26 Ağustos 2014 Salı

KİTAP 26 # ZÜMRÜT KENT / OZ BÜYÜCÜSÜ - LYMAN FRANK BAUM

 

ZÜMRÜT KENT
OZ BÜYÜCÜSÜ
/ THE EMERALD CITY OF OZ

Lyman Frank Baum

Çeviri: Nihal Yeğinobalı
Engin Yayıncılık
1.Baskı Ekim 1989

Tür: Masal
166 sayfa


     Zümrüt Kent daha çok bilinen adıyla Oz Büyücüsü.
Filmini izlemeyen kaç kişi vardır bilmiyorum ama izleyenlerin şu an muhabbetini yaptığıma değecek kadar çok olduğu kesin. Ben de o kişilerden biriyim. Filmini çocukken televizyonda defalarca gündüz gösteriminde ağzım sulanarak izlerdim. Ki ben bir filmi defalarca seyredebilen bir insan da değilim maalesef. Kitabı olduğunu ise yakın zamanda 'Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap'ı incelerken öğrendim ve hemen okuma listeme ekledim.

     Kitabımızda Dorothy adlı küçük bir kızımız var, Dorothy'nin anne ve babası yok, Emm Yengesi ve Henry Amcası ile Kansas'ın uçsuz bucaksız, ağaçsız otluklarının arasında yaşamakta. Bir de Toto adında minik şirin bir köpeği var. İşte Dorothy'nin hepi topu sahip olduğu her şey bu sevdiği insanlar ve küçücük fakirhane evden ibaret. Bir gün öyle bir hortum gelir ki küçük kız sığınağa yetişemeden köpeğiyle evin içinde hortuma teslim olur. Hortum evi alır yükseltir, yükseltir, bu sırada evin içindeki kızcağız yorgunluktan kendini yatağına atıverir. Evin sertçe sarsılması ile uyanır ve artık evin havada süzülmediğini ve hiç bilmediği gür ağaçlı bol yeşillikli cennet gibi bir tepeye kondurulduğunu görür. Sadece bu yeşillik değildir gördüğü, karşısında kendisiyle aynı boyda ama yetişkin olan küçük küçük insanları da bulur. Bu halkın adı Mançkinler'dir.




''Ey yüce büyücü Mançkinler diyarına hoş geldin.
O kötü yürekli Doğu cadısını öldürüp Mançkinleri özgürlüğe kavuşturduğun için sana gönül borcuyla borçluyuz.''  

     Tabi küçük kız bu olanlardan hiçbir şey anlamaz. Meğerse geldiği yerde dört adet El varmış: Güney, Kuzey, Doğu ve Batı Elleri. Doğu ve Batı Elleri'nin büyücü Cadıları kötü kalpliyken, Güney ve Kuzey'in büyücü cadıları ise iyi kalplidir. Evet cadılar da iyi olabiliyormuş zira kızın konuştuğu Kuzey Cadısı modern dünyalarda artık cadıların, büyücülerin, sihirbazların soylarının tükendiğini belirtirken bu anektoda da yer veriyor. İşte bu kötü Doğu Cadı'sını ise bizim kızımız Dorothy öldürmüş, tabi iyi kalpli, sevimli ve karıncayı bile incitemeyecek olan Dorothy bu durumdan hiçbir şey anlamıyor. Bir bakıyor ki hortumla gelen ev Doğu Cadısı'nın üzerine inmiş ve evin altından can veren cadının bir tek ayakları ve ayaklarındaki büyülü gümüş pabuçlar dışarıda kalmış. Mançkin halkı, küçük kızın orada kalıp onlara baş olmasını isterlerken, Dorothy ise bir an önce evine dönmek için ağlamaya başlıyor. Bunun üzerine Mançkinliler ona yardım edemeyeceklerini çünkü Dört El'in etrafında aşılmaz çöllerin olduğunu, ona yardım etse etse büyücülerin en büyüğü ve en güçlüsü tüm bu dört elin ortasındaki Zümrüt Kent'te yer alan Ulu Oz Büyücüsü'nün yardım edebileceğini söylüyorlar. Kıza kötü Doğu Cadısı'nın ne işe yaradığını tam bilemedikleri ama çok güçlü bir büyüye sahip olduğundan emin oldukları gümüş ayakkabıları da veriyorlar. Kuzey Cadısı kızı koruması için bir de alına öpücük konduruyor. Ayakkabıları da giyen kız, elinde evden aldığı yemek sepeti ve köpeği Toto ile yola koyuluyor.



     İşte bundan sonra olacakları bildiğinizi düşünüyorum. Ama kendilerinden bahsetmezsem bu yazının tam olmayacağını düşündüğüm için, olayların gidişatından biraz daha bahsedeceğim.

     Dorothy yolda ilerlerken yolun kenarındaki çitlerin ardında uzanan geniş mısır tarlasında bir korkuluk görüyor. Yalnız bu korkuluk canlı ve konuşuyor. Kazıkta asılı ve gece gündüz bu kazıkta asılı kalıp kargaları korkutmaktan canı artık iyiden iyiye sıkılan Korkuluk küçük kızdan kazıktan kurtulmak için yardım istiyor. Küçük kızın yardımı ile kazıktan kurtulan Korkuluk kızın Ulu Oz Büyücüsü'ne gittiğini ve neden gittiğini öğreniyor. Adını ilk defa duyduğu ve duymamasını da  kendi beyinsizliğine verdiği şu Ulu Oz'un kendisine de bir beyin verip veremeyeceğini soruyor. Saman dolu kafasının ona yaşattığı üzüntüden kurtulmak için küçük kız Dorothy ve köpekcik Toto'yla birlikte Korkuluk da yola koyuluyor.




