6 Kasım 2016 Pazar

# FELSEFİ SORGULAMALAR - AKIL, AHLAK VE İÇGÜDÜ


Fransız Ressam Paul Gauguin'in ''Nereden Geliyoruz? Neyiz? Nereye Gidiyoruz?'' isimli ünlü resmi.

Arkadaşlar, bu tarz felsefi sorgulamalarımı, eleştirilere açık olmak üzere, konuya ilgili arkadaşların düşün dünyasına ulaştırmak adına blogda da paylaşma kararı aldım.

Amacım aynı zamanda kendini bulma ve yaşadığı dünyayı geniş bir perspektiften tanıma çabası içerisindeki düşünen, sorgulayan ve araştıran insanlara bir bakış açısı, bir tetikleyici nüve sunmaktır. Bireysel anlamda çığır açıcı boyutta bir aydınlanma olmasa da, bir kıvılcımın ilk ateşini yaratmış olmak dileğiyle.
---------------------------------------


Kant'a göre hayatın amacı 'mutluluk' değildir. İnsan elbette mutluluk duyan bir varlıktır ancak amacı mutluluğun kendisini elde etmek değildir; zira insan mutluluk arzusunu bertaraf eden bir yetiye yani 'akla' sahiptir. Akıl yetisi ise, insanı diğer canlılardan ayıran özel bir amaca hizmet eder. Bu amaç ise 'ahlaksallık'tır. Kant, içgüdüye dayalı, hayvanlara özgü olduğunu düşündüğü, mutluluğu amaç edinen yaşam anlayışını reddederek; insana özgü olduğunu düşündüğü, aklı temel alan amacı ahlaksallık olan yaşam anlayışını kabul eder.

Nietzsche, Kant'ın aksine, ahlaksal olmak için içgüdülerine aykırı düşen bir canlının hasta olmaya mahkum bir canlı olduğunu düşünür. Doğuştan sahip olduğu içgüdülerini bastırarak yaşamakla ahlaklı olmaya zorlanan insanın özünde kendini yöneten içgüdülere ve bencilliğe sahip olduğunu iddia eder. Nietzsche'ye göre ahlak, insanın içgüdüleriyle yönlendirilen bir hayvan olduğu gerçeğini içgüdüleri aşağılayarak, bu hayvanı ehlileştirmek suretiyle saklamak için icat edilmiştir. Nietzsche'e için sağlıklı insan içgüdülerine göre yaşayan insandır. Ahlak toplumsal yaşamın insanın doğasına ters düşen bir zorlamasıdır.

Kant, ahlaksallık metafiziğini temellendirirken aklı ne derece yüceltip, içgüdüleri gözardı etmişse; Nietzsche de içgüdüyü temele alırken, aklı ve ahlakı saf dışı bırakmıştır. İki filozofun düşünceleri de eleştirilmeye ve temas ettikleri hayatın amacı noktasında zıtlıklarıyla uzlaştırılmaya ihtiyaç duymaktadır. Kısaca Kant ve Nietzsche'nin aşırılıkları, bir uyum içerisinde dengelenmelidir.

İçgüdü, bedene ait yani dünyevi olana ait bir kaynak görülürken; akıl, ruhun bir uzantısı, tanrısallığın bir yansıması olarak görülür. Bu yüzdendir ki ahlakı tekeline almaya çalışan çeşitli din ve ideolojiler, insanın doğasına ait ancak dünyevi görülen içgüdüyü ve içgüdüye dayanan bir dünya imgesini reddederken, ahlaksallıklarını gerçekleştirmek amacıyla ruhun bir uzantısı olarak gördükleri akla sahip çıkarlar. Buradaki temel sorun, aklın bu şekilde tanımlanmış olması yanı sıra, içgüdü gibi doğaya ait ve içgüdüyle eş güdümlü mekanizmalarını işleten aklın; insanın biyolojik, kimyasal, fiziksel doğasından soyutlanarak metafiziksel bir boyuta çıkarılmasıdır.

İnsan, Kant'ın düşüncesinin aksine ne içgüdüsünü göz ardı edip onunla çatışma içerisinde olmalı; ne de akla salt tek başına ihtiyaç duyulan bir unsur olarak, şaşmaz bir şekilde dayanmalıdır. Doğa nasıl ki bir denge üzerine kuruluysa, birey de sağlıklı bir ahlaki, psikolojik, toplumsal yaşam için bu iki temel unsurun çatışması ve birbirini lağvetmesi üzerine değil; birbirini dengelemesi, birbiriyle uzlaşması üzerine kurulmalıdır.  İçgüdülerine kulak vermeyen insan kendine yabancılaşmaya ve bunun sonucu olarak hayata anlam katan 'mutluluk' kavramından uzaklaşmaya başlayacaktır. Kant'ın savunuculuğunu yaptığı, içgüdülere uzak, akla yakın saf tutuşun getirdiği ahlaksallık da kendine yabancılaşmış bir bireyde sağlam temellere sahip olmayacak, en küçük fırsatta yozlaşmaya, yıkılmaya mahkum olacaktır.

Sağlıklı bir yaşamın içgüdülere dayalı bir yaşam olduğunu savunan Nietzsche, kişinin tercihleriyle başkasının yararına olanı artırırken, kendi yararına olandan vazgeçen bir tercihi, toplumun erdem olarak nitelendirmesinin tersine bir hastalık olarak nitelendirmektedir. Sebep olarak ise ahlak ve toplumsal yaşamın dayatmalarını göstermektedir. Nietzsche'nin haklılığının sınırını, aklı ve ahlakı içgüdünün karşısına koyduğu ve birbirleriyle olan bağları kopardığı nokta oluşturmaktadır. İçgüdü, her ne kadar aklın tiranlığı karşısında mağlup edilip, iğdiş edilmeye çalışılsa da; ahlakın bu konumdaki rolü, Nietzsche'nin iddiasının aksine, insanın hayvansı dünyasını ehlileştirmek, onu doğasından koparıp hastalık seviyesinde var etmek değildir. Bu bağlamda Nietzsche'nin gözardı ettiği önemli husus, insanın yeterince bencil yaşayabilecek, toplumdan yalıtılmış, sadece içgüdülerine dayalı bağımsız bir hayatının olamayacağı gerçeğidir. İnsan Aristo'nun da belirttiği gibi sosyal bir hayvandır. Bunun getirisi ise insanın her an diğer insanlarla bir arada yaşamaya olan arzusu ve ihtiyacıdır. 

İnsan, kaçınılmaz olarak toplumla bütünleşik bir varlık olması nedeniyle, toplumun  varlığının devamı için birtakım sorumluluklara sahiptir. Önemle üzerinde durmak gerekir ki, bireyin kendisine yabancılaşmasına neden olmamak kaydıyla, toplumun da bireye karşı sorumlulukları vardır. Bireyin içgüdülerini iyileştirmek adına hareket ederken, bu güdüleri tamamıyla ortadan kaldırıcı yahut insanın varoluşuna ters düşecek ahlaki sınırlamaları bir misyon olarak üstlenmemek toplumun göreviyken; aklı ve ahlakı yaşamın gerisine atarak toplumdan bir kopuşa yönelik, toplumu tamamen dışlayıcı bir bakış açısı geliştirmemek de yine doğası gereği bireyin yükümlülüğüdür. Akıl, ahlak ve içgüdü birbirlerinden ne bağımsız ne de birbirlerini yok etmeye programlı karşıt oluşumlardır. Hepsinin bir denge ve uzlaşım içerisinde olması gerekliliği öncelikle gözetilmelidir. Aksi halde her birinin diğerine karşı aşırılığı ve üstünlüğü, toplumda ve bireyde onarılması güç gedikler açmaya devam edeceği gibi, yaşanan sızıntının her iki tarafın da büyük oranda kayıplar vermesine yol açacağı son derece açıktır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...