24 Haziran 2016 Cuma

KİTAP 48 # AZİZ SANCAR VE NOBEL'İN ÖYKÜSÜ - ORHAN BURSALI


AZİZ SANCAR VE NOBEL'İN ÖYKÜSÜ

Orhan Bursalı

Kırmızı Kedi Yayınevi
2. Baskı 2016

Tür:  Bilim / Biyografi / Nobel 
211 Sayfa

'' Özellikle çocuklarımızın, şan ve şöhretin sadece olağanüstü çalışmanın bir yan etkisi olduğunu bilmelerini isterim. ''  AZİZ SANCAR

    Tomas Lindahl, Paul Modrich ve Aziz Sancar; DNA'nın farklı onarım mekanizmalarını, daha doğrusu üç temel onarım sistemini çözdükleri, çalışmalarını biyokimyasal genetik ve moleküler düzeyde kanıtladıkları için 2015 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandılar.


    Peki;

    2015 Yılı Nobel Kimya Ödülünü kazanan bilim insanımız Aziz Sancar gerçekte kimdir?

    Yaptığı araştırma neydi? Neden Nobel Ödülünü kendisine kazandıracak kadar bilim dünyasını ayağa kaldırdı? 

    Yaptığı çalışmaların DNA'yla ilişkisi nedir? DNA Onarım Mekanizması nedir, nasıl çalışır?

    Kanserin tedavisinde umut ışığı olacak kadar önemli bir keşif midir? 

   İşte tüm bu sorulara ve çok daha fazlasının yanıtlarına ulaşacağınız, rahatlıkla ve umutla okuyacağınız, okudukça özgüveninizi pekiştirecek büyük bir başarının hikayesi; '' Aziz Sancar ve Nobel'in Öyküsü.'' 


    Gazeteci, yazar Orhan Bursalı tarafından kaleme alınan biyografik eser, Aziz Sancar ve çalışmaları hakkında ayrıntılı ve derli toplu bilgi alabileceğimiz ilk kaynak. Aziz Sancar gibi ülkemiz insanlarına rol model olacak, azimli ve başarılı bir bilim insanının hayatını anlatan kitapların zamanla daha da artacağına hiç şüphe yok. 

    Öncelikle Orhan Bursalı'ya, Aziz Sancar'ı bize daha yakından tanıtan bu kitabı hazırladığı, Aziz Sancar'ın da istediği gibi sadece ''Nobel Ödülü alan ünlü bir insan'' olmaktan çıkarıp, çalışmaları hakkında detaylı bilgi verdiği; zeka kadar alın teriyle yoğrulan, adanmış bir hayatın neler başarabileceğini gösterdiği için, bir okur olarak teşekkür ederim. Ben de bu kitabı alelade bir kitap olarak görmekten öte bir yazılı tarih, başarı anıtı olarak gördüğüm için kitap ve içeriği hakkında uzun uzadıya bir yazı yazacağım. Yazının sonunda Sancar hakkında çok daha fazla bilgi alabilmek adına kitabı okumak için büyük bir istek duymakla birlikte, Aziz Sancar'ı yaptığı çalışmalarla tanıyacak ve çalışmasının neden zor alınan Nobel Ödülü'nü kazanacak kadar önemli görüldüğünü anlamış olacaksınız. Haydi başlayalım, hazır mısınız?



    Kitabın girişinde Orhan Bursalı'nın önsözü yer alıyor. Aziz Sancar'ın el yazısının yer aldığı ilk sayfada Sancar'ın kendi ifadelerinden Orhan Bursalı ile 1995 yılından beri tanıştıklarını, Bursalı ile farklı görüşleri olsa da Türkiye'ye aşık iki insan olarak ülkelerine her şeyden çok bilim ve araştırma gerektiği görüşleri paydasında buluştukları için yakın arkadaş olduklarını öğreniyoruz.

    Aziz Sancar Türkiye'de gördüğü ilgi karşısında çok mutlu olmakla birlikte bir husus hakkında da endişeli ve üzgün. Kendisi hakkında ortaokul öğrencileriyle yapılan bir röportajda '' Aziz Sancar deyince aklınıza ne geliyor? '' sorusuna öğrenciler tarafından '' Nobel Ödülü, Şan, Şöhret '' yanıtları veriliyor, Sancar'ın ise en son istediği şey bu şekilde anılmak. İnsanların kendisini '' Hayatı boyunca çok, ama çok çalışmış ve buluşlarıyla insanlığa katkı yapmış bir vatanseverdir. '' düşünceleriyle bilmesini istiyor.

    Orhan Bursalı, Aziz Sancar'ın sadece 14 kişi çağırabilme hakkı olan Nobel Ödül Töreni'ne Aziz Sancar tarafından davet ediliyor. 1 haftalık tören şölenine ve yoğunluğuna yakından tanık olan gazeteci, kitapta Aziz Sancar'ın bu anlarını da fotoğraflarla da destekleyerek ayrıntılı şekilde okura sunuyor. Bunun yanında Bursalı, Aziz Sancar'ın hayatını yazmak isteyen Sancar'ın yeğeninden daha hızlı hareket ederek, Sancar'ın hayatını daha ödül töreni başlamadan önce yazmaya başlıyor. Törenden bir gün önce de '' Aziz ben senin biyografini yazmaya başladım. Arada bir senden bazı bilgiler isteyeceğim. '' diyerek biyografiyi bir oldu bittiye getiriyor. İyi ki getiriyor da bizler de bu güzel kaynağı okuma fırsatı elde ediyoruz.

'' Aziz kitaba bir biyografi gözüyle baktı. Ben öyle bakmadım. Keşif sürecinde bir adamı anlatıyorum. ''  ORHAN BURSALI

'' Yıllar önce benim departmanımda çalışan kız birkaç yıl önce dedi ki, ' Çok çalışacağım, Nobel'i alacağız.' Ona dedim ki, ' Biz araştırmayı Nobel için yapmıyoruz.' Ben sadece meraklıyım ve bir şeyleri keşfetmek istiyorum. Ben ülkemi çok seviyorum ve ülkem için bir şeyler yapmak istiyorum. Nobel almak için araştırma yapacağım demeyin, insanlık için, toplum için bir şeyler yapacağım deyin. '' AZİZ SANCAR

    Orhan Bursalı ve Aziz Sancar, Nobel Ödülünü kazandığının kendisine bildirilmesinden bir ay önce İzmir'de Genom Merkezi'nin açılışında bir araya geliyorlar. Aziz Sancar, Bursalı'ya sohbet sırasında '' Bir daha Aziz Nobel'i alacak diye yazma! '', '' Bana da bir şey sorma Nobel'le ilgili '' diyor. Çünkü Bursalı yıllardır ismi daha sonra Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi olan, o zamanın Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde Aziz Sancar'ın Nobel alacağını ısrarla yazıp duruyor.

    7 Ekim 2015 sabah saat 5'te Aziz Sancar'ın evi aranıyor, telefona eşi Gwen (Esta Gwendolyn) Sancar cevap veriyor. Sancar'ın uyuduğunu bildiriyor. Sancar saatlerini laboratuvarda geçirmekten yorgun olduğu için Gwen uykusunu bölmek istemiyor, daha sonra aramalarını tembihleyerek karşı tarafı uyarıyor. Karşı taraf inatçı çıkarak Sancar'la konuşma isteğinde diretiyor. Gwen en son çareyi ' bana söyleyin ' demekte buluyor, karşı taraf yapamayacağını bildiriyor. En son Gwen'in pes etmeyeceğini anlayıp Stockholm'den aradığını söylüyor telefonun ucundaki kişi. İşte o an Gwen Sancar aydınlanıyor. Stockholm demek İsveç demek, İsveç demek Nobel ödülü geliyor demek!

    Gwen hemen Aziz Sancar'ı pür telaş uyandırıp telefonu eline tutuşturuveriyor. Aziz Sancar o ana dair net şeyler hatırlayamıyor. Ne konuştu? Ne oldu?. Heyecandan olsa gerek, kolay mı? Nobel bu. Kural gereği Nobel ödülünü kazandığı söylenen kişi bunu ilk yarım saat boyunca kimseyle paylaşamaz. Yarım saat sonra Nobel Komitesi kazananları dünyaya duyurur. Ancak Sancar bu yasağı delip yıllardır Nobel ödülünü alacağını söyleye söyleye kendini bıktıran Orhan Bursalı'yı arıyor ve müjdeli haberi veriyor. O an Orhan Bursalı'nın Sancar'dan daha mutlu olduğuna hiç şüphe yok. 



    Bu olayın yaşandığı haftanın ilk gününe yani pazartesiye gitmek lazım. Pazartesi günü Nobel Tıp Ödülü'nü kazananlar açıklanacaktır. Sancar'ın çalışmalarının da tıp alanında Nobel Ödülü alacağı etrafınca düşünülmektedir. Açıklananlar içerisinde ismi olmayınca Sancar Nobel'i kazanmaya bu sene de ihtimal vermemiştir. Zira Nobel'i alması durumunda kazananlar arasında isminin açıklanacağı alanın Tıp olduğunu düşünmüştür. Kimya alanında alması ise kendisi ve çevresi için fazlasıyla şaşırtıcı olmuştur.

'' Sonunda oldu, 35 yıl yaptığım çalışmaların Nobel Ödülü'yle değerlendirilmesi mutluluk verici. Ayrıca ülkem için sevindim... Türkiye bana çok iyi bir tıp eğitimi vermişti. Bu ödülüm ülkemdeki araştırmacılara güç ve güven vermesini beklerim. ''  AZİZ SANCAR




    Peki Aziz Sancar kimdir? 