     Yol alan üçlü yolda tutulup kalmış bir teneke adam görüyorlar. Teneke Adam odun keserken yağmura yakalanıp yağdanlığını da evde unutunca olduğu yerde kasılıp kalmış. Tekrar hareket edebilmesi için yağlanması gerek. Ona da yardım ettikten sonra Teneke Adam da Ulu Oz Büyücüsü'nün kendisine bir zamanlar insanken sahip olduğu ama artık yokluğunu çok hissettiği bir yürek verip veremeyeceğini soruyor. Cevabını almak üzere bu üçlüye katılıp yollara düşüyor.

      Yol boyunca çeşitli tehlikeler ve yaratıklarla karşılaşan dörtlünün karşısına bir aslan çıkıyor. İlk başta Aslan'dan çok korkuyorlar daha sonra ise Aslan'ın kendilerinden daha korkak olduğunu öğreniyorlar. Aslan bu korkaklığıyla adına layık olaması derdinden muzdarip, Ulu Oz Büyücüsü'nün kendisine de cesaret verip veremeyeceğini soruyor. O da cevap almak üzere bu ekibe takılıp vuruyor kendini yollara.




      Beşlinin başına neler geliyor neler, kötülerle de karşılaşıyorlar, iyilerle de. Aşılmaz Uçurumlar, başa çıkılması gereken kötü büyücüler,  uyutan haşhaş bahçeleri, konuşan fareler, uçan maymunlar, porselen şehirler vs derken işler hiç tahmin ettikleri gibi gitmiyor ve gerçekten tahmin edilemez birçok şey oluyor. Merak etmeyin, kitabın asıl bölümleri size kaldı zira kitap o kadar çeşitli ve farklı olaylardan oluşuyor ki bu anlattıklarım kitabın ilk birkaç sayfasını teşkil ediyor. Sonuna doğru gerçekten şaşkınlık geçiriyorsunuz. ( tabi filmi seyretmediyseniz ve kitabını daha önce okumadıysanız, ben filmi unuttuğumdan yine şaşırdım )


      Kısacası bu çağdaş masal o kadar içten, o kadar samimi ki bu kafadarlar amaçlarına kavuşsun ya da kavuşmasın aralarındaki bağa, kurdukları arkadaşlığa, yıkılmaz dostluğa hayran olmamak elde değil. Kitap beni aldı çocukluğuma götürdü. Bir an büyüdüğümü ve yılların ne kadar çabuk geçtiğini fark etmek ise az da olsa üzdü. Çocukluğun o saf, samimi sıcaklığında kendimi bulmaksa çok iyi geldi.( Tabi snickers da iyi geliyor orası ayrı )  Kitabı şiddetle okumanızı tavsiye ederim ve kesinlikle filmini de izleyin. Ölmeden önce izlenmesi gereken filmlerden biri bence.

    Kitabın çevirisi ise biraz yeşilçam tadındaydı ki bunu da eski bir çeviri olmasına bağlıyorum ama anlam açısından çok tatmin ediciydi. Nihal Yeğinobalı da zaten kendini kanıtlamış, saygın çevirmenlerimizden biri.Ellerine sağlık. Lakin çok sevmeme rağmen Engin Yayıncılık'ın kitaplarında eksik olmayan yazım yanlışları bu kitapta da vardı. Ama çevirilerinin kalitesi gözümde her zaman bu durumu tolere ediyor o yüzden sıkıntı olmadı.
 
   Herkese keyifli okumalar ve seyirler diliyorum.



böylece;

ABD'li yazar Frank L. Baum'a ait Zümrüt Kent -  Oz Büyücüsü adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Bir masal kitabı kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 

21 Ağustos 2014 Perşembe

Yaz Okuma Şenliği Raporu # 2

 


 
 
     Merhabalar, bir şenlik ayı sonuna daha geldik. Maalesef bu ay sınavlarımdan dolayı performansım yüksek değildi, üstelik yine sınavlarım var ( Ah bitmedi şu çilem! ) ve bu yüzden kitap okumaya vakit ayırmakta çok zorlanıyorum. En azından hiç okumamaktan yeğdir diyerek izninizle totalde okuduklarım listesini yazmaya girişiyorum: 




2. Kategori (10 puan): Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap.

Deliduman - Emrah Serbes  351 sayfa


7. Kategori (10 puan): Fransız edebiyatından bir kitap.

Veba- Albert Camus  303 sayfa

8. Kategori (10 puan): Bir savaş kitabı.

Boyalı Kuş- Jerzy Kosinski  243 sayfa


10. Kategori (10 puan): Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap.

Kutsal Dedektiflik Bürosu- Douglas Adams  358 sayfa


15. Kategori (10 puan):Bir masal kitabı.

Zümrüt Kent Oz Büyücüsü - Frank Baum  166 sayfa

16. Kategori (10 puan): Herhangi bir edebiyat ödülü kazanmış bir kitap.

Yaşlı Adam ve Deniz- Ernest Hemingway  132 sayfa

17. Kategori (10 puan): Bir biyografi/otobiyografi kitabı.

Marie Curie Radyoaktivitenin Keşfi- Naomi Pasachoff 123 sayfa

22. Kategori (10 puan): İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap.

Silo -- Hugh Howey  517 sayfa


27. Kategori (Her bir kitap 10 puan, iki kitap da okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 50 puan): İsminde zıt anlamlı kelimeler olan iki kitap.

