başka bir şey görmez. Aynı zamanda yasalara karşı gelip hapise girmekten korkan Mr.Humbert , kanunlara aykırı bir şey yapmaktan olabildiğince kaçınır. Tabi kanunları, hatıralarında kendi sapkınlığınca eleştirip, okuyucusunun kendisini anlaması için çabalamaktan da vazgeçmez. Sonunda bir gün evlenir ancak karısı kendisini aldatır. Karısından boşandıktan sonra Fransa'dan ayrılarak Amerika'ya yerleşen Mr.Humbert, yakın bir arkadaşının tavsiyesi üzerine kendisi gibi orta yaşlı bir kadının kendi evindeki bir odayı kiralamaya gider. Evin hiç beğenmediği döküklüğü ve özensizliği karşısında vazgeçecekken kendisini alıkoyan şey, bahçede gördüğü an etkilendiği ve Annabel'le özdeşleştirdiği Dolores adlı kızdır. Akademisyen olduğu Fransa'da yazdığı kitaplarla dahi geçimini rahatlıkla sağlayabilen biri olarak, para sıkıntısı yaşamayan Mr.Humbert'ın eve yerleşmesinin ardından ''Lo'',''Lola'', ''Lolita'' ve ''Dolly'' olarak seslendiği küçük kızla arasında zamanla yaşanacak şeyler, basıldıktan sonra sert tepkiler alan Lolita adlı kitabın sansürlenmesine hatta yasaklanmasına neden olacaktır. Tepki gösteren çevrelerin en büyük savunması ise 12 yaşındaki bir kızın, kitaptaki gibi arzular taşıyamayacağı, bir hastalık olan pedofilik sapkınlıklara cevaz veremeyeceğidir.


    Kitabı okurken, Nabokov gibi eşsiz bir yazarın neden böyle bir konuyu ele aldığını sürekli düşündüm durdum. Kitabın sonunda ise - Nabokov'a bu soru çokça sorulmuş olsa gerek ki -Nabokov'a ait bir son yazı ile sorumun cevabıyla karşılaşınca çok şaşırdım.
'' Edebiyat öğretimiyle uğraşanlar, 'Yazarın amacı nedir?' ya da daha kötüsü 'Bu herif ne söylemek istiyor?' gibi sorunlar yaratmaya pek yatkındırlar. Doğrusu, ben, bir kitap üzerinde çalışmaya başladığında o kitaptan bir an önce kurtulmaktan başka amacı olmayan yazarlardan biri olmak durumundayım... ''
'' Lolita'nın başında yararlandığım kimi teknikler ( Humbert'ın güncesi örneğin ) ilk okuyucularımdan kimilerini bunun açık saçık bir kitap olduğunu düşünme yanlışına götürdü. Erotik sahnelerin gitgide yoğunlaşarak art arda dizilmesini beklediler. Bu sahnelerin arkası kesildiğinde, okuyucu da kesildi, sıkıldı, kendini aldatılmış hissetti...''
'' Kimi sevgili okuyucular da kendilerine öğretmediği için Lolita'yı anlamsız bulacaklardır. Ben ne didaktik edebiyat yazarıyım, ne de edebiyatın okuruyum; kaldı ki John Ray'ın öne sürdüğünün aksine, Lolita yedeğinde ahlaki ders getiren bir kitap değildir. Benim için bir sanat eseri, kabaca 'estetik mutluluk' diyebileceğim şeyi sağladığı sürece varolur. ''
'' Öte yandan, yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, supericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum. ''
diyor yazar. Ancak ben Nabokov'un ortaya koyduğu eserinin kendi söylemleri doğrultusunda, kendisiyle çeliştiğini düşünüyorum. Öncelikle yukarıda okuduğunuz üzere yazar kitabı yazarken ahlaki kaygısı olmadığını, sadece sanatsal bir kaygı taşıdığını belirtiyor. O halde kitabın arka kapağında da yer alan Edmund Wilson adlı arkadaşına yazdığı şu satırlar ne anlama geliyor?
'' Lolita'yı okumaya karar verdiğinde, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma. ''
    Bir diğer husus ise yazarın '' Simgelerden ve alegoriden nefret ettiğimi ( bu kısmen Freud'cu efsunlara olan eski düşmanlığımdan, kısmen de edebi mitosçularla toplumbilimcileerin devşirdikleri genellemelerden nefret etmemden ileri geliyor.)....'' ifadesi. Lolita adlı kitabın kurgusundaki Annabel ve Dolores dinamiklerinin, Freud'un libido kavramı çerçevesinde bastırılan bir cinsel duygunun nevroza dönüşmesi hali olduğu ve yazarın tavrıyla çeliştiği aşikar. Şimdi yazar kendi deyimiyle ''Freud'cu efsunlar''a nasıl bir düşmanlık besliyor ki aynı efsunları kendi eserinin temel dayanağı olarak sunuyor? 