    8 Eylül 1946 yılında Mardin'in Savur ilçesinde hayata gözlerini açtı. Abdulgani ve Meryem Sancar'ın 8 çocuğundan 7. olan ( 2 de üvey kardeşi var, kısaca 10 kardeşler ) Aziz Sancar'ın babası çiftçi, annesi ise okuma yazma bilmeyen; ancak çocuklarının hepsini okutmayı kendine görev edinen aydın bir kadındır. Çocuklarının hepsini bu idealle okutmayı başarmışlar.

    Aziz Sancar çocukluğundan beri inatçı, azimli, gözünü budaktan esirgemeyen biriymiş. Kitap aşığı, araştırma meraklısı olduğundan her nereye gitse yanında 3-4 koli kitap götürürmüş. Lise 2'de okurken Lise 3 matematiği kitabının tüm alıştırmalarını yapıp bitirecek kadar önden koşan biriymiş. Kısaca hayatı tesadüflerle değil, büyük bir çalışma azmiyle dolu.


http://www.radikal.com.tr/'den alınmıştır.
   Sancar üniversitede Kimya okumak istemesine rağmen arkadaşlarıyla birlikte girdiği ' Bakalım tıp kazanabilecek miyiz? ' iddiasıyla hem üniversitede Kimya alanını kazanır hem de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni kazanır. Arkadaşlarının Tıbbı seçmesi üzerine onlardan ayrı kalmamak için kendisi de kimyadan vazgeçmek pahasına tıbba kayıt olur. İstanbul Tıp Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra iş hekim olma aşamasına geldiğinde arkadaşlarından ayrılır, bu sefer takip edeceği yoldan emindir. Temel bilimci olma yolunda araştırmalarına devam edecektir.

Prof. Dr. Muzaffer Aksoy
    Tıp fakültesinde de kimyaya en yakın gördüğü ve sevdiği ders biyokimyadır. Biyokimya alanında kendisini etkileyen isim Mutahhar Yenson iken, araştırmacılığına destek veren, araştırmacı yönünü geliştiren kişi ise hocası Prof. Dr. Muzaffer Aksoy olmuş. 

    Muzaffer Aksoy, Anayasa Hukukçumuz olarak tanınan Muammer Aksoy'un da ağabeyidir. Muammer Aksoy ise önemli hukukçu kişiliği yanı sıra; Türk Hukuk Kurumu, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin kurucu genel başkanı olup maalesef 70 yaşında evinin önünde suikasta kurban gitmiştir. Muzaffer Aksoy'a dönersek kendisi yerel ve uluslararası çapta önemli işlere imza atmıştır. Bunlardan biri ise iş sağlığı alanında yaptığı çalışmalardır. Ayakkabı imalatında kullanılan 'benzen' maddesinin işçilerde kansere yol açtığını tespit etmiştir. Birçok makalesi de uluslararası çapta ünlü hakemli dergilerde yayımlanmıştır.

    Aziz Sancar, yurdun çeşitli kamu ve özel eğitim kurumlarından gelen öğrencilerle birlikte okuduğu üniversite yıllarında, Güneydoğu'dan gelen bir öğrencinin de başarılı olabileceğini gösterme hırsı ve başarısız olma kaygısıyla çok fazla çalışır. Öyle ki İstanbul'da ne sinemaya ne herhangi bir sosyal etkinliğe gitmez. Okul dışında tek ilgi alanı Türk Milliyetçiliği olur, ancak şiddeti hiçbir zaman tasvip etmediğini ve hiçbir şiddet eylemine de katılmadığını belirtmeden geçmiyor.

    Tıp fakültesini 1. bitiren Sancar'ın bir dersi hariç hepsi 'pekiyi'dir. Parazitoloji dersi ise 'iyi'dir. Bu durum Aziz Sancar'ın içinde yıllar boyunca bir ukde olarak kalacaktır. Parazitoloji dersinin 'iyi' olmasının nedeni ise sınavda sorulan sorular hakkında bilgi derinliğini hocasına göstermek amacıyla uzun uzadıya cevap yazması ve daha soruların yarısını cevaplamışken sürenin bitmesi olmuştur.

    Aziz Sancar, araştırma yapmak amacıyla Tübitak'ın Nato bursunu alarak ABD'de John Hopkins Üniversitesi'ne gider. Ancak gittiği üniversitedeki hocasıyla anlaşamaz. Hocası Aziz Sancar'ın üretken ve sürekli aktif olmak isteyen yapısına karşılık, Sancar'ı pasifize etmeye ve baskı altına almaya çalışır. Amerika'ya gittiğinde sadece Fransızca bilen Sancar 6 ay içerisinde İngilizce'yi de öğrenir. Üniversitede yaşadığı sorun uyum sorununa da dönüşür ve psikologunun tavsiyesiyle Türkiye'ye geri döner. 1-2 yıl ardından dayanamaz ve tekrar Amerika'ya döner; ancak hocasıyla arasındaki sıkıntı devam ettiği için, Tübitak İngiltere'de şansını denemesini ister. Sancar İngiltere'ye gider gitmesine ancak İngiltere'nin araştırma yaptığı alanda çok daha geride olduğunu görüp, Tübitak bursunun kesilmesi ve parasız kalma pahasına ABD'ye döner. Amerika'da çalışarak geçimini sağlamaya çalışır, aynı zamanda Texas Üniversitesi'nde Prof. Dr. Claud Stan Rupert'le çalışmak için üniversiteye başvuruda bulunur. İlgili akademisyen daha önce seminerine katıldığı ve Sancar'ın ömrünü adayacağı konu '' Fotoliyaz ( Photolyase ) Enzimi ''ni keşfeden kişidir. ( Bu Enzimin adını aklınızdan çıkarmayın zira Sancar'ın tüm yaşamı ve başarıları bu enzimin üzerine inşa edilecek.  ) Başvuru cevabı olarak kendisine sadece para veremeyecekleri bildirilir. Yani ne gel denir, ne de gelme. Sancar bu cevabı anlamak istediği gibi ; 'gel' olarak algılar. Ha burada parasızım ha orada, en azından orada çalışmak istediğim alana yakın olurum diyerek tası tarağı toplayıp yeni üniversitesine doğru yola koyulur.

    Texas Üniversitesi'nde parasız ama mutludur, her ne kadar zor koşullarda yaşama mücadelesi verse de. Yasak olmasına rağmen laboratuvarın bir köşesinde uyur, üniversitenin hastanesinde hortumlarla banyo yapmak zorunda kalır ta ki yakalanana kadar. Yakalandığında mecburen kendine bir yerler bulmaya çalışır. Bu sırada laboratuvardaki çalışmaları, azmi ve kararlılığı Prof. Dr. Rupert'in gözünden kaçmaz ve Sancar'a burs bulur. Hocası, John Hopkins'teki hocasından farklı olarak Sancar'ın tüm fikirlerine ve çabasına engelleyici bir muhaliflik takınmaktan ziyade; Sancar'ı yüreklendirerek kendi yaratıcılığı içerisinde özgür bırakır. Belki de bu yüzden Aziz Sancar, Prof. Dr. Rupert'i bir bilim insanı ve beyefendi olarak kendi mesleki yaşamında en etkili kişi olarak gösteriyor.

    Gelelim Aziz Sancar'ın çalışmalarına. Sancar John Hopkins Üniversitesi'nde ( önceki üniversitesi ) iken Prof. Dr. Claud Stan Rupert'in seminerine katılır, seminerin konusu ise Sancar'ın hayatını etkileyecek ve Nobel'i kazanmasını sağlayacak bir enzim hakkındadır : FOTOLİYAZ ( Photolyase ) ENZİMİ

   Prof. Dr. Rupert, insan dışındaki bazı canlılarda bulunan fotoliyaz adlı enzimin DNA üzerindeki bozulmaları tamir ettiğini göstermiştir; ancak bu onarımı nasıl yaptığını ve insanlarda bu enzimin karşılığının ne olduğunu bulamamıştır. İşte Aziz Sancar bu noktada sorunu çözmek üzere devreye girecektir.

    Enzimler, canlı vücudunda kimyasal süreçlerde katalizör görevi gören, bazı molekülleri beden için gerekli farklı ürünlere dönüştüren biyomoleküllerdir. Fotoliyaz da DNA'larda olan hasarları onaran bir enzimdir. Prof . Dr. Rupert, 1958 yılında keşfettiği fotoliyazın, UV ( Ultra Viyole - Mor ötesi ) Işını altında ölen mikroorganizmaların Floresan Işığı ( Mavi Işık ) altında tekrar canlandığını fark etmiştir. Fotoliyaz enzimi, ışığı kullanarak aktif hale geliyor; ışığı kimyasal enerjiye çevirip hasarlı atom bağlarını normal bağa çevirerek onarım yapıyor.  

    Fotoliyaz DNA'daki hasarı onaran önemli bir enzim olmasına rağmen insanlarda ve yüksek memeli hayvanlarda bulunmayan bir enzim. Birçok canlı organizma ve bakterilerin çoğunda ise var. Aziz Sancar bu enzimin nasıl çalıştığını, nasıl onarım yaptığını, insan DNA'sındaki hasarları onaran bir karşılığı olup olmadığını araştırmaya başlıyor. Öncelikle Kromofor'u ortaya çıkarmaya çalışıyor. Kromofor, ışığı algılayıp fotoliyaz enzimini aktifleştiren molekül. Fotoliyaz ışıkla aktifleşip, güneşin UV ( Ultra Viyole - Mor ötesi ) ışınlarının DNA'da yaptığı hasarları onarıyor. Bu noktada fotoliyaz enzimindeki kromoforun doğasını aydınlatma çabası Sancar için önem arz ediyor.