Pi'nin Yaşamı- Yann Martel  343 sayfa

28. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 60 puan): Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden 3 kitap.

2. Siddhartha - Hermann Hesse  152 sayfa

3.Bıçak Sırtı ( Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) -Philip K. Dick 197 sayfa

29. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplamda 70 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.

Yeraltındaki Melekler Yeryüzündeki Şeytanlar- Sevil Atasoy  335 sayfa

Kabil- Jose Saramago  146 sayfa

30. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 50 puan, toplamda 80 puan): 17., 18. ve 19. yüzyılda yazılmış birer kitap.

17.yy için Hamlet - William Shakespeare   185 sayfa

18.yy için Rahibe- Denis Diderot  211 sayfa


19.yy için- Dubrovski- Puşkin  272 sayfa



Toplamda 16 kitap okumuşum.

16* 10 = 160 puan

 30. kategoriyi tamamladığım için ekstra 50 puan

4034 okunan sayfanın getirdiği 40 puan;

Toplam = 250 Puan 

Tatmin edici değil kabul ediyorum ama bereketli olsun ne diyeyim artık :D

Herkese keyifli okumalar diliyorum.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

KİTAP 25 # YERALTINDAKİ MELEKLER YERYÜZÜNDEKİ ŞEYTANLAR - Prof. Dr. SEVİL ATASOY

 

YERALTINDAKİ MELEKLER 
YERYÜZÜNDEKİ ŞEYTANLAR

Prof. Dr. Sevil Atasoy

Doğan Kitap
1.Baskı 2013

Tür: Adli Tıp / Kriminoloji
335 sayfa

    Öncelikle bu kitabı nasıl anlatsam bilemiyorum. Bir yandan adli tıp ve kriminoloji hususunda  bolca bilgi veresim var hem kitaba hem de kendi bilgilerime dayanarak ama kitapta da o kadar bilgi var ki, konuyu dağıtmadan anlatabilirsem kendime bir çikolata hediye edeceğim.( adli tıp zorunlu derslerimden biriydi, ilk başta psikolojimi çok bozdu aa dostlar! Gece kabuslarıma girdi tüm o cesetler, cinayete kurban gidenler, yananlar, parçalananlar vs. vs. sonrasında ister istemez alışıyor insan, ben de alıştım haliyle, ne kadar alışılırsa artık, bu sefer de öğrendiklerimle başta insan zekası olmak üzere gerek adli tıbba gerek kriminolojiye hayranlığım günden güne katlanarak arttı. Öyle de ilginç ve etkileyici bir alan. Off ne çok konuşuyorum ben ya! )

   Unutmadan tvde yayınladındığı zamanlar sıkı bir izleyicisi olduğum, öncelikle belirtmeden geçemeyeceğim bir konu var: Dexter!  evet şu deli gibi izlediğimiz dizi! ( Siz Kanıt adlı diziyi diyeceğimi sandınız değil mi? aa ayıp ettiniz tabiki onun da sıkı bir izleyicisiydim kaçar mıydı bir bölüm bile? Aslaaa! ) Bu kitap, dizinin hayranlarını dizinin farklı bir boyutuyla; gerçek boyutuyla tanıştıracak. Çünkü içinde Dexter'ın ilham alındığı kişi ve Dexter'ı maalesef ilham alan katiller var.

    Adli tıp öncelikle tıbbın bir dalı olmakla birlikte, suçun ve suçlunun ortaya çıkarılmasına katkıda bulunan kriminalistik bir alan. Adli nitelikli ve tıbbi içerikli olay ve olgularda gerekli bilgilerin edinilmesi açısından hayati bir öneme sahip. Ama tabi filmlerde gördüğünüz üzere salt bir parmak izi kişiyi suçlamak için yeterli veri sayılmıyor, zira bunlar hukuken delil değil belirti olarak sayılıyor. Delil değil belirti olan köklü bir saç teli, parmak izi gibi doğal belirtilerle de elbette suç ispatlanır lakin sayısal açıdan ve ikna edicilik açısından yeterli olsun.Bu anlamda filmlere fazla takılıp kalmayın.Eğer polisiye bir senaryo yahut kitap yazacaksanız hepinize tavsiyem birer adli tıp ve krimonoloji kitabı edinin. Ha bir de Ceza Kanunu  ve Ceza Muhakemesi Kanunu edinmeyi de unutmayın. Çünkü bazen dikkat ediyorum benim gibi daha öğrencilik aşamasında olan bir kişinin bile gözüne batacak kadar bariz gerek adli tıbbi gerek muhakeme hataları oluyor. Hatta abartılar bile mevcut. Kitapta Sevil Atasoy da filmlere gereğinden fazla kapılıp gerçekten uzaklaşmamız hususunda okuyucuyu uyarıyor. Ayrıca bir güzellik daha yapmış, kitap sonuna polisiye meraklıları ve yazarları için doyurucu nitelikle kriminalistik ve adli tıbbi bilgiler vermiş.