     Kitabın 1962 yılında Stanley Kubrick ve 1997 yılında Adrian Lyne tarafından yönetilen 2 ayrı filmi mevcut. Ben 1997, Adrian Lyne yapımını izledim. Filmin Mr. Humbert'tan tutun Lolita'ya kadar beyaz perdeye aktarması zor tüm karakterleri ve olayları, kitaptan uyarlama bir film olduğu ve birçok duygu, düşünce ve verinin uyarlama esnasında kaybolduğu düşünülürse, tüm bu olumsuzluklara karşın gayet başarılı şekilde izleyiciye yansıttığını söyleyebilirim. Mr.Humbert'ı Jeremy Irons'un, Dollores HazeDominique Swain'in canlandırdığı film Imdb'de 6,9 puan almış. Ben oyuncuların rol kabiliyetlerini, kitaptaki etkiyi ete kemiğe bürünerek yaşatabilme konusunda çok başarılı buldum. Eseri pekiştirmek amacıyla kitabı okuduktan sonra filmi izlemenizi tavsiye ederim. Keyifli seyirler ve okumalar.



14 Aralık 2015 Pazartesi

KİTAP 43 # TÜRK BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ 1 - REFİK HALİT KARAY / BÜLENT KAYRAN / ÖZLEM ALPİN ve DİĞERLERİ


TÜRK BİLİMKURGU ÖYKÜLERİ 1

Refik Halit Karay / Bülent Kayran /Özlem Alpin / 
Coşkun Hepyonar / İmren Mutlu / Ayşegül Engin
Cüneyt Uçman / Eren Sezen / Gurur Ası
M. Ömer Nayır / Cüneyt Gültekin / Alkın Güngör

İm Yayın Tasarım
Tür: Bilim Kurgu / Fantastik / Öykü
228 sayfa

  Türkiye'de bilim kurgu okur sayısını, kaliteli bilim kurgu eserlerini okurlarına sunarak arttırmak amacıyla İm Yayın Tasarım'ı kuran, aynı zamanda kendileri de birer bilim kurgu yazarı olan Hakan Alpin ve Özlem Alpin çiftinin, Türk Bilim Kurgu yazınındaki büyük boşluğu az da olsa doldurmak amacıyla derlediği eserin maalesef devamı gelmemiş. İsminden de anlayacağınız gibi bir mini külliyat oluşturmak için çıkılan yolda, düşündüğüm kadarıyla okurlar gereken ilgiyi göstermemiş olsa gerek ki kitap;  ''Türk Bilimkurgu Öyküleri 1'' olarak kalma kadersizliğine mahkum olmuş.

    Öncelikle gerek ekonomik sıkıntılar gerek yaşamın getirdiği bezdirici yorgunluk dolayısıyla kitaptan ve okumaktan gittikçe uzaklaşan insanımıza yeni ve alternatif dünyalar sunarak bir soluk aldırmak için çaba harcayan Alpin çiftini samimiyetleri ve kısıtlı imkanlara rağmen gösterdikleri özveri için tebrik etmek istiyorum. Bilim kurgu okurlarının gün geçtikçe sayılarının katlanarak artmasında önemli emekleri olduğu yadsınamaz bir gerçek.

     Kitabımızda Özlem Alpin de dahil olmak üzere, 12 yazarın 12 bilim kurgu öyküsü yer alıyor. İlk öykümüz, edebiyatımızda da ilk bilim kurgu eseri olma özelliği gösteren ''Hülya Bu Ya'' adlı Refik Halit Karay'a ait öykü. Öykü hakkında detaylı bilgiyi aşağıda bulacaksınız. Ancak ben kitapta özellikle bir öyküye değinmek istiyorum. Kitabın aynı zamanda en uzun öyküsü olan ''Gökruhu'' ; siberpunk (cyberpunk) türündeki eserlerin şu ana kadar okuduğum kadarıyla en dumura uğratıcı, en yaratıcı ve özgün örneklerinden biriydi. Yani şu an bestseller olmuş, filmi çekilmiş ve çekilmeye devam edilen birçok eserden kurgu, heyecan, gerilim, hayal gücü ve yaratıcılık bakımından eksiği yok, fazlası var. Siber dünyaya çok farklı ve 'Vay beh!' dedirttirecek bir bakış açısı getiren bu öyküyü mutlaka okumanız lazım.