    Güneşin UV ışını, DNA'yı oluşturan 4 temel bazdan ( Adenin (A), Timin (T), Sitozin (C) ve Guanin (G) ) biri olan Timin'de hasara neden oluyor. İki Timin nükleotidi birbirine yapışıyor, haliyle iş göremez hale geliyor. ''Timin Dimeri  veya Timin İkilisi '' adı verilen bu hata sonucu neslin devamı tehlikeye giriyor, yanlış kopyalanmasıyla hastalıklı canlıların doğması riski ortaya çıkıyor. 

    Aziz Sancar'ın karşısına çıkan en büyük sorun, kendisiyle birlikte aynı konuda çalışan bilim insanlarının da karşısına çıkan bir türlü çözemedikleri sorundur: Enzimin nasıl çalıştığını anlamak için enzimi saflaştırarak çoğaltmak. Enzim çoğaltılamadığı ve saflaştırılamadığı sürece üzerinde yeterince inceleme yapılamayacak, nasıl çalıştığı da çözülemeyecekti. Bunu başaracak kişi de tabiki Aziz Sancar olacaktır. 

rekombinant dna'nın elde edilişi./
http://yunus.hacettepe.edu.tr/~coner/GEN/08/dna.htm
    Aziz Sancar, o sıralar henüz gelişmekte olan Rekombinant DNA ( rDNA ) teknolojisini kullanarak E.Coli Bakterisi üzerinde çalışmaya başlıyor. rDNA ; farklı iki biyolojik türden elde edilen DNA molekülünden alınan DNA parçalarının yeniden birleştirilmesi ile elde edilen yeni DNA'dır. Aziz Sancar, genetik mühendisliğinde günümüzde sık kullanılan bu teknoloji ile taşıyıcı ( vektör ) olarak nitelendirilen bakterinin içerisinde yer alan, kromozomdan ayrı bulunan ve bağımsız olarak çoğalan küçük DNA molekülü plazmid'i kullanıyor. Plazmidler bakterinin kendi DNA'sından 500 - 1000 kat daha küçüktür; Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, gerekli bir gen parçasını binlerce kez çoğaltmak gibi amaçlar için kullanılır. 

    Aziz Sancar öncelikle fotoliyaz enzimi olmayan bir E.Coli bakterisi klonu üretiyor. Fotoliyaz enzimine sahip olmayan E. Coli bakterisi klonu mavi ışığı kullanamıyor ve onarım yapamıyor. Daha sonra normal yani fotoliyaz enzimi olan E.Coli bakterisinin genini, taşıyıcı ( vektör ) ve çoğaltıcı görevi gören mutant ( klon ) E.Coli bakterisinin plazmidine koyarak hem fotoliyazı saflaştırmış hem de aşırı miktarda üretilmesini mümkün kılmış oluyor.

    Elde edilen bol miktardaki fotoliyaz enzimleri üzerinde artık rahatça incelemeler yapan Sancar, daha sonra fotoliyaz enzimini kodlayan geni karakterize etme çabasına girişiyor. Genin karakterize edilmesinden kasıt ise; genin hücrede ve vücutta üstlendiği görevlerin ne olduğu, ne tür proteinler ürettiği, kromozomda bulunduğu yer ve uzunluğu gibi hususların tespit edilmesi; kısaca genin tanımlanması işlemidir. Enzimin sırlarını Sancar'ın çözmesi nedeniyle Fotoliyaz enzimine daha sonra '' Sancar Enzimi '' adı da verilecektir.

   Durun! Daha yeni başlıyor macera. Tüm bunlar, Aziz Sancar'ın yaptıklarının daha başlangıcı. 

   Yaptıklarıyla yetinmeyen Aziz Sancar, DNA Onarım Mekanizması'nı keşfetmek amacıyla birçok başka geni daha klonlamayı başarıyor. Üzerinde çalıştığı genlerin her biri için ekstra çaba içinde olan Sancar, hem kendi araştırmalarına yeterince odaklanması,  hem de çalışma alanlarının yeterince geliştirilmesi için çalışmalarının bir kısmını araştırmaları amacıyla başka gruplarla da paylaşıyor. 

   Tabi tüm bu başarılı sonuçlara imza atmak Sancar için kolay olmuyor. Birçok kere deneylerinde başarısız oluyor ancak mücadeleye devam etmekten asla vazgeçmiyor, başarıyı şansa veya tesadüfe bırakma kolaylığına kaçmıyor. 

'' Başarılı bir bilim insanında 3 temel özelliğin bulunması gerektiğine inanıyorum : Bilgiye dayalı yaratıcılık, sıkı çalışmak ve başarısızlık karşısında direnmek. '' AZİZ SANCAR

    Biraz biyolojiden soluklanıp, Aziz Sancar'ın eşi Gwen Sancar'la tanışmasına gelelim, gelelim de yalnız bu konuda kitapta bir bilgi yok.  Sadece evlenme teklifini edenin Gwen Sancar olduğunu biliyoruz. Malum Aziz Sancar laboratuvardan pek çıkmayan, sürekli iş üzerinde olan bir bilim insanı. 


    Doktora sonrası ( post - doc ) eğitimi almak için başvurduğu üniversitelerden art arda red cevapları alan Sancar, en sonunda Yale Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalarına devam edecektir. Burada da MAXICELL ( BÜYÜK HÜCRE ) adını vereceği metodu keşfedecektir. Maxicell ( büyük hücre ) 1978 yılında Sancar tarafından geliştirilen, bilim dünyası tarafında sıkça kullanılacak bir sistem. 

     Peki nedir Maxicell Metodu ?

    Plazmidler hücrenin DNA'sından 500-1000 kat daha küçüktür. Bu nedenle UV ışınlarının zararlarından kaçabilirken, bakterinin hücresinin DNA'sı UV ışığından zarar görüp bozulmaktadır. Sancar'ın bu bilgi ışığında aklına gelen fikir ise; ben bu hücreye öyle bir ayarda UV ışını gönderirim ki E.Coli bakteri hücresinin DNA'sını bozarım, DNA yoksa gen üretimi de olmaz, ancak Plazmid küçük olduğundan zarar görmez ve barındırdığı genler gen üretimini devam ettirir. Böylece Plazmidin içerisine klonlanmış geni yerleştiririm, bu şekilde enzim genini bol miktarda çoğaltırım. Ki çoğaltıyor da. Konu hakkında ele aldığı makalesini öncelikle Nature dergisine gönderiyor. Nature dergisi yöntemin çalışmayacağından bahisle makaleyi yayımlamayacağını bildiriyor. Kaybedenin kendisi değil Nature dergisi olacağının farkında olan Aziz Sancar, makalesini Journal of Bacteriology dergisinde yayımlatıyor. Makalesinin adı ise '' Simple Method for Identification of Plasmid-Coded Proteins ''. Makale yayımlandıktan sonra bilim dünyasında büyük ilgi uyandırıyor. İlginçtir, Maxicell metoduna gösterilen ilgi asıl ilgili hak eden fotoliyaz enzimine gösterilmiyor. 


    Sancar'ın insanlığın genetik tarihine ilişkin dönüm noktasından biri olacak yeni bir keşfi daha ufuktadır:

    DNA onarımında İKİLİ KESİM ( İkili Kesim Onarım Mekanizması ( Nucleotid Excision Repiar ) ) araştırması. Araştırmaya göre, DNA'da hasarlı kesimler onarılırken, hatalı nükleotidler gen halkasının her iki ucundan da kesilip atılıyor, yerine hatasız nükleotidler yerleştiriliyor. Bilinen hasarlı DNA kısımlarının kesilip yerine konulması bilgisine ek olarak, daha önce bilinmeyen İkili Kesim Onarım Mekanizması ( Nükleotid Eksizyon Onarım Mekanizması ) verisi de bilim dünyasına sunuluyor. UvrA , UvrB , UvrC adlı 3 genin ortaklığında onarım yapan enzime Aziz Sancar '' ABC Excinuclease '' adını veriyor. ( excision - nuclease kelimelerinin birleşimi ile oluşturulmuş. bkz. excision : kesip çıkarma ; nuclease : nükleaz ) 


    Aklınızda bulunsun şu ana kadar anlatılan tüm çalışmalar E.Coli bakterisi üzerinde yapılan çalışmalara ilişkin bulgulardır. Ptt'nin bastığı hatıra pulunda Aziz Sancar'ın fotoğrafının yanında yer alan iki adet DNA sarmalı görselinin birincisi bu onarım mekanizmasının şemasıdır. İkinci şema mı? Durun henüz İnsan vücuduna ilişkin DNA onarım mekanizmasının keşfine gelmedik. 


    Aziz Sancar'ın İkili Kesim -1 adını verdiği nükleotid eksizyon onarım mekanizması ile DNA'da meydana gelen kimyasal ve fiziksel etkenlerin yarattığı tahriplerin onarıldığı kanıtlanmış oldu. İkili Kesim - 2 'ye geçmeden önce sırada Aziz Sancar'ın bir başka önemli araştırması ve '' En Güzel Makalem '', '' Yunus Emre Destanım '' dediği makalesi var.