     Kitapta Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın mezarının açılması, Pop'un Kralı Michael Jackson'la ilgili tecavüz davaları ve ölümüne neden olan dikkatsizlikler hususunda da bilgiler var.
İlk konu hakkında, basında ilk çıktığında nedenini her adli tıpçı gibi benim de tahmin ettiğim Sayın Turgut Özal'ın cesedinin bozulmamış olmasını kerametle açıklayan birçok site ve haber gördüm. Ortada keramet değil sabunlaşma var evet.Durun konuyu daha da açayım. Öldükten sonra cesetler Ölü Sertliği ( rigor mortis) sonrası Çürüme (Dekompozisyon) evresine geçerler. Bu evrenin süresi cesede ait özelliklere, çevredeki hayvan, böcek, bakteri gibi canlı özelliklere, ısı, nem gibi fiziksel etkenlere bağlı olarak değişim gösterir. Pütrefaksiyon dediğimiz kokuşma da haliyle bu aşamanın içindedir. Yalnız bazen çevre koşulları öyle uygundur ki çürümenin üç istisnasından biri karşımıza çıkabilir. Üç durumda ceset çürümez:

1- Mumyalaşma
2- Sabunlaşma
3- Maserasyon

    Sabunlaşma genelde şişman insanlarda görülür ve ortamda gereken nem var ve hava yoksa ceset çürümeyecek ve sabunlaşacaktır. İşte merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın cesedinin çürümesinin nedeni budur. Kitapta daha detaylı şekilde anlatıyor Sayın Sevil Atasoy. Böyle bir cesedin en önemli artısı ise bedenle birlikte çoğu organın da çürümemesi ve adli tıbbi araştırmalarda birçok verinin elde edilmesini olanaklı kılarak fazlaca kolaylaştırması. Sayın Sevil Atasoy bu hususta basında çıkan birçok verinin çarpıklığını ve doğruları yansıtmadığını eleştirirken aynı zamanda yapılan otopsideki eksiklikleri, sonuçların ortaya konmasında ve basının aydınlatılmasındaki görevin yerine getirilmemesini sert bir dille eleştiriyor. Kısaca konuyu merak edenler konunun ayrıntılarını kitapta bulacaklardır.

   Yazar kitabında parmak izleri, vücudun dış bölümündeki izler, kıllar, boy ve kilo, fasiyal rekonstrüksiyon, ( yüzün yeniden şekillendirilmesi) gibi birçok kimliklendirme (identifikasyon) yöntemi ve yer yer bunları ilk defa gerçekleştirenler yanı sıra, gelişmesinde katkıda bulunanlara da değiniyor. Aynı zamanda bu işlemlerin hatalı yapılması sonucu suçsuz kişilerin yıllarca hapislerde kaldığını, kiminin idam sehpasından kıl payı kurtarıldığını, kimi maktüllerin ise katilinin bu yüzden yıllarca bulunamadığını belirtiyor.

Fasiyal rekonstrüksiyon
 
     Kitapta bazı cinayetlerin hiçbir zaman çözülemediğini de görüyoruz. Örneğin tarihin ünlü seri katillerinden biri olan; Karındeşen Jack'in kim olduğunun bulunamaması yahut Abd basını kadar dünya basınını da ilgisini çeken bir dava olan evinin bodrumunda canice öldürülmüş şekilde bulunan 6 yaşındaki küçük güzellik kraliçesi Johnbenet Ramsey'in katilinin hiçbir zaman bulunamaması gibi.  Karındeşen Jack; en çok bilinen seri katillerden biri olduğu için sanırım ismi size de tanıdık gelmiştir. Halbuki bu katil kadar vahşice ve sayıca fazla cinayet işleyen katiller hiç de küçümsenmeyecek kadar çok.

    Sayın Sevil Atasoy öyle katillerden bahsediyor ki kitapta bazıları cinayet işlemekten sıkılıp kendisini bulamayan polise atarlı bir mektup gönderirken, bazıları kendilerini basına şikayet ediyor. Bazıları ise cinayet sırasında yanlışlıkla kendini öldürebilirken ava giderken avlanır misali mağdur tarafından yahut yakını tarafından öldürülebiliyor.

    Ayrıca başta da bahsettiğim gibi Dexter adlı dizinin kitabının yazarı ( evet aslında bir kitap serisinden uyarlamaymış ben de yeni öğrendim ) Dexter'ı gerçek bir katilden esinlenerek yazmış. Katilin adını vermeyeceğim merak edenler mesaj kutucuğundan sorabilirler. Kitabı alın da okuyun diye söylemiyorum, Sayın Atasoy'un emeğine de haksızlık yapmış olmayayım . Ya da nette taratın bulursunuz sanırım bir şeyler. Dexter'a özenip ne kadar kişinin cinayet işlediğini hatta bazen savcıların ithamlarında katili Dexter'a benzetmesinin dahi söz konusu olduğunu da belirtmeden geçmemiş yazar.



      Kitapta çok ilginç rahatsızlıklara, avantaj mı dezavantaj mı olduğu belli olmayan bazı genetik hastalıklara da yer verilmiş. Mesela kendini ölü zannedenler yahut hafızalarına kaydedilmiş hiçbir şeyi unutmayanlar, uyurgezerlik sırasında şarkı söyleyip dans edip, arabasına binip gidip kayınvalidesi ve kayınbabasını öldürdüğünde hala uyuma aşamasında olan katiller. Tabi bu son durum kanıtlanamadığı için olur da uyurgezer cinayet işlerse kişi, kasten adam öldürmektenher türlü cezayı yiyecektir. İstisnaları olmuş ama muhtemelen başka delillerle desteklendiği içindir.