    Sonra biz neden bilim kurgu eseri üretemiyoruz demeyelim lütfen, üretiyoruz abi, ama ne kadar verimli tüketiyoruz? Biraz da bunu sormak lazım. Şahsen ben sordum ve yazarı Bülent Kayran hakkında, yüce google'da bir arama yaptım. Maalesef tek kapsamlı ulaşabildiğim yazı, benim gibi eserin hak ettiği ilgiyi görememesinden üzüntü duymuş birinin, eseri ölümsüzleştirmek adına ekşi sözlüğe anıt mahiyetinde girdiği enrtysi oldu. Buradan da yazarın twitter adresine girdim, paylaşımlarında ''Kayıp Rıhtım''da Mit tarafından yazılmış, Hugo Ödülleri'nin içine düştüğü içler acısı durumu gözler önüne süren über detaylı '' Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor '' yazısını buldum, sabaha doğru saat 5'e gelirken okumaya daldığım bu yazı iyice tuz biber oldu, bir dertlendim ki sormayın. Hay arı sokasıca ellerim. Uzattım yine konuyu dimi? Neyse demem o ki yazarın ilk ve son eseri, türün en güzel örneklerinden biri olmuş. Yazar, daha birçok mucizeler yaratabilecekken artık şevki nasıl ve kim tarafından kırıldıysa kırılmış ve yazılarının arkası gelmemiş. Türkiye için bir ayıp, biz okurlar içinse büyük bir kayıp.

İm Yayın Tasarım'a ait elimde bulunan kitaplar. Bastıkları kitaplar arasında Hugo Gernsback, Edgar Allan Poe gibi yazarlara ait kitaplar da var.
    İzninizle Refik Halit Karay'a ait, ilk Türk Bilim kurgu eseri ''Hülya Bu Ya'' adlı öyküye de değinmek istiyorum. Refik Halit Karay'ın, İstanbul yerine Ankara'nın başkent yapılmasını, 1921 yılının Ankara'sının fakirliğini, gelişmemişliğini ve dönemin milletvekillerini eleştirme amacıyla ironik dille yazdığı öykü, bir anda bilim kurgusal bir eser olup çıkıvermiş. Kurguda; yurt dışında yapılan dedikodularla Ankara'nın bayındırlığı ve medeniyeti göklere çıkarılmıştır. Olayı bize aktaran kişi ise, övgülerin abartısız ve gerçek olup olmadığını merak eden ve merakını gidermek için Ankara hakkında çıkan yazıları ilgiyle takip eden birisidir. Bu kişi en sonunda, Ankara'yı gezmiş, görmüş bir Amerikalı gezginin, Amerikanın ünlü New Chikago dergisinde yayımlanan ve kendisini konu hakkında tatmin edecek makalesine rastlar. Makaleden edindiği izlenimler sonucu vardığı kanaat ise; Ankara'nın bildiklerinden de üstün, anlatılanlardan da parlak olduğudur. Seyahatine dair detayları ve bilgileri makale olarak okurlarla paylaşan Amerikalı gezginin adı ise gerçekten çok yaratıcı: Mr. Con Hülya. 

     Dönemin aksettirilen Ankara'sı Arthur C. Clark'a, H.G. Wells'e taş çıkaracak nitelikte. Şehirde araç trafiği denilen bir kabus yok, zira yollar sizi istediğiniz yere kadar bırakıyor, gece kavramının olmadığı şehirde üstün mühendislik yaratıcılığı ile gündüz güneşin bir kısmı muhafaza edilen ışığı, gece yansıtma yoluyla Ankara'yı sonsuz aydınlık döngüsüne sokuyor. Şehire yağacak yağmur taneleri, büyük bir arsızlık ve hainlikle, sizi şemsiye almayı unuttuğunuz bir günde sırılsıklam faka bastıramadan özel bir makineyle daha havadayken yakalanıyor ve su ihtiyacını karşılamak üzere ilgili birimlere aktarılıyor. Hatta sert esen rüzgarlar bile onlardan daha sert esecek başka rüzgarların karşılarına çıkartılması suretiyle geri püskürtülüyor. Ankara'da mevsim de kalmamıştır artık, birtakım makineler aracılığıyla atmosferde daimi bir sıcaklık elde edilmiştir, yer altındaki kaloriferlerle de toprak ısıtılmaktadır. Ne kar var ne kış, oh mis! Yenilikler bunlarla da sınırlı değildir, hava boruları ile bir nevi ışınlanma teknolojisi geliştirilmiş, acil işleri olanlar için bu yolla birçok yere hızlı ulaşım sağlanmıştır, yeter ki sizi tazyikleyecek hava deliğine girin yeter.