    '' Yunus Emre Destanım '' olarak andığı makalesine ilişkin araştırması ise ; Transcription - Coupled Repair ( TCR; Yazılımla Eşlenmiş Onarım ) hakkında. Transkripsiyon ( yazılım ) işlemi DNA zincirindeki bilgilerin RNA ( Ribonükleit Asit ) haline dönüştürülmesi işlemidir. İşlemde aracı olan enzim ise RNA Polimeraz enzimidir. Yazılım işlemi sırasında da hata kontrol mekanizması söz konusudur. Onarımın amacı, DNA hasarına bağlı hatalı bir yazılımın olmamasıdır. DNA'daki bilgilerin doğru haliyle nakledilmesi gerekir. Yazılım sırasında hatalı DNA'yı aktarmak daha birçok hatanın ortaya çıkmasına, sorunlu yaşamlara hatta ölümlere neden olur. Aziz Sancar, bu onarımın da nasıl gerçekleştiğini, mekanizmasını keşfederek tüm araştırmasını parça parça makale olarak yayımlamak yerine tek bir makalede yayımlıyor. 

'' Daha ilgi çeken, insan sağlığı bakımından daha önemli olan buluşlarım var. Ama bence bu makalem benim en güzel makalemdir. Biyokimyası güzel, verileri güzel, sunuşu güzel. Türk arkadaşlara, bu benim Yunus Emre Destanımdır derim. '' AZİZ SANCAR

    Sancar diğer makalelerine de Piri Reis gibi benzer adlar vererek tarihimizin önemli isimlerine atıfta bulunma inceliğini de göstermiş. Kitapta Sancar'ın daha birçok önemli bulgu ve araştırmalarını da bulacaksınız; ancak biz artık en önemli kısma gelelim.

   Gwen ( Esta Gwendolyn ) Sancar'a göre Aziz Sancar'ın Nobel ödülünü kazanmasının nedeni ne fotoliyaz çalışmaları, ne de E. Coli bakterisinde keşfettiği Nükleotid Eksizyon Onarım Mekanizmasıdır ( İkili Kesim 1 ). Aziz Sancar'ı mutlu sona ulaştıran tüm bu verilerin temelinde yükselen Nucleotide Excision Repair ( Nükleotik Eksizyon Onarım ) Mekanizmasının insanda nasıl çalıştığını aydınlattığı an, Nobel'i kazandığı andır. 



    Aziz Sancar insandaki onarım mekanizmasına da Nucleotide Excision Repair - 2 yani  İkili Kesim Onarım Mekanizması - 2  adını verecektir. İşte Ptt pulunda en sağda yer alan DNA sarmalı da insandaki onarım mekanizmasını gösteren şemadır.

    Sancar ve arkadaşlarının yaptığı deneylerde, E. Coli bakterisindeki hasarlı nükleotid parçalarını kesip çıkarma mekanizmasından daha farklı ve karmaşık olan insandaki onarım mekanizmasında; DNA'da meydana gelen hasarları onarmak için fiziksel enerjinin yanında kimyasal enerji de kullanıldığı görülmüştür. Bakterilerde hasarlı birkaç baz için 12 baz kesilip atılırken, insanda birkaç hasarlı baz nedeniyle 27 baz kesilip atıldığı da bulunan sonuçlar arasındadır.


www.studyblue.com'dan alınmıştır.

    Kitapta da yer alan, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi'nde yayımlanan röportajdan alıntı yaparsak ;

'' - Görülüyor ki onarım mekanizması pek ekonomik değil, bir-iki bozuk bazdan kurtulmak için ayrıca 25 sağlıklı bazı kesip atıyor. ( 27 = 25+2 ) Ondan ötesi, bu nispeten basit görünen bir reaksiyon için 16 protein-gen kullanılıyor. Bunun bir sebebi var mı?

Aziz Sancar : Önce bir bakterinin 3 proteinle yapabildiğini gerçekleştirmek için insanlarda niye 16 proteine gerek var onu yanıtlayayım. İnsan genomu, bakteri genomundan 1000 kat daha büyüktür ve bu büyük genomda bozulmuş, zarara uğrayan bazı bulmak daha zordur ve bu nedenle daha karmaşık bir mekanizmaya bağlıdır, bütün bunlar daha çok protein gerektirir. 

Hatalı bir-iki bazı atmak için ayrıca 25 sağlam bazı harcama sorusuna gelince : Kesen Nükleaz enzimi her türlü baz tahribini onarır. DNA'yı oluşturan bazların yapısını tahrip eden bazı maddeler, örneğin sigara dumanındaki benzopyrene, DNA'ya bağlandığında işgal ettiği yer o kadar büyüktür ki, enzimin baza bağlanıp onu kesmesi imkansızdır. O nedenle enzim, DNA zincirinin zarar görmüş bazın çok daha ötesinden, 27 baz uzunluğundaki bölümü iki yerinden kesip çıkartıyor. Aslında, hücrelerde bol enerji yapan maddeler var ve yeni bazları sentezlemek hücre için büyük bir yük değildir. ''


23 Aralık 1994 Science dergisi
    Tabi tüm bu konulardaki araştırmalar sadece Sancar ve ekibi tarafından yapılmıyor. Konu hakkında çalışan Hollandalı ve Japon gruplar da var. Öne geçmek adına her biri sıkı bir rekabet içerisinde. Bilim dünyasında, ikinci olmak diye bir şey yok,  ilk açıklamayı yapan kimse onun ismi geçiyor kaynaklara. Aziz Sancar bu amansız yarışı en önde göğüsleyebilmek için ekibiyle birlikte gecelerce uykusuz kaldığı yoğun ve zorlu bir çalışma temposuna giriyor. Sancar ve ekibi 8 Kasım 1991 tarihinde keşiflerini tamamlıyor ve 15 Nisan 1992'de makalelerini yayımlatıyor. Kendilerinden kısa bir süre sonra rekabet içinde oldukları ekip de çalışmanın bulgularını onaylayan sonuçlarını yayımlıyorlar, geç kalıyorlar haliyle. Sancar'ın ilgili makalesi 23 Aralık 1994 tarihli Science dergisinde de '' Yılın Molekülü : DNA Onarım Enzimi '' başlığı ile kapak oluyor. 

    Çözüme kavuşturulan soruların yanında Sancar'ın kafasını kurcalayan, hala peşini takip ettiği bazı sorular var.  Nükleotidi kesen enzim, ufak bir bozukluğu olan DNA bazlarını, normal olan bir DNA bazından nasıl ayırt ediyor? Sancar ve ekibi soruyu açıklamaya yönelik, süreci açıklayan bir model öneriyor. Bu model dışında başka gruplarca da oluşturulmuş modeller var. Aziz Sancar'ın modelinde, 16 proteinden oluşan enzim, DNA'nın hatalı bazını 3-4 kez  yoklayarak tanıyor ve baz hakkında hata yapma olasılığını azaltıyor. Yapılan tekrar taramaya rağmen hatalı baz bazen tanımlanamıyor. Nadiren de olsa enzimin hatasız bir nükleotid zincirini bozuk sanıp kesip attığı da oluyor. DNA'dan kesilen hatasız 27 bazın yerine DNA polimeraz enzimi tarafından tekrar normal bazlar sentezleniyor. Bazen sentezleme sırasında da DNA polimeraz enzimi, arada bir yanlış baz zincirini yerleştirebiliyor. Alın size yeniden bir mutasyon. Tüm bu aşamalarla teker teker uğraşan Sancar, modeline dair yukarıdaki savları da birer birer ispatlıyor. 

    Gelelim kansere çözüm umutlarını yeşerten çalışmaya.

    Aziz Sancar, Piri Reis adını verdiği çalışması ile artık 40 yıllık çabasını daha büyük bir başarıyla taçlandırıyor. ( evet Sancar için her zaman çıkılacak bir üst basamak var ve Sancar'ın asla durmaya niyeti yok. ) Kanserin tedavisi için Sancar'ın DNA onarım mekanizması önem arz ediyor.  Şöyle ki DNA, sahip olduğu hasarların fiziksel ve kimyasal tahriplerini yine kendi onarım mekanizması yoluyla onarıyor onarmasına da, kanserin tedavisinde kullanılan ilaçlar da sağlıklı hücrelerin ölmesine neden oluyor. Sancar ve ekibi, DNA onarım yöntemleriyle uyumlu yeni kanser ilaçları ve tedavisi geliştirebilir miyiz ? diye soruyorlar.


46 kromozomun her biri için DNA onarım haritası
   46 kromozom için DNA onarım haritasını çıkarıyorlar. Araştırma Genes & Development adlı dergide yayımlanıyor ve çok ses getiriyor.

'' Bu yöntem ve haritalandırma, bize kanser hastalarında kemoterapinin daha etkin kullanımı veya nükleotid ölçeğinde etkinliğini gösterecek yeni gelişmelere yol açabilir. Tedavi ile ilgilenen bir bilim insanı bize hangi gen veya genomun hangi bölgesiyle ilgilendiğini söylesin, biz de ona o gen ve bölgede onarımın nasıl yapıldığını söyleyelim. Genomdaki 6 milyar baz çiftinden bir minik bölge işaretleyebilir ve burada onarımın nasıl yapıldığını söyleyebiliriz. '' AZİZ SANCAR


DNA onarım haritasının yakından görünümü  

    Araştırma sayesinde ilaçların etkinlik dereceleri, meydana getirdikleri zararlar ölçülebilecek. Harita, hekimlerin hastaya uygun ilacı ve dozu seçmesine yardımcı olacak. Araştırmanın bir başka bulgusu daha var. DNA'da protein kodlamayan bol miktarda DNA dizileri yer alıyor. Protein kodlamayan bu dizilerin hiçbir şey yapmadıkları düşünülürken, onarım mekanizmasının bu protein kodlamayan yerleri de onardıkları görülüyor. Bir onarım varsa; bir görevi, haliyle bir önemi de vardır sonucu çıkarılıyor. 