     Sevil Atasoy bizim de Ceza muhakemesi dersinde sıkça değindiğimiz üzere tanıklığın iki ucu keskin noktasına çok güzel bir şekilde değinmiş. Tanıklık öyle ahım şahım güvenilirliği yüksek olan bir delil değildir. Çoğunlukla kişiler gördüklerini hatırladıkları hususlarda yanılırlar ve bu çoğunlukla gördüklerini sandıkları şeydir, gördükleri değil. Bu yanılmanın sebepleri ise genel hayat akışı içinde edinilen bilgi, kendi hayal dünyamızın genişliği, filmlerden etkilenme oranımız gibi durumlardır. Derste hocamızın verdiği bir örnekle birlikte size bununla ilgili bir video da bırakacağım aşağıda bakalım siz ne kadar başarılı olacaksınız deneyde.
Hocamızın bahsettiği deneyde deneklere bir araba kazası izletiliyor ve kaza sonrası deneklere sorulan sorular sonucu alınan cevaplarda neredeyse deneklerin tamamının arabanın camının parçalandığını söylediği görülüyor. Halbuki arabanın camları sağlam. Peki neden denekler böyle bir cevap veriyor? Çünkü günlük hayatın işleyişinde gördüğümüz kazalarda, gazetelerde okuduğumuz haberlerde, televizyonda izlediğimiz filmlerde arabaların çoğunlukla camı parçalanıyor, bu verilerin gerek ampirik bilgi olması bakımından gerek bilincimize gerek bilincimizle algıladıklarımız dışındaki gördüklerimizin kaydedildiği bilinçaltımıza etkileri çoğunlukla tanıkların yalan beyan vermelerine neden olmaktadır. Kaldı ki bu kadar güvensiz bir delilin bir de gizli tanıklık gibi bir müessesenin kanunlarımıza sokulmasıyla daha da güvensiz bir yargılamaya mahal verdiği doktrin tarafından sıklıkla dile getirilir. Sayın Sevil Atasoy'un kitabında bu konuya da yer ayırması beni ayrıca memnun etti.
Algıda seçicilik testi ( yazıya tıklarsanız testi kendinize uygulayabilirsiniz hatta sonuçlarını benimle de palaşırsanız sevinirim )

    Medyumlar, müneccimler konusu var bir de. Sevil Atasoy bu konudan çok dem vurmuş. Dizisi Kanıt'ı izleyenler bilir, dizide de sıklıkla bu yapıların güvensizliğini, suç ve suçluyu tespit etmede hiçbir işe yaramadığı buna karşın çok fazla rağbet gördüklerini eleştirir de eleştirir kendisi. Dizilerinde de medyumlar birkaç bir şey bilse mutlaka arkasından mantıklı bir açıklaması olurdu bu bilişlerin. Kitapta da bu mantıklı açıklamalara değinmiş. Ayrıca Hipnozla da suçların aydınlatılmasının pek dişe dokunur yararı olmadığını belirtmiş yazar birkaç istisna dışında ve gerçeği söyleme ilacı diye bir ilacın ne kadar üretilmeye çalışılsa da başarılamadığı, ama konuşmayı sağlayan ilaçların olduğu tabi bunu yalan söylemeye engel olmadığını da eklemiş.
Unutmadan Sherlock Holmes gibi bir kerekterin yaratıcısı olan Sir Arthur Conan Doyle'nin çok ilginç ama Spiritüalist olduğunu öğreniyoruz kitaptan hem de öyle böyle değil, hayatını resmen bu işleri kanıtlamaya adamış adam. Çok şaşırdım çok, Sherlock Holmes karakterine bakıyorum bir de Conan Doyle'nin bu merakı ve takıntısına. İnanmak elde değil gerçekten.

      Kitabın sonunda ise yazar, başta Kanıt dizisi severler, hukuk ve tıp öğrencileri , polisiye yazar olmak isteyenler ve ilgililer için güzel bilgiler vermiş. Burada yok yok, çift DNA'sı olup da kendi çocuğu Dna analizinde kardeşinin çıkan kadınlar, kadınların gözyaşının erkeklerde itici bir etki yapması, kişinin kan gördüğünde neden bayıldığı, bazı insanların neden suratsız göründükleri, erkeklerin doğal kokularının kadınları baştan çıkardığı ( ama tabiki pis ter kokusu değil) , besteci Chopin'in ölmeden mezara konulmaktan çok korktuğu için öldükten sonra kendisine otopsi yapılmadan mezara konulmaması yönündeki arzusu ( malum otopside kafatası, göğüs ve karın açılır bu durumda ölmese de ölür herhalde :P ) bu hususta satılan içinde oksijen tankı, el feneri, çift yönlü mikrofon olan güvenli tabutlar, kişinin ileride hangi elini kullanacağının anne karnında belli olup genelde hangi elini ağzına yakın tutuyorsa o elini kullanacağı ( sağlak, solak olma açısından) vs vs gibi bolca doyurucu bilgi var.