     Malum yazdığı birçok eleştiri yazısı nedeniyle mahlası ''Kirpi'' olan Refik Halit Karay, bu öyküsünde de kaleminin keskin sivriliğini törpüleme gereği duymamış. Vermiş veriştirmiş. Eleştirdiği olumsuzlukların giderilmesi halinde de güncelleme yaparak bu yeniliği ekleyecek kadar da dürüstlüğünü korumuş. Yazarın çok beğendiğim 'Hülya Bu Ya' öyküsünü bu kitap dışında yazarın ''Ago Paşa'nın Hatıratı'' isimli kitabında da bulabilirsiniz.

Refik Halit Karay
     Kitabımızdaki diğer öyküler fantastik, bilim kurgu karışımıydı. Hatta bazıları salt fantastikti. Benim en sevdiğim yukarıda açıkladığım iki öyküydü. Diğerleri vasatın üstünde öykülerdi. Ha Isaac Asimov'un ''Sonsuzluğun Sonu'' adlı kitabında yer alan ''Robot Daneel''in gelecekten ülkemize geldiği, bir radyo programının konuğu olarak Türkiye'de neden bilim kurgu yok sorusunu sıkı bir biçimde cevapladığı öykü de verdiği mesaj yönünden başarılıydı. Peki Robot Daneel'in bize verdiği mesaj neydi biliyor musunuz? 

'' Evet Türkiye'de bilim yok ki kurgusu olsun. Ancak kurgusu olmayan, hayal gücü olmayan bir yerde de Jules Verne'nin ''Denizler Altında 20.000 Fersah''ındaki denizaltı ''Nautilus''un bilim tarafından üretilmesi de beklenmemelidir.'' 

7 Aralık 2015 Pazartesi

KİTAP 42 # KRAL FARE - CHINA MIEVILLE


KRAL FARE
 ( KING RAT )

China Mieville

Çeviri: Güler Siper


Yordam Kitap 
1. Baskı 2009

Tür: Fantastik / Roman / Gotik / Korku / Polisiye / Tuhaf Kurgu
320 Sayfa

    Kral Fare, İngiliz yazar China Mieville'nin 1999 yılında çıkan ilk romanı. Yazarın edebiyat çevresinde tanınmasını sağlarken, Uluslararası Korku Cemiyeti ve Bram Stoker ödüllerine aday gösterilecek kadar da beğeni toplayan Kral Fare, hepimizin bildiği ''Grimm Masalları''nda yer alan ''Fareli Köyün Kavalcısı'' adlı klasik ( geleneksel ) masalın, günümüz modern dünyasının getirdiği yaklaşımları, çıkmazları ve dönüşümleri, metaforlar aracılığıyla eleştiren karşı-devrimci masal versiyonu. Marksist olan yazarın ilgili masalın tarihi köklerini alaşağı edip, Londra gibi metropol bir şehrin duvar arkası edilen mekanları üzerinden, modern dünyanın gerçeklerini tüm acımasızlığı ve yalın haliyle yeniden kurgulaması kendisi için şaşırılmayacak olsa da, yazarın dahil olduğu ''Tuhaf Kurgu'' (Weird Fiction) türüne yabancı olanlar için fantastik edebiyatın gelenekselle ve günümüz modern dünyasının güttüğü politikayla bu şekilde harmanlanması, büyülü atmosfer içerisinde, metaforik öğelerle sunulması, biz okurlar için hayli beklenmedik, edebiyat dünyası için de çığır açıcı bir tazelik olsa gerek.