'' Şans hazırlıklı beyinleri tercih eder! ''  LOUIS PASTEUR

    Aziz Sancar, geniş bilgi birikimi ve pratik zekasıyla bu şansı, Türkiye'den Abd'ye dönüş yolunda, bir uçakta karşılıyor. Uçakta verilen dergilerden birini okurken, biyolojik saate ilişkin bir yazı gözüne ilişiyor. Yazıda gözleri görmeyen insanların, gece gündüzü gözleri ile göremeseler dahi biyolojik saate uygun olarak yaşadıkları, gece olduğunda uykuya gittikleri yazıyor. O an Aziz Sancar'ın aklına ışıkla aktive olan fotoliyaz enziminin insandaki karşılığı olduğu bazı bilim insanlarınca iddia edilen iki gen geliyor. Yalnız, Aziz Sancar fotoliyazın insanda direkt karşılığı olan bir enzimin olduğu görüşüne en başından itibaren karşı. Kendisi insanda farklı bir onarım mekanizması olduğunu yukarıda okuduğunuz üzere zaten ispatlamıştı. Diğer bilim insanları, ilgili genlerin ışıktan etkilenmesi nedeniyle fotoliyazın insandaki karşılığı olduğunu düşünüyor. Aziz Sancar'ın beyninde bir ışık çakıyor. İlgili genlerin fotoliyazın insandaki karşılığı değil de; biyolojik saat düzenini ayarlayan genler olduğuna karar veriyor. Hemen üniversitesinin patent ofisini arayıp, Cryptochrome ( Kriptokrom ) isminin patentinin alınmasını istiyor. İlgili genin ismine atfen bulgusuna vereceği adı tescilletiyor. 

    Sancar'ın daha önce sirkadiyen saat ve kronobiyoloji hakkında çok bilgisi yokken, bir yazı ile DNA onarımı ve kansere ilişkin araştırmasını genişletecek bir alana daha el atmış oluyor. Konuya ilişkin hipotezini yaptığı deneylerle de kanıtlıyor. Daha sonra başka bilim insanlarınca da biyolojik saati düzenleyen başka genler bulunuyor.

    İlaçların tedavi edici etkisinde, uygulandığı saatin dahi önemi büyük. Aziz Sancar, bu bağlamda kronoterapiyi, biyolojik saat ve onarım mekanizmasının çalışma prensibine dahil ediyor. Kanser hastalarını en etkili şekilde tedavi etmek için hangi saat aralığında kemoterapi görmeleri gerektiğini araştırıyorlar. 

    Sancar, DNA onarım mekanizmasının en alt seviyede çalıştığı saat aralığında ilaçların verilmesi, kemoterapinin yapılması gerektiğini söylüyor. Zira DNA onarım mekanizması sayesinde, yok edilmek istenen kanserli hücreler de onarılıyor. Üstelik kanser ilaçlarının yan etki olarak sağlıklı hücrelere zarar vermesi de cabası. DNA onarımı günün belli saatlerinde maksimum ve minimum noktalarına ulaşıyor. Kanserle mücadele edebilmek için onarımın minimal olduğu saati tespit etmek çok önemli. 

   Güneşin UV ışınlarının kanser riskini artıran saat aralığı da araştırılıyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, farelerin sabah aralığında maruz kaldıkları güneş ışığının, akşam saatlerine oranla çok daha fazla kanser riskini artırdığı görülüyor. Fareler gececi ( nokturnal ), insanlar ise gündüzcü ( diurnal ) canlılar oldukları için araştırmanın insanlar için tam tersi sonuç doğuracağı düşünülüyor. Yani güneş ışığının kanser yapıcı etkisi sabah saatlerinden akşama doğru katlanarak artıyor. Sancar ve çalışma arkadaşları, kanser tedavisinin daha etkili ve daha az yan etkisi olabilmesi amacıyla bir program geliştirmek için tüm kapasite seferber olmuş durumda. Şimdilik çalışmalarını başarıya ulaştırmanın en az 5 yıl süreceğini düşünüyor.



     Sancar'ın bilimsel çalışmalarına ilişkin kitaptan ve okuduğum ilgili kaynaklardan edindiğim bilgilere dair yazım burada bitiyor. Artık işin biraz magazinine girme hakkımız var. Bursalı, kitapta Sancar'ın inatçı yönünü sergileyen 20 yıllık bir küskünlüğe de değiniyor. Sancar, kitapta konu edilmesini istememesine rağmen Bursalı dayanamamış. Aziz Sancar, bilimsel rekabet içerisinde büyük bir haksızlığa uğramış ve kendisine bu haksızlığı yapan kişiyle 20 yıl boyunca hiç konuşmamış. İşin ilginç yanı bu bilim insanının kim olduğu. Duyunca ağzınız açık kalacak. Şahsen benim kaldı. Evet o ünlü bilim insanını siz de en az benim kadar tanıyorsunuz. Tahmin edin bakalım kim?

    Aziz Sancar'a gelen tebrikler arasında kendisini en çok heyecanlandıran İsveç Türk İşçi Sendikası'nın '' Güzel çalıştın, güzel neticeler aldın, Nobel aldın, tebrik ederiz. '' mesajı olmuş. Aziz Sancar'ın çok değerli gördüğü bu mesaj ise şu an laboratuvarının duvarında asılı. 
Aziz Sancar ve İsveç Kraliyet ailesinden  Prenses Christina 

    Kitabın sonunda Orhan Bursalı, İsveç Kraliyet Akademisi'nce düzenlenen törene ilişkin ayrıntılı bilgi ve belgeler sunuyor. Ayrıca törene ilişkin tüm fotoğraf, röportaj, Sancar'ın sunduğu ders ve diğer kaynakları NobelPrize adlı sitede bulabilirsiniz. ( Yazının üstüne tıklayarak direkt Aziz Sancar'a ilişkin kaynağa ulaşabilirsiniz. ) 

    Yazının sonuna doğru eklemek istediğim bir nokta var. Orhan Pamuk'tan sonra Nobel ödülünü alarak, hele de umutsuz olduğumuz bilim alanında, ara eleman yetiştiren bir ülke değil; Nobel ödüllü bilim insanları yetiştiren bir ülke olduğumuzu / olabileceğimizi gösterdiği için kendisine sonsuz saygılarımı ve minnetimi sunuyorum. Yaptığı araştırmaların içeriğini kavradıkça, okuduğum makaleler ve ilgili yazılarda 'Sancar' soyadını gördükçe, yüzümde her defasında büyük bir tebessüm oluştu. Sanki tüm bu başarılara ben imza atmışım gibi göğsüm kabardı. Senin gibi örnek insanlara çokça ihtiyacımız olduğu şu günlerde, yüzümüzü güldürdün ya Aziz Sancar, helal olsun sana! 

    Orhan Bursalı'ya, Aziz Sancar'la daha yakından tanışmamızı sağladığı için bir kez daha teşekkür eder, Aziz Sancar'ın birgün Nobel ödülünü alacağı ileri görüşlülüğü için de ayrıca tebrik ederim. Kitabı ise, umutlarının peşinden asla vazgeçmeme cesaretini gösteren tüm okurlara tavsiye ederim. 


Orhan Bursalı, Aziz Sancar, Ertuğrul Özkök ( Nobel Töreninden bir kare )
    Aziz Sancar, Nobel madalya ve sertifikasını, 19 Mayıs 2016 Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'nda Anıtkabir'e armağan etti. Yani ülkesine armağan etti! 





20 Haziran 2016 Pazartesi

DOSYA 1 # GÖRDÜĞÜMÜZÜ VE BİLDİĞİMİZİ SANDIĞIMIZ ŞEYLERİ NE KADAR GÖRÜYOR VE BİLİYORUZ?