    Elbette kitapta katiller ve insanı günlerce etkileyen, düşündüren cinai adli vakıalar var lakin bunları kötü örnek olmaması adına bloguma yazmak istemiyorum.Belirttiğim gibi kitapta, anlattıklarımın tonlarca fazlası bilgi ve vakıa mevcut, kitabı ; adli tıp, kriminoloji meraklıları, polisiye kitap ve film meraklıları, en başta da mesleki bilgi açısından çok şey katacağını düşündüğüm tııbbiyeliler ve hukukçular olmak üzere herkese tavsiye ederim.

    Son olarak sizlere bir bonus sunayım , kitap gördüğüm kadarıyla Sevil Atasoy'un diğer kitaplarında olduğu gibi Khaber adlı sitedeki yazılarının ayrıntılı ve genişletilmiş halinden oluşuyor. Khaber adlı yazıya tıklayın hoop kendinizi Sevil Atasoy'un benim bir günde oturup hepsini okuduğum yazılarının karşısında bulacaksınız. Yazarın neler yazdığını merak edenler, yazarın köşeyazılarını sevenler bu siteden yazarın güncel yazılarını da takip edebilirler,

     Yazımı son olarak Sevil Atasoy'un şu afili cümlesiyle bitireyim ama kitapta belirttiği ayrıntıyı da ekleyerek :


'UNUTMAYIN KUSURSUZ CİNAYET YOKTUR!'
 Kusursuzsa zaten biz onun cinayet olduğunu bilmez, bilsek de aktaramaz, aktarsak da ... kısaca; olayı doğal ölüm yahut kaza olarak kabul ederiz.

böylece;

 Prof. Dr. Sevil Atasoy'a ait Yeraltındaki Melekler Yeryüzündeki Şeytanlar adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 

16 Ağustos 2014 Cumartesi

KİTAP 24 # KUTSAL DEDEKTİFLİK BÜROSU - DOUGLAS ADAMS

   

KUTSAL DEDEKTİFLİK BÜROSU
/ DIRK GENTLY'S HOLISTIC DETECTIVE AGENCY

Douglas Adams

Çeviri: Sevil Cerit
Sarmal Yayınevi
1997

Tür: Bilimkurgu
358 sayfa

 ''Olanaksızı eledikten sonra geride kalan, ne kadar inanılmaz olursa olsun, doğrudur.''
Arthur Conan Doyle,  Dörtlerin Yemini, 1890


    'Otostopçunun Galaksi Rehberi' adlı kitabıyla daha çok bilinen Douglas Adams'ın Dirk Gently serisine ait ilk kitabı; Kutsal Dedektiflik Bürosu. Kitabı okuyanların da sık sık dile getirdiği gibi kitabın çevirisinde bazı sorunlar var. Hani hata yaparsın da başlığı hatalı yapmak da nedir? Tamam başlıklar içeriğe göre yorumlanıp yeniden atılabilir hatta bazen kitabın orijinal adından daha güzel olur çeviri ismi, bunu anlarız da 'Bütünsel Dedektiflik Bürosu'nu 'Kutsal Dedektiflik Bürosu' yapmak neden?  Üstelik daha da ilginci kitabın içinde hiçbir zaman 'Kutsal Dedektiflik Bürosu' ile karşılaşmıyoruz. Kitapta karşımıza 'Bütünsel Dedektiflik Bürosu' çıkıyor. İşte bunlar hep ... öhm neyse biz konumuza dönelim.

    Kitap bir elektronik keşişin ( evet doğru okudunuz ) yüksek ve kayalık bir tepede atının üzerinde otururken canının sıkıldığını belirterek başlıyor. Elektronik keşişin var olma amacı ise bulaşık makinesi, çamaşır makinesi gibi zaman kaybını önleyip sizi zamandan tasarruf ettirmek. Bilirsiniz bulaşık makineleri sizin yerinize bulaşıkları yıkar siz de kalan vakti kendinize ayırabilirsiniz, işte elektronik keşiş de aynı işlevi görüyor. Yok canım bulaşık yıkamıyor elbette, elektronik keşiş sizin yerinize bir şeylere inanıyor böylece herkesin sizden inanmanızı beklediği bütün o şeylere inanmak gibi gittikçe zahmeti artan bir işi yapmaktan sizi kurtarıyor. Ne yazık ki kendisine inanmak için çok fazla şey verilince keşişimizde arıza meydana geliyor bunun sonucunda keşiş önüne gelen her şeye rastgele inanmaya başlayınca kendini çölün tekine atıyla birlikte terk edimiş halde buluyor. Savaşın barış olduğuna, iyinin kötü olduğuna, ayın mavi peynirden yapılmış olduğuna ve Tanrının belli bir posta kutusu numarasına gönderilecek çok miktarda paraya ihtiyacı olduğuna inanıyor. En son Çöle terk edildiğindeyse çevresinde gördüğü her şeyin kendi dahil pembe olduğuna inanıyor. Kısaca keşişin en inanılmaz şeylere inanma konusunda üstüne yok.

''Keşişin bu şeylere inanma süresi ne kadardı?

Keşişe sorarsanız, sonsuza kadar. Dağları hareket ettiren veya bütün karşı delillere rağmen onların pembe renkte olduğunu sanan inanç, çok büyük bir kaya gibi, ne yaparsanız yapın, asla yerinden kımıldamayacak bir inançtı. At ise, gerçekte bunun genellikle 24 saat sürdüğünü biliyordu.''