     Kitabımız bizi alıp, masalsı yanı gereği ummadığımız bir şekilde karanlık ve rahatsız edici bir yere götürüyor; Londra'nın arka sokaklarına, daha da beteri kanalizasyonlarının en göz görmedik, en kokuşmuş bölgelerine. Okuru tuhaf bir gerçeklikle başbaşa bırakırken, vermek istediği tüm mesajları da yer yer üstü kapalı yer yer açık bir şekilde ama her koşulda büyülü, fantastik ve tuhaf bir kurgu içerisinde veriyor. Nasıl mı?
''Sizin göremediğiniz boşlukların içinden geçer, binaların arasına sokulurum. Sizin arkanıza takılır, size öylesine yaklaşırım ki soluğumdan ensenizdeki tüyler ayağa kalkar ve siz yine de beni duymazsınız. Gözbebekleriniz büyüdüğünde göz kaslarınızın sesini duyabilirim. Sizin pisliklerinizle beslenir, evlerinizde yaşar, yatağınızın altında uyurum ve ben istemezsem ruhunuz duymaz.''
      Romanımızın kahramanı Saul bir gece tren yolculuğu sonrası evine dönmüş ve sıklıkla arasının açık olduğu babasının oturduğu odaya 'yine bir sıkıntı çıkar gece gece, en iyisi mi hiç bulaşmayayım' diyerek uğramadan kendi odasına yönelmiştir. Ancak eve ayak bastığında evin normalden soğuk olduğunu, bir şeylerin ters gittiğini fark etmiş, salonda çalışan televizyonun '' Sorun mu? Ne sorunu hayat güzel, her şey güzel, gel sana eğlenceli bir program açayım, insanların birbirleriyle acımasızca ve saygısızca tartıştıklarından? Bir güzel rahatlarsın. Aa  beğenmedin mi? Gel gel, sana kimin araba parasına kıyafet alıp birbirlerini çirkin buldukları o eğlenceli programlardan birini açayım? '' vurdumduymazlığı ve unutkanlığı aşılayan sesi ile rahatlayıp, çekildiği odasında derin bir uykuya dalmıştır. Ta ki gece yarısı bir gürültü ile uyanıp kapının sertçe dövüldüğünü anlayana kadar. Gelenler ise polislerdir. Daha ne olduğunu anlayamadan yaka paça edilip götürüldüğü emniyette, polisin kendisini itham ettiği suç ile Saul, başına gelecek felaketlerin ilk basamağını tırmandığını dehşetle anlar. Suçu; babasını camdan atarak öldürmektir. Olanlara hiçbir anlam veremeyen Saul, üzüntüsünü bile yaşayamadan dertop edilmiş halde hücreye kapatılır. Kapatıldığı hücreden tek kurtuluşu ve  kendisini baba katili ithamından aklamanın tek yolu hücreye kimseye varlığını belli etmeden giren gölge olacaktır. Gölgelikten çıkıp cisime bürünerek görünür hale gelen bu yaratık ise Kral Fare'dir.

    Kral Fare, Saul'un babasını öldüren katili tanıdığını, Saul'u hücreden kurtaracağını dahası katili bulmasında yardım edeceğini söyler. Tabiki yardımının bir nedeni vardır; bu şok edici neden daha sonra aydınlığa kavuşacaktır. Saul hayatını, kimliğini sorgulayacağı hatta kendi varlığı ve sevdiklerinin varlığını korumak için mücadele etmek zorunda kalacağı bir kabusa çoktan itilmiştir ve düştüğü yer ise yükselmesi için tek şansı olacak olan kanalizasyon çukurlarıdır. Tıpkı her gün kurtulmak, aynı zamanda da kazanmak için mücadele ettiğimiz kendi çukurlarımız gibi.

   Polisiyenin de hakim olduğu kitap, her an merak seviyemizi üst düzeyde tutarken, şaşırtacak gerçeklere, inanılmaz göndermelere ve büyüleyici bir atmosfere ev sahipliği yapıyor. Yazarın kalemi akıcı olduğu kadar, Fareli Köyün Kavalcısı gibi okurları kendi peşine takıp, sorgusuzca sürükleyen bir çekicilikte. Grimm Masalları'nın birçoğunun çocuklara anlatılamayacak ürkünçlükte ve gaddarlıkta olduğunu düşünen, bilinç dışına kişiliğin oluşumunda olumsuz birçok öğe aşıladığına inanan biri olarak; Kral Fare gibi korkunun, iğrençliğin, kokuşmuşluğun, ötekileştirilmişliğin, yabancılaştırılmışlığın son derece bariz olduğu fantastik bir esere, en uygun masallardan biri konu olarak seçilmiş. Yazarın ilk okuduğum, bir kez tadına bakınca bağımlılık yapan Kral Fare adlı kitabı son olmayacak ve edebiyatın nevi çeşnilerine sahip diğer eserleri de teker teker masamda yenilmek üzere yerlerini alacak. Immm..