Fotoğraf www.fasttech.com'dan alınmıştır

    'Change Blindness' meali ile 'Değişim Körlüğü' beynimizin bize oynadığı oyunlardan sadece birisidir. Bakmak ve görmek arasındaki o ince farka da tam on ikiden vuran bir kavramdır. Beynimiz gözümüzün odaklandığı noktada sadece ihtiyacı olan, bilme gerekliliği duyduğu verileri algılar. Odaklanılan nokta dışında gördüğümüzü sandığımız çoğu şey ise bir varsayımdan ibarettir. Odak dışında kalan değişimleri fark etmek ise ancak özel bir inceleme ve efor sarf etme ile mümkündür. Bu durum sadece biyolojik alanda değil; sosyolojik, kültürel, siyasi birçok alanda da farklı adlar altında varlığını devam ettiriyor. Yaşadığımız toplumun arka planında meydana gelen değişikliklere günlük hayatın rutininde kaybolarak dikkat etmememiz; kültürel olarak benimsediğimiz birçok kavramı ipso facto ( kaçınılmaz bir sonuç olarak ) kabullenip, doğru ya da yanlış olmasını sorgulamadan durumlara uygulamaktan çekinmememiz; siyasi platformda toplumu galeyana getirecek veya tepki toplayacak birçok siyasi icraatin sorumluluğundan kaçınmak için siyasilerin halkın dikkatini daha kışkırtıcı ve gündelik polemiklere yöneltecek girişimlerde bulunması ve halkın her şey gözlerinin önünde olup biterken, aleyhine olan bitenlere odaklanmak yerine ilgisini bu gereksiz, popülist yaklaşımlara yöneltmeye devam etmesi 'Change Blindness' denilen kavramın birçok alanda karşımıza çıkabileceğini örnekleyen durumlardır. Kimi zaman ön yargı, kimi zaman algı operasyonu, kimi zaman öngörü, kimi zaman tanık olma, kimi zaman tecrübe, kimi zaman tarafgirlik gibi adlar altında kendini gösteriyor. Ancak aslolan şey ise kendimizi sadece olana odaklanmış ve bize yetecek kadar her şeyi bildiğimizi hatta çoğu zaman en doğrusunu bildiğimizi düşünerek geçirirken, gerçeklerin bize rağmen değişmesi, dönüşmesi, farklılaşması ancak bizim bunları fark edemeyecek kadar kendi bildiklerimize tek doğruymuş gibi sarılmaya inatla devam etmemizdir. Bir çocuk gibi her daim yeniliklere, değişimlere açık olmak ve merak duygusunun pekiştirdiği sorgulamalara devam etmek, yanılabileceğimiz gerçeğinin her zaman olanaklı olduğunu kabul etmek gerekli. Bertrand Russell '' Düşüncelerim için ölmeyi göze almam; çünkü yanılıyor olabilirim. '' der. Yanılmak işin tabiatında vardır, önemli olan yanılıyor olma olasılığını kabul edebilme yürekliliği ve açık fikirliliği ile arayışa devam etmektir. Yolda olmaktan, cesaretle sorgulamaktan vazgeçmemek dileğiyle.



18 Mayıs 2016 Çarşamba

KİTAP 47 # 1002. GECE MASALLARI - DER. YİĞİT DEĞER BENGİ


1002. GECE MASALLARI

Derleme : Yiğit Değer Bengi

Bülent Somay / Barış Müstecaplıoğlu /Giovanni Scognamillo / Nazlı Eray / Ümit Kireççi /
Kadir Aydemir / Altan Öktem / Arzu Çur / Ferhan Ertürk / Yiğit Değer Bengi / Gündüz Öğüt / Orhan Duru / İzzet Yasar / Evren İmre / Levent Şenyürek / Çiler İlhan / 
Sadık Yemni / Levent Mete / Muammer Yüksel / İhsan Oktay Anar

Metis Yayınları
1. Baskı 2005

Tür:  Fantastik / Fantazi / Öykü
236 Sayfa

    1002. Gece Masalları çeşitli yazarlara ait 'Fantastik Öykü'lerin yer aldığı, Yiğit Değer Bengi tarafından yayıma hazırlanmış bir derleme. Ülkemizde yerli Fantastik eserlerin sayısı düşünüldüğünde derleme olması açısından türünün ilk örneklerinden biri. Bu tarz genç dimağların, yaratıcı yazarların bolca olduğu kitapları çok seviyorum. Hele ülkemizde üretimin ve verimin düşük olduğu Fantastik Kurgu, Bilim Kurgu, Polisiye gibi alanlarda yeni yazarlar keşfetmek, olağanüstü başarılı kurgu ve yazım kabiliyetine sahip yazarlarımızın olduğunu görmek hem büyük bir mutluluk hem de umut kaynağı.

Bülent Somay
    Kitabımız Bülent Somay'ın sunuş yazısı ile başlıyor. Somay, bu seçkinin 'Fantastik Öyküler' derlemesi olarak Türkiye'de bir ilk olduğunu, başka dillerde dahi fantastik öykü derlemelerinin sık görülmediğini, neden olarak fantazinin geniş ve ayrıntılı dünyası nedeniyle öyküden çok romana yakın bir tür olmasını gösteriyor.

    Somay, kitaptaki öykülerin Fantazi Edebiyatını da içeren fantastik çekirdek çevresinde kurulduğunu; kısaca Fantastik Edebiyata dahil eserler yanı sıra, bir de fantastik öğeler barındıran ama Fantastik Edebiyata dahil olmayan eserler olduğunu belirtiyor; Wilde'ın Dorian Grey'i, Wells'in Görünmeyen Adam'ı, Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsa'sı örneklerinde olduğu gibi.


     Fantastik Edebiyatın söylemsel düzeyde yeni, alternatif bir simgesel düzen kurmayı hedeflediğini, bu yeni düzenin var olandan son derece radikal farklılıklar  içerebileceği gibi yalnızca görünüşe ilişkin değişiklikler de içerebileceği değerlendirmesinden sonra Somay, Fantastik ve Fantazi Edebiyatı arasındaki ayrıma değiniyor. Ayrımsal bağlamda, Fantastik'in edebiyatta her zaman var olduğunu ve var olacağını, buna karşın Fantazi Edebiyatının bir alt tür olarak 20.yüzyılın ilk çeyreğinden sonra ortaya çıktığını ve okur kitlesini hızla artırarak yaygınlaştığını vurguluyor.

    Bilim Kurgu Edebiyatının Türkiye'deki konumuna da değinmeyi ihmal etmeyen Somay, 1950'lerden beri Türkiye'de çekirdek bir Bilim Kurgu meraklısı çevresi olmasına rağmen, Bilim Kurgu'nun ne yayıncılığında ne de yazarlığında çok büyük bir atılımın gerçekleştiği, Bilim Kurgu'nun altın çağını bırakın teneke çağındaki kadar bile bir izleyici kitlesinin bu topraklarda oluşmadığı eleştirisinde bulunuyor, haklı olarak. Buna en büyük neden olarak da Türkiye'nin pozitivist bir düşünce geleneğine yabancı olmasını gösteriyor. Rasyonalist düşünce geleneğinin yokluğunun yerli Polisiyenin oluşumuna da engel olduğunu, son yıllarda başta Polisiye olmak üzere her iki alt türde de güzel ürünler verilmeye başlandığını; ancak geç kalındığını ifade ediyor. Artık bilimdeki yeni buluşlara hayranlıkla, ağzı açık bakacak bir izleyici kitlesi olmadığı gibi, kimsenin zeki dedektifin kılı kırk yaran akıl yürütmelerini kafa sallayarak izlemeye niyetli olmadığını belirtiyor.  Bu noktada Fantastik Edebiyata bir şerh düşüp onu diğer türlerden ömür açısından ayırıyor. Metaforların Çağının asla geçmeyeceği, ejderhalara, elflere, hobbitlere hala inanabileceğimizi  vurguluyor.

'' Metafor civa gibidir, ele avuca sığmaz, hiç aklınıza gelmeyecek anlamlara sıçrayıverir bazen. Fantazi işte bu yüzden çok ama çok önemli bir tür, bir nevi gizli silah, kullanmasını bilene. ''

Yiğit Değer Bengi
    Daha sonra sözü Yiğit Değer Bengi alıyor. Böyle güzel bir seçkiye de imzasını atan yazar, Fantastik, Fantazya, Fantastik Kurgu tanımlarının hala tam olarak yerini bulmadığını ancak yazarların eser vermek için türün tamamlanmasını bekleyemeyeceklerini ekliyor. Neyin Fantastik olup neyin olmadığına referanslarla değinen yazar, Fantastiğin bir nevi '' Kaçış Edebiyatı '' olduğunu  ancak türde yazan birçok yazarın bu kaçışı  birbirinden farklı bakış açılarıyla zenginleştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda kitapta, daha önce okuduğum Fantastik öykülerden oluşan kitabı '' Çift Başlı Kartal '' dan bir öyküsü yer alan Bengi, Fantastik edebiyatı, coğrafyanın kültür birikimiyle harmanlayarak muhteşem fantastik öyküler açığa çıkaran bir yazar. Bengi sayesinde, aslında bu toprakların fantastik edebiyat için ne kadar zengin bir metafiziksel ve metaforsal kaynaklara sahip olduğunu, becerikli yazarların kurgularında ne kadar başarılı eserlere dönüşebileceğini görüyoruz.

    Son olarak Bengi, hakikatin bir başka boyutunu anlamak isteyen fantastik okurlarına Friedrich Nietzsche'den okkalı bir alıntı sunuyor;

'' O halde nedir hakikat? Metaforlardan meydana gelen seyyah bir mihmandar...Uzun süre kullanıla kullanıla insanlarda sabit, kitabi ve bağlayıcı hale gelen bir mihmandar. Hakikatler öyle olduğunu zamanla unuttuğumuz yanılsamalardan ibarettir. '' 

bol çiçekli llkbahar temalarına devam :)
    Kitabın ismi 1001. Gece Masalları'ndan çok, üstat Edgar Allan Poe'nun '' Şehrazat'ın 1002. Masalı '' eserine yapılmış bir gönderme, eskinin masallarının modern edebiyatın akıcılığı içine girdiğinde açığa çıkan tekinsiz bir derleme. Bengi'nin deyimiyle 20. öykü olarak görebileceğimiz kitabın kapağı, Kenan Yarar tarafından çizilmiş, Fırat Yaşa tarafından renklendirilmiş. Buradan anlayabileceğiniz üzere kitapta toplam 19 öykü bulunuyor. Fantastik edebiyata yabancı olmayanların yakından tanıdığı Barış Müstecaplıoğlu'ndan, Altay Öktem'e, Giovanni Scognamillo'dan İhsan Oktay Anar'a ve Nazlı Eray'a kadar birçok değerli yazarın öyküleri yer alıyor kitapta.