     Kitabın başlangıcında anlayamadığınız yahut alelade bir anlam sanıp geçtiğiniz cümleler ise kitabın sonunda bir bomba olup patlıyabiliyor. Kitapta o  kadar olağanüstü aynı zamanda bilimsel olaylar gerçekleşiyor ki yazarın tüm bu zıtlıkları ve absürdlükleri nasıl uyumlu bir şekilde bir araya getirdiğine şaşırıp kalıyorsunuz, üstelik Douglas Adams bu işi nükteli ve ironik bir dille yapıyor. Kitapta çok ilginç karakterler ve olaylar var kısacası, ilk başta kafanız karışıyor, tam paniğe kapılacaksınız ki bir gülme ... hayır hayır o değil, aklınıza şu cümleler geliyor:

kendi elcağızlarımla yaptım emeğe saygı lütfen :P
bu arada kedi schrödinger'in kedisi malum kuantum mekaniği :)





    Peki Dirk Gently kim? Dirk Gently asıl adı Dirk Cjelli olan bir dedektif ama bir dedektif titizliğinde biri değil sadece fazlaca zeki aynı zamanda tembel hatta cimri. Cimriliğinin nedeni de çoğunlukla parasız olması. Her zaman olduğu gibi kitapta karmaşıklaşan olayları çözme işi yine Dirk Gently'e düşüyor.


DIRK GENTLY'NİN
BÜTÜNSEL DEDEKTİFLİK BÜROSU

Biz bir suçu BÜTÜNSEL çözeriz.
Biz bir kişiyi BÜTÜNSEL buluruz.
Sorununuza BÜTÜNSEL bir çözüm bulmak için bugun telefon edin.
(Kayıp kediler ve çapraşık boşanma konularında  uzmanız.)
33a Peckender sokak, Londra K1 01-0354 91 12



    İlanda da gördüğünüz üzere Dirk Gently'nin en zekice yöntemi olayları çözerken 'BÜTÜNSEL' hareket etmesi, Dirk Gently temelde her şeyin birbiriyle bağlantısı olduğunu, her sorunun çözümünün, bütünün örüntüsü ve ağı içinde bulunabileceğini ve nedenler ile sonuçlar arasında sandığımızdan daha derin ve iç içe geçmiş bir yapının bulunduğunu düşünüyor. Dirk Gently bu yöntemini ise telefonda konuştuğu kedisini kaybeden yaşlı kadına şöyle örnekliyor? :

''Size bir örnek vereyim. Eğer bir akupunkturcuya diş ağrısı şikayetiyle giderseniz, o sizin kalçanıza bir iğne batırır. Bunu niçin yaptığını biliyor musunuz, Bayan Rawlinson?

Hayır, ben de bilmiyorum, Bayan Rawlinson, fakat öğrenmek niyetindeyiz. Sizinle konuşmak zevkti, Bayan Rawlinson. Güle güle.''

   Douglas Adams'ın kaleminin en sevdiğim yönü ise nesneleri kişileştirmesi. Bu kişileştirmeyi öyle eğlenceli ve farklı yapıyor ki aşağıdaki alıntıladığım yeri okuyunca sizin de bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

''Bir dürbün belli bir hedefi olmaksızın, sadece merak yüzünden Londra'nın gece vakti ufuk çizgisini gözetlemek amacıyla tarıyordu. Sadece neler olup bitiyor, ilgi çekici işe yarar bir şeyler var mı, diye anlamak için biraz oraya biraz buraya bakıyordu.

Dürbün küçük bir hareket dikkatini çektiği için, bir evin üzerinde takılı kaldı. İşte orada. Mutlaka bir şey vardı....Dürbün yeniden durdu - aradığı şeyi bulmuştu, bir pencere pervazıyla bir su borusunun arasında ata biner gibi oturmuş bir şekil....Dürbün dikkatini yoğunlaştırdı... Dürbün durup düşündü, düşündü ve kararını verdi.... Bir el telefona doğru uzandı... Bir el, bir iki saniye için telefonun üzerinde durdu... Uzun süren dikkatli bir duraklama, dürbünle biraz daha gayretli bir çalışma ve sonra el yeniden telefona uzandı, onu kaldırdı ve bir numarayı tuşlamaya başladı.''

     Kitaptaki konudan daha fazla bahsedemeyeceğim zira spoiler kaçacak bu gidişle. Ama şöyle de ipucu vereyim kitapta hortlaklar var, Schrödinger'in kedisi ve haliyle kuantum mekaniği var başta belirttiğim elektronik keşiş var, Dirk Gently var ee daha ne olsun be kardeşim?

    Serinin ikinci kitabı ise Türkçeye 'Ruhun uzun Karanlık Çay Saati' olarak çevrilmiş. Şu an kitaplar Kabalcı yayınevinden yayınlanıyor, benim elimde ise Sarmal Yayınları baskıları mevcut lakin yakın zamanda öğrendiğime göre her ikisinin de çevirmeni aynı. Bu yüzden hangisini bulursanız okuyun, fark etmiyor kısacası.

   Son olarak nette gördüğüm kadarıyla Dirk Gently's Holistic Detective Agency'nin 4 bölümlük bir de tv dizisi mevcut. Merak edenlere ve izlemek isteyenlere duyurmuş olayım.