5 Aralık 2015 Cumartesi

KİTAP 41 # KARA KEDİ VE DİĞER GİZEMLİ ÖYKÜLER - EDGAR ALLAN POE


 KARA KEDİ VE DİĞER GİZEMLİ ÖYKÜLER
Edgar Allan Poe

Çeviri: Bekir Karaoğlu


Palto Yayınevi  
1. Baskı 2015  
Tür: Gotik / Korku / Gerilim / Hikaye
126 Sayfa

   Edgar Allan Poe, birçok ünlü yazarı, sanatçıyı derinden etkilemiş, onlara gerek yazım gerek sanat hayatlarında ilham kaynağı olmuş; gotik, korku ve gerilim türlerinde öncü ve başarılı eserler vermiş ABD'li yazar ve şair. Hakkında Charles Baudealaire'in ''Çağımızın en güçlü yazarı'' dediği Poe'nun korku edebiyatının ustası H.P. Lovecraft'ın ilham babası olduğunu herkes bilir de iğneleyici birçok öykünün yazarı, usta kalem Mark Twain'le kanka olduğunu kaç kişi bilir acaba? ( Ben de geçenlerde öğrenip çok şaşırmıştım, paylaşmak istedim. )

Yazarın İthaki Yayınları'ndan çıkan Tek Ciltlik Bütün Öyküleri
    Yazara ait öykülerin toplandığı kitaplar şu an iki yayınevinden çıkmakta. Biri İthaki Yayınları'ndan çıkan tek ciltlik kitap, diğeri Dost Yayınları'ndan çıkan 3 cilt halindeki kitaplar. Öyküleri, İthaki Yayınları tarafından da bir zamanlar ciltler halinde basılmış, ancak şu an bu baskıları bulunmuyor. Benim elimde de İthaki'den çıkan tek ciltlik baskısı var. Kitabın gerek kapak, gerek genel görünüm anlamında tasarımı çok güzel olsa da kitabı okuma rahatlığı konusunda aynı olumlu yorumları yapamayacağım. Kitabın ağır olması ve yanınızda taşıma zorluğunu geçtim, kitapta dipnot namına sayfanın dibinde olması gereken tüm bilgiler kitabın en arkasında. Edgar Allan Poe da maşallah sürekli latince kelimeler içeren dizeler kullandığı, tarihten birilerine yahut düşünce ve kuramlara atıf yaptığı için sık sık kitabın en arkasına gitmek zorunda kalıyorsunuz.  Bu işlemi, oturduğunuz yeri ağır iş makineleri gibi sarsmadan, şöyle bir titreyip kendinize gelmeden yapmanız maalesef mümkün değil. En sonunda pes edip kitabı kendi kaderine terk edip gitmemek elde değil. İşte Palto Yayınları'ndan çıkan muhteşem kapak tasarımına sahip ''Kara Kedi ve Diğer Gizemli Öyküler'' adlı kitap sizi Edgar Allan Poe okuma ayrıcalığının en tepesine çıkarıyor. Hem Poe'nun okuması en zevkli öykülerinden bir derleme hazırlanmış, hem de okuduğunuz öykünün ürkütücü havasına tam olarak girmeniz için çeşitli karanlık illüstrasyonlar konulmuş. İthaki'nin aksine çevirisini de çok beğendim. Daha ne olsun?

     Kitabın içerisinde Kavil, Altın Böcek, Kayalık Dağlarında Bir Öykü, Bir Şişede Bulunan Elyazması, Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi, Çığırtkan Yürek, Metzengerstein, Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi olmak üzere 10 öykü mevcut. Her biri tüyler ürperten 10 öyküden en rahatsız edici, insanı çılgınlık seviyesine getiren, aklın sınırlarını zorladığı kadar okuru içerdiği zeka ile de kendisine hayran bıraktıracak öyküler; Altın Böcek, Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi, Çığırtkan Yürek, Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi'ydi. ( ee geriye ne kaldı? Hepsini saydım zaten. Lütfen rica ediicim hoşgörün! Sonuçta her yazar bir Edgar Allan Poe değil. Ve biz de her kitaba böyle hayran olmuyoruz. )

      Ağzımı açık bırakan ve dehşete kapılarak okuduğum öykülere kısaca değineyim. ( Merak etmeyin spoiler vermeyeceğim. ) Altın Böcek'te zamanında çok zengin olan, ancak artık zenginliğini yitirmiş bir burjuvanın başından geçen tuhaf, sürükleyici, merak güdüsünü sürekli canlı tutan bir konu işleniyor. Burjuvanın talihi, avlanmak üzere gittiği bir gezide kendisine gülmüş ve karşısına, daha önce eşi benzeri görülmemiş, normal böceklerden daha büyük, altın renginde bir böcek çıkarmıştır. Bu böceğin burjuvanın delirdiğini sanmamıza neden olan bir özelliği vardır ki o da, sadece altın renginde olmayıp, altın kadar ağır olması ve altın bulma yönünde takıntı yaratmasıdır. Altın Böcek'in keşfinin ardından bir dizi gariplikler birbirini takip edecek ve burjuva, kölesi ve kendisinden yardım istediği bir arkadaşını bu esrarengiz serüvene ortak edecektir. Kısaca öykümüz, işin içine korsanların, kuru kafaların, ıssız adaların, kazmanın, küreğin dahil olduğu son derece zekice kurgulanmış bir öykü.

     Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemi ise bir adamın yolculuğu sırasında bir akıl hastanesini ziyaret etmesi sonucu tanık olduğu şaşırtıcı ve son derece tuhaf olayları irdeliyor. Öyle ki adamımız, hastanenin hastalar üzerinde uyguladığı tedavi yönteminin olumlu etkisinin ününü duymuştur ve söz konusu tedavi yönteminin detaylarını, bizzat yöntemin sahibi başhekimden öğrenmek istemektedir. Başhekimse ilgili tedavi yöntemini yaşadıkları sıkıntı nedeniyle terk ettiklerini ve artık Doktor Tarr ve Profesör Fether Yöntemini benimsediklerini, akıl hastanesinde düzenlenen, ilginç konukların ve hastane çalışanlarının yer aldığı bir yemek sırasında konuğuna söyleyecektir. Yemek sırasında gerçekleşen anormallikler ve beklenmedik olaylar ise konuğun bu önemli yeni yöntemi, başına gelecek onca felaketten sonra hatırlamak üzere unutması için fazlasıyla yeterli olacaktır.

     Çığırtkan Yürek'te ise deli olmadığını iddia eden psikopatın biri, kendi odasının hemen yanındaki odada, kendi halinde yaşayan gariban ihtiyarın odasından gelen habis bir sesi her gece ölçüsüzce duymaktadır. Durmak usanmaksızın, her gece ihtiyarın odasının kapısını aralayıp, sesin kaynağını bulma çabalarını okuduğumuz adam, aradığı kaynağı bulduğunda düşünmeden kurtulmak için elinden geleni ardına koymayacak hale gelmiştir. İşte bu aşamadan sonra psikopatımız, kendi yazgısını da kendi elleriyle lanetleyecek kapıyı, bir daha hiç kapanmamak üzere açacaktır.

    Kızıl Ölümün Maskesi ve Kara Kedi'ye de değinmek istiyorum ancak korku, gerilim, pişmanlık, kibir, vicdansızlık, intikam ve fazlasıyla da kızıllık barındıran bu iki öyküyü en iyisi mi tamamen sizlere bırakayım. Bırakayım da geceleri kabuslar görmenize sebebiyet verecek kişi ben değil de Edgar Allan Poe olsun. ( Nihahahaha hahha )


2 Aralık 2015 Çarşamba

# BİR ODA DOLUSU KİTAP ALIŞVERİŞİ ( ÇILGINLIĞI )




      Merhaba arkadaşlar,
    Bugün sizlerle bu ay içerisinde aldığım kitapları paylaşacağım, ayrıca kitapları olabildiğince uygun fiyata almaya çalışan biri olarak yakında bir yazı kaleme almayı planlıyorum. Söz konusu yazı içerisinde kitap sitelerinin, Ankara'daki kitapçı ve sahafların da yer aldığı, uygun fiyata kitap tedarik edebileceğiniz yerleri ve kendi yöntemlerimi içeren bir yazı olacak. Tasnif etmesi, detaylandırması ve yorumlaması külfetli bir yazı olacağı için şimdilik ilgili yazıyı taslak aşamasında bırakıyorum.

   Gelelim aldığım kitaplara. Öncelikle sinemaya gitmek amacıyla Ankamall'de olduğumuz bir gün, Migros'a bir bakayım dedim ve 9.90'lık indirim kampanyasından İlber Ortaylı'nın iki kitabını tanesi 9.90'dan aldım.


    Ankamall'e her gittiğinde D&R'a uğramayı alışkanlık haline getiren bünyem, dizginlenemez bir çekim gücüyle D&R'a artık milyonuncu kez girmemekte direnen erkek arkadaşımın elini sündürebileceği sınıra kadar sündürdü ve erkek arkadaşım da One Piece'deki Monkey D. Luffy olmadığı için haliyle dayanamayarak ayak izlerimi peşi sıra takip etmek zorunda kaldı. ( Erkeklerin alışveriş çilesini, benim erkek arkadaşım kitap çilesi şeklinde yaşıyor, zavallım.)  Yine bir 9.90'lık kitap kampanyasına denk geldik. Biraz ünü biraz da ''O kadar eziyet ettim bari boş çıkmayalım'' mantığıyla ''Kirpinin Zarafeti''ni alayım dedim ve aldık.

    Belki bilirsiniz Kızılay'da Karanfil Sokak'ta gece vakti işportacı arkadaşlar, yavaş yavaş uykuya çekilen geceyi şenlendirmek adına meydana çıkarlar. Bir yanda çeşitli renklerde yanan gece lambaları satan amca, bir yanda 3 tanesi 25 TL'ye hepinizin aşina olduğu fotoğrafların tablolarını satan amca, bir yanda kestane kebapçı abi, diğer yanda tok olmanıza rağmen karnınızın guruldamasına neden olan kokuların müsebbibi kokoreç ve köfteci teşkilatı... İşte bu eğlenceli ve renkli cemaatin içerisinde benim gözlerimin herdaim fıldır fıldır aradığı kadro, kitapçılar kadrosudur. Kadro dediysem yanlış anlaşılmasın, kitapçıların hepsi birbirinden bağımsız ancak benim kitaba doymayan gözümde hepsi, bütün teşkil eden bir yapı. İşte bu yapıya mensup, İkinci el kitap satan bir abiden Muazzez İlmiye Çığ'ları ve Bertolt Brecht'in kitabını tanesi 5 TL'den aldım.


   Bilmem bilir misiniz bir de Vefa abi var, yıllardır tezgah açıp orijinal sıfır kitapları piyasa değerinden ucuza satan, bu işi severek yapan, pazartesi sendromunu ise bizim gibi dibine kadar yaşayan bir kitap dostu. O da bu yapının demirbaşlarından biri. Kendisini henüz yakın zamanda tanıdım ama diyalog kurmak hiç zor olmadı. Kısaca kitap alırken bolca muhabbet edilebileceğiniz hoşsohbet bir abimiz. İşte muhabbetler sırasında ben de araya birkaç kitap sıkıştırıverdim. Kaç para verdiğimi tam hatırlamıyorum ama uygun fiyata aldığım konusunda garanti verebilirim.


    Metis Yayınları ve Ayrıntı Yayınları'nın bir kısmını Karanfil 2'de yer alan ve 1.5 ayda bir kaliteli bir yayınevi'nin kitaplarını %30 indirimle satan ''Evrensel Kitabevi''nden aldım. Ayrıntı Yayınları'ndan listemde olan birçok kitabı 'Kelepir' şeklinde satan kitabevi, bu kıyağının yanında Metis Yayınları'nı da %30 indirimle satıyor. Sayelerinde J.G. Ballard'ın Ayrıntı'dan çıkan tüm kitaplarına sahip oldum, hatta Süper Kent'i Süper bir kent olan İstanbul'da bitirdim, şimdi kitap bloga yazılmayı bekliyor.  


     Cem Yayınevine ait olan Franz Kafka ''Bütün Öyküler'', Stefan Zweig ''Seçilmiş Öyküler'' ve Stanislaw Lem'leri Kitapyurdu'ndan %40 indirim ve  BKM Express ile ilk defa alışveriş yapacaklar için 30 TL alışveriş üzeri alışverişe 20 TL'si iade kampanyası ile aldım.


''Cennetin Dibi''ni, Gündüz Vassaf'ın ''Cehenneme Övgü'' kitabını okuyup hayran olmam nedeniyle Aksoy Pasajı'nda en alt katta yer alan, Sahra/Arkadaş Sahaf'tan 10 TL'ye aldım. Diğer kitapların 3 tanesini bir arkadaşımdan, kalanları ise Zafer Çarşısı'ndaki çeşitli kitabevlerinden güzel indirimlerle aldım. Aralarında Dost Kitabevi'nden alınanlar da var. Genelde Dost Kitabevi'nden direkt etiket fiyatı üzerinden satılması sebebiyle dergi dışında pek kitap almıyorum ama arada indirimli kitaplar reyonunda güzel kitaplar oluyor, indirimli kitaplar genelde kapakları az da olsa zarar görmüş kitaplar; ancak internetten de aldığınızda, en az bu zararla gelen 1-2 kitap kesin olacaktır.






    Şimdilik aldıklarım böyle, yalnız sıkıntı almakta değil okumakta. Her defasında almak için bahane yaratmak mümkün olsa da aynı şey okumak için gereken zamanı yaratma konusunda geçerli olmuyor. Yakında kitaplar evden taşacak ve ben de ailem tarafından aforoz edileceğim. Eve ellerim torba torba kitaplarla girdiğimde ailemin attıkları bakışları, ne X-Işını bakışına sahip Süperman ne de bakışlarıyla döven Kadir İnanır atabilir. Tırsıyorum yeminle. Ama kanımın son damlasına kadar da savaşmaya hazırımmm. O halde ne diyoruuuz? May the force be with me!!




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...