   En sevdiğim ve defalarca okuyabileceğime emin olduğum öyküler ise şöyle; babasının, hasta hücrelerin yenilenmesi üzerine çalışmalarını devam ettiren bir büyücünün, iksirinin etki süresini uzatmak için paragöz bir katilden yardım almak mecburiyetinde kalması ve bu iksiri halktan insanlara çok ucuza sunabilmek adına göze aldığı riskleri konu alan, Barış Müstecaplıoğlu'nun zekasını ustaca konuşturduğu '' İksir Ustası '' adlı öyküsü.

    Altay Öktem'in kara mizah ögeleri barındıran, döngüsel bir korku filmi tadındaki kurnazca hazırlandığı her halinden belli '' Oyun '' adlı öyküsü.

    Kadir Aydemir'e ait, lanetli bir evde yaşayanlar ve lanetli evin hiç konu edilmemiş komşu hanesindeki genç bir çiftin başına gelen son derece huzursuz edici, bir karabasan kadar tekinsiz olayların işlendiği '' Kara Uyku '' adlı öykü.

    Okurken öykünün ağırlığını ellerinizde hissedeceğiniz (evet neden olmasın?), yazarın uyarılarına rağmen ellerinizi arkada tutma sabrını gösteremeyeceğiniz, mitolojinin modern dünyaya çarpıcı bir hayal gücü ile uyarlaması olan Arzu Çur'a ait '' Elleriniz Arkada Tutun! '' adlı öykü. ( Ekstra olarak yazarın, yazılarını ve şiirlerini paylaştığı bir blogu varmış, ilgilenenler için buraya bırakıyorum; http://arzucur.blogspot.com.tr/ )

    Bir gün uyandığınızda dilinize, düşün dünyanıza ve kaleminize hakim alfabenin harflerinin teker teker silindiğinde, başınıza ne tarz trajikomik durumların geleceğini yarım gülüş yarım üzgünlük ile ( aynen tıpkı Mona Lisa gibi ) okuduğunuz Evren İmre'ye ait '' Sfenksin Doğuşu '' adlı öykü.

    Öyküye fantastik özelliği veren kurgusal olayı aynı zamanda psikiyatrik bir vaka olarak da modern bir açıklamaya kavuşturmanız mümkün olan, kutu kutu peçete değil ( kutu peçete ne arar la, holivutta mı yaşıyoz? ) rulo rulo tuvalet kağıtlarını bitirecek kadar ağlamanıza sebebiyet verecek kadar dram barındıran Levent Şenyürek'e ait  '' Çiçekler Dondu '' adlı öykü.

    Ve son olarak ustalara saygı duruşunda assolist olarak sahneye çıkan İhsan Oktay Anar'a ait '' İnşaat İşçisi Rıfkı'nın Dehşet Verici Akıbeti '' adlı öykü.  Bir Merzifonlu işçi, başlık parasını toplayabilmek için şehre göçmüş bir köy delikanlısı ve Batının havalı şatolarında yaşayan vampirinin aynı kurguda buluşmasının tek sebebi olabilirdi, o da ; İhsan Oktay Anar'ın sınırların ötesine uzanan beynelmilel hayalgücünün peşini bırakmayan Anadolu'nun Paris'i '' Çorum'' un tekinsiz, bir o kadar da sevimli hayaleti. 

    Muhteşem bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Devamını bir sonraki doğum günümde pastamı üflemeden önce dilek çetelemde bir dilek olarak sıraya yerleştirebilecek kadar çok büyük bir istekle bekliyorum. du bi dk... lan..unutun bu kısmı ! Kestik ! Kestik !

13 Mayıs 2016 Cuma

KİTAP 46 # GÖĞÜ DELEN ADAM ( PAPALAGI ) - ERICH SCHEURMANN


GÖĞÜ DELEN ADAM
 ( DER PAPALAGI )

Erich Schuermann

Çeviri: Levent Tayla


Ayrıntı Yayınları
12. Baskı 2014

Tür:  Deneme / Eleştiri / Antropoloji 
110 Sayfa

    Göğü Delen Adam, büyük bir beğeniyle başladığım, okudukça beğeni skalamda 10 puandan 1 puana düşmeyi başarabilen tek kitap. Aşağıda metnin çekici ve yerinde başlangıcına karşın çoğunlukla içi boş ve gittikçe bağnazlaşan eleştirilerine, kendi içindeki çelişki ve tutarsızlıklarına detaylıca değineceğim. İzninizle yazımı bir kez daha ne kadar büyük yazar olduğunu anladığım 'Cesur Yeni Dünya' nın yaratıcısı Aldous Huxley'in o yüce hatırasına adayarak başlıyorum.

    Kitabımız Samoa adasındaki huzur ve barış içerisindeki Tiavea kabilesinin Avrupa görmüş reisi Tuiavii'nin kendi yerli dilinde ifade ettiği konuşmalardan oluşuyor. Tuiavii'nin bu konuşmayı Avrupa'da yayımlamak gibi bir niyeti yoktur, bu yazıları sadece kendi Polinezyalı halkının şeytan modern toplumdan / insandan uzak durması için yazmayı düşünmüştür. Ancak yazar Erich Scheurmann bu yerlinin konuşmalarını onun bilgisi dışında Avrupa'nın okur çevresine aktarmayı tercih eder. Nedeni ise doğayla henüz içiçe bir insanın Avrupalının kültürüne hangi gözlerle baktığını bizlere göstermektir.


     Yerli insan, beyaz ve yabancı insana Papalagi demektedir. Bu kavram aynı zamanda 'Göğü Delen Adam' anlamına gelmektedir. Tuiavii'nin Güneydenizi'nin tüm ilkel halklarına çağrısı, kendilerini Avrupa'nın ''aydınlanmış'' modern halklarından koparmalarıdır. Tuiavii Avrupa'yı hiçe saymakla birlikte, yerli atalarının Avrupa'nın ışığıyla aydınlanmak gibi büyük bir yanılgıya düştükleri düşüncesindedir. Her ne kadar kitabın son bölümünde Avrupalı insanın ışığı ile Hristiyanlıkla tanışıp, kendi tanrılarından kurtulup gerçek Tanrıyı buldukları için Avrupalı insanı kardeş belledikleri tutarsızlığına düşmüş olsa da.

'' Sevgili kardeşlerim bir zamanlar, henüz hiçbirimiz Katolikliğin parıldayan ışığıyla tanışmamıştık, karanlıkta oturup duruyorduk... Daha yüreklerimiz büyük sevgiyi tanımamıştı, kulaklarımız Tanrı'nın sesine tıkalıydı.

Papalagi bize ışığı getirdi. Karanlığımızdan kurtarmak için geldi bize. Işığı getiren o olduğu için, beyaz adamın Tanrı adını verdiği Yüce Ruh'un sesi olduğu için, saygı gösterdik ona. Papalagi'yi kardeşimiz belledik, öyle gördük.''

   Tuiavii insanları kendilerinden koparan, düzmeceliğe ve doğaldışılığa sürükleyen Avrupa kültürünün değerinin nerede yattığını bir türlü anlamaz. Kitabın yazarına göre Tuiavii özelde Avrupa toplumunu genelde modern insanı kendi halkına alçakgönüllü bir yüreğin kendini ele vermesi şeklinde olağanüstü bir yalınlıkla ve elem dolu bir sesle aktarmıştır. 


    Kitabın ilk aşamada gidişi güzel, Tuiavii'nin modern insanın içinde bulunduğu çıkmazı somut veriler ve nitelikli değerlendirmeler eşliğinde vereceğini düşünüyoruz ve metine büyük umutlarla devam ediyoruz daha sonra 'hah iyi halt ettik' nidalarıyla çıldırma eşiğinden kitabın kısa olması sayesinde kılpayı dönüyoruz.

    Gelelim saatlerce (s)övdüğüm kitabımıza. Bölümlere ayrılan kitabın ilk bölümü insanın kıyafetle örtünmesi üzerine. İnsanın hem örtünmek için kendini paralarken hem de tensel doyum yakalamak adına teni azıcık çıplak görme fırsatı yakalamak için can atma ikiyüzlülüğü yeriliyor. Kısacası Tuiavii, modern insanın, ilişkinin manevi değeri yerine tensel doyumu hedeflemesini bunu da örtünme ahlakı ile saklama çabasını eleştiriyor. Ardından insanın yatarken güneş ışığı yerine, her yerini saran bir örtüye bürünmesi ve doğanın bir hediyesi olan güneşin ışığından ve sıcaklığından kendini bir yapaylığa mahkum etmesini doğru bulmadığını aslında tüm bu örtünmenin kör ve budala beyaz insanın kendine dair utancını gizlemek için sadece bir araç olduğunu belirtiyor.

    Kitabın ikinci bölümünde mekanın şekillendirilmesi eleştiriliyor. Başta caddelerin, sokakların, hanelerin yerleşimi ve özelde de hanelerdeki odaların insanı doğadan koparıp, suni bir yaşama alanına hapsedişi, insanın ihtiyacından çok alanın, insana nasıl da dar gelebildiği aktarılıyor. Giriş ve çıkış adı altında tek bir kapının olduğu bu hanelerde, komşuların birbiriyle karşılaşmamak ve birbirlerine selam vermemek adına nasıl bin takla attıklarını; birbirlerine yabancılaşan insanın doğaya da yabancılaşıp hem nefret ettikleri hem de boğuldukları bu gürültülü, havasız taş yapılara, kendilerine ne kadar zarar verse de büyük bir bağla tutunduklarını görüyoruz.

    Buraya kadar kitap adeta bir ters distopya. İlkel bir insanın çıplak gözlerle baktığı modern dünyanın saf ve el değmemiş korkunçluğu yaşadığımız dünyanın distopik yönünü sergiliyor. Hiçbir anlamı olmayan ve bizi hasta eden pek çok müsrifliklerimiz ve tüm bunlara bencilce atfettiğimiz olağanüstü manalar ister istemez dünyamızı distopik yapıyor.

    Gelelim paranın bir ilkelin gözünden tanımlandığı üçüncü bölüme; Yuvarlak metal ve ağır kağıtlar. Bu bölümde paranın günlük hayatta neredeyse her gün yaptığımız eleştirisinden daha nitelikli ve çığır açıcı bir değerlendirmesi yok. Paranın modern dünyanın tanrısı olmasına rağmen bir meta olarak ayrıştırıcı doğasında insanı mutlu etmeye yetemeyecek kadar ulu olmadığı eleştirisi var. Tamam haklı ancak bunlar bizim de yaptığımız yüzeysel eleştiriler, Tuiavii gibi bilge bir ilkelin parayı meta olarak kabulü üzerinden yorumlamasından çok kendi doğayla özdeşliğinin üstünlüğü ve çeşitli avantajı üzerinden farklı ve şaşırtıcı bir bakış açısıyla değerlendirmesini beklerdim. Zira para, parayı tanımayan toplumlar için gerçekten şaşırtıcı bir güce ve dinamiğe sahip. Bu dinamiği paraya ihtiyaç duymamış biri olmanın saflığıyla yerle bir etmesini ve para olmadan da yaşanacak mutlu ve huzurlu bir toplumun olduğunu kanıtlamasını isterdim. Ne çok şey istemişim lan. Millet para isterken benim istediğim şeye bak. 

   Daha sonra, modern insanın bolca zamanı olmasına rağmen hala zamansızlıktan yakınması eleştiriliyor. Bu bölümde iyiden iyice canımı sıkmaya başladı bu kitap. Hayır gerçekliği tüm çıplaklığıyla suratıma çarptığı için değil tabiki. Gerçekliğin kestiği parmak acımaz, ama Tuiavii'nin yaptığı bildiğiniz dangozluk. Tuiavii insanların zamanı, saatlere, dakika ve saniyelere bölüşünü doğal bulmamış, ben de bulmuyorum. Sistemin insanı bir kıskaca alması ve bolca çalıştırması yanı sıra kontrol etmesini kolaylaştıran bir parçalama işlemi olarak görüyorum bu uygulamayı. Ancak Tuiavii'nin bu konuya yaklaşımı yaşımızı bilecek olmamızı sağlaması ve yaşımızı bilecek olmamızın ise ölümümüze ne kadar kaldığını gösterip hayatımızın tüm keyfini kaçıracağı kadar sığ ve bencilce bir yaklaşım. Tuiavii abimiz çaktırmasa da tam bir epiküryen, kusura bakmasın ama bu zaten şikayet ettiği modern insanın hayata yaklaşımının ta kendisi. Ölümsüz gibi her şeyi tüket, yok et, israf et, keyfine bak! Yani ben bir ilkelin ölüme bu gözle bakacağını asla düşünmüyorum. Doğada her şeyin bir ruhu olduğunu düşünen birçok ilkel toplum, ölümü doğaya dönüş, o yüce ruha katılış olarak görürken bu ilkelin ölümden korkması okuduğum birçok ilkel toplumun dini, kültürel raconuna ters. 


    Dördüncü bölümde modern insanın ürettiği metaların 'Şey' adı altında yergisi var. Ancak bu yergi öyle tırt bir nedene dayandırılıyor ki bildiğiniz yobaz kafası. Üretilen bunca şeyin israf olmasından, insanın doğayı yok etme, gezegeni tüketme ve canlılara zarar verme çabasından öte olmadığını belirtmesini beklerken, adamın eleştirisi şu oluyor; Modern insan, Yüce Ruh olan Tanrı'yı yenmek, onun yerine geçmek için tüm bu şeyleri üretiyor. Ama ne yaparsa yapsın Yüce Ruh'u alt edemeyecek! İşte bu noktada kitabın yazarının ciddi anlamda Erich Schuermann olduğunu, kitabının gezgin ve egzotik soslu bağnaz bir din propagandası olduğunu anlamaya başlıyoruz. Kitabın sonuna doğru ve en sonunda yazarın hayatını okuduğumuzda ne kadar haklı olduğumuzu anlayıp, kendimize çoktan hak ettiğimiz Oscar ödülünü geç de olsa verme mertliğini gösteriyoruz. 

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tuiavii 'düşünme' eyleminin ölümcül bir hastalık olduğu saçmalığına kadar vardırmış olayı. Düşünmenin ölümcül bir hastalık olduğunu iddia edeceğine, ilkel insanın da kültür ve becerilerinin temelinde yatanın  düşünsel bir uğraş olduğunu, modern toplumun bu uğraşı düşünsel görmeyecek kadar düşünme kavramını bencilce kendine mal ettiğini savunmasını beklerdim. Kısaca düşünmekten çok, düşünme eyleminin niteliğini ve kavramsal içeriğini eleştirseydi işte tam bir bilge ilkel derdim ama bildiğin modern bağnazın teki çıktı adam. En absürdü ise modern insanın doğal düşünmeden yoksunluğunun nedenini kitaplar olarak göstermiş olması. ( Evet ulan kitap! Aklınız alıyor mu? Alıyorsa lütfen sessizce ve hızlıca ok imlecinizi farenizin yardımıyla ekranın sağ üst köşesine getirip çarpı işaretine tıklayıp acil terk ediniz bu arenayı :( ) Üstelik bunu nasıl göstermiş? Modern dünya hakkındaki düşüncelerini kağıda yazarak. Tutarlılığa bak sen. Ben şu an geçici olarak doğal düşünmeden yoksunsam bunun tek nedeni kitabın bağnazlık seviyesinde sınır tanımayan, çağ atlayan cüretidir. 

   Kitabın sonuna doğru patron adeta çıldırmış. Daha ne kadar saçmalarsam ilkel görünürüm diyerek modern insanı aşağılamadığı nokta kalmamış, hayır ben de aşağılıyorum yeri geldikçe ama böyle dogmatik, eften püften sebeplerle değil. Gerekçeler iyice din bazlı hale dönmüş, ekolojik nedenler işi çıktığı için mekandan erkenden ayrılmak zorunda kalmış herhalde. Hayır modern toplumu yeri geldiğinde en sert eleştirenlerden biri iken, sağ olsun bu kitap sayesinde tam bir modernizm, sanayileşme savunucusu oldum. Merakı Tanrı'ya hakaret gören, İnsanın düşünsel sorgulayışını ve arayışını küçümseyen, insanı sadece ölümsüzlüğü isteyen bir canlı ve hayatını bile uzatamadığı haksız yargısıyla itham eden bu adam karşısında modern dünyayı savunmayayım da napayım?

'' Papalagi hala kendisini ölümden koruyan bir makine yapmayı beceremedi. Tanrı'nın her an yaptığından, gerçekleştirdiğinden daha büyük hiçbir şey beceremedi şimdiye dek. Makineleri, marifetleri, büyüleri, hiçbir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu, daha huzurlu kılmaya. ''

    Kopuş bu kopuş kitabın beklentilerimi karşılama oranı yokuştan aşağı yuvarlanan bir topun hızına ters orantılı olarak 989685626556'e katlanarak azaldı. Tuiavii'nin bilge olduğu sıkça vurgulanan metinde Tuiavii'nin bilgeliği, yazar Erich Scheurmann'ın misyonerlik çalışmalarına katıldığı cemaatte, Samoa anılarıyla popüler olduğu ve ardından bu kitabı yayınlamaya karar verdiği gerçeğinin başladığı noktada bitiyor. Kitapta Tuiavii'ye ait ifadeler varsa bile biz bunu yazarın ağır basan cemaate yaranma ve bolca dini propaganda yapma ihtiyacından dolayı çıkarmakta zorlanıyoruz. Bana kalır ise bu kitap tamamen kurmaca. Birçok tutarsızlık ve çelişkilerle dolu. Ben anlatıcıyı, ilkel bilge bir adamdan çok teselliyi modern topluma haksızca sövmekte bulan ve bu arada da 'ilkel toplumlar bile gerçek tanrı yolunda sen hala neyin kafasındasın?' savıyla cemaatte kendini kanıtlamaya çalışan mutsuz biri olarak gördüm.

    Ayrıntı yayınlarından çıkan kitapları sekmeden seven bir okur olarak, bu kitabı hiç beğenmediğim gibi üstüne bir de nefret ettim. Ama kitabın seveni pek bir bol, bu kadar seven arasında ben de bir istisna olayım çok mu? Hem boş atıp dolu tutma çabasından ileri geçip gerekçelerimi de gösterdiğim onca yazı yazdım, boru mu? Bence Cesur Yeni Dünya'nın son bölümünü okuyun, modern topluma yabancı, doğayla bütünleşen bir ilkelin gerçek bakış açısı gerçekten nasıl olurmuş çok daha iyi bir kurguyla görün.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...