   Ben kitabı çok sevdim, yazarın kitaplarını her türlü tavsiye ederim. Alın, okuyun ,okutun, eğlenin , düşünün, gülün. Benden şimdilik bu kadar herkese keyifli okumalar diliyorum.


böylece;

Douglas Adams'a ait Kutsal Dedektiflik Bürosu adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Fantastik kurgu/bilim kurgu/distopya/steampunk vb. türde bir kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 



11 Ağustos 2014 Pazartesi

KİTAP 23 # DELİDUMAN - EMRAH SERBES

    

DELİDUMAN

Emrah Serbes

İletişim Yayınları
1.Baskı 2014

Tür: Roman
351 sayfa

     Deliduman bildiğiniz üzere Emrah Serbes'in en son çıkan romanı. Çıkar çıkmaz gidip aldım hatta imza gününe de yetiştirmeye çalıştım ancak o kadar uzun bir imza kuyruğu olmuştu ki zaman kıtlığından imzalatamayıp gerisin geri döndüm.
Her neyse ben kitaptan devam edeyim. Daha önce blogda da Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'ini paylaşmıştım. Erken Kaybedenler; erken kaydeben küçük erkek çocuklarının hikayelerinden oluşuyordu. Hah şimdi Deliduman da bu hikayelerden birinin uzun soluklu roman versiyonu olmuş bence.

    Kitabın konusuna gelirsek;
Kitap kahraman bakış açısıyla yazılmış, kahramanımız ise Çağlar İyice. Çağlar mutsuz ve parçalanmış bir ailede büyümüş 17 yaşında bir genç, ailesinin kendisine yaşattığı mutsuzluk yüzünden psikolojik sorunları olan annesinden de sorumsuz it kopuk babasından da ( ben demiyorum bizzat Çağlar diyor )  nefret ediyor. Nefretin soğukluğunu ise kardeşine duyduğu yoğun sevgi ve ilginin sıcaklığıyla nötrlemeye çalışıyor. Kısaca Çağlar bir erken kaybeden, hayata daha başlamadan birkaç adım geride kalmış, tek telafisi ise gözünde her şeyiyle dört dörtlük olan küçük kız kardeşi Çiğdem İyice. Kız kardeşine öyle bir bağlılığı var ki bu bağlılık ''Vur de vurayım öl de öleyim, ben bu yola kefenimle de çıkmasını bilirim'' ayarlarında. Kısaca kardeşine içten bir samimiyetle tapıyor. Dünya kız kardeşinin etrafında dönüyor ve dünyada ikamet etmekte olan Çağlar'ın da başka bir şeyin etrafında dönmesi imkansız. 9 yaşındaki küçük kız kardeşininse amacı; Pop'un Kralı Michael Jackson'ın Moonwalk dansını yapıp sanal alemde ünlenerek hayatın kendine küçük yaşta verdiği her türlü ağırlıkları üzerinden atmak. Günümüz kapitalist dünyasının getirdiği sanal alemde ünlü olma, kendini beğendirme, egolarını sanal alemde tatmin etme, küçük yaşlara kadar düşen güzel görünme, fazla kilolar, estetizm gibi kaygılarını yazar çok ince mizahi bir dille eleştiriyor bu kurgu üzerinden.

     Kitaptaki diğer karakterler ise Çağlar'ın kendisinden hiç hazetmediği, sürekli giydirmekle meşgul olduğu ve stres topu işlevi gören, kendileriyle yaşayan küçük ilçenin belediye başkanı olan dayısı, Çağlar'ın birlikte mayonez yapma ( sehven hardal yazmışım lütfen dikkate almayınız)  kadersizliğini paylaştığı meslek lisesindeki arkadaşı, dostu, dert ortağı Mikrop Cengiz ve diğer arkadaşı feysteki adıyla TC. Sinem Uzun. Öncelikle kitap bir Gezi Parkı Direnişi romanı değil, Gezi Parkı Direnişi kurgunun sadece bir parçası. Çağlar ise Gezi parkı direnişçisi hiç değil çünkü o her şeye doğuştan muhalefet. Yazar Çağlar'ın gözünden günümüz değer ve yargılarını, olay ve eylemlerini yeri geliyor ciddi, yeri geliyor mizahi, yeri geliyor küfürlü bir uslupla eleştiriyor. Doğuştan bertaraf olan Çağlar bitaraflıkla istisnasız her şeyi eleştiriyor, her şey hakkında kesinlikle bir yorumu var. Çağların ekmekten, sudan, GTA'dan daha çok ihtiyacı olduğu şey ise ''gerçek''.

    Şu muhteşem yetenekleri gösteren yarışmalardan birine katılıyorlar. Kitabı başlatan olaylar zincirinin ilk düğümü burada atılıyor, zincirin en son halkası ise gezi parkı direnişinde son buluyor. Tüm bu süreç içinde Emrah Serbes'in toplumla ve güncel olaylarla ilgili yerinde tespitleriyle karşılaşıyoruz.

''Evlilik programını seyretmeye devam ediyorduk. Ümraniye'den bir kadın aradı amcayı, 'eğer evlenirlerse, adamın çocuklarıyla beraber mi yoksa yalnız mı oturacaklarını' sordu. Amca, iki katlı evinin müstakil olduğunu, kendisinin üst katta, çocuklarının alt katta oturduğunu söyledi dili döndüğünce. Bunun üzerine seyircilerden  biri mikrofonu alıp 'Peki' dedi, 'evin girişleri ayrı mı yoksa ortak mı?' Akıl hastanesinden yeni salmışlardı soruyu soranı. Hepimiz delirdik, senin de artık içeride daha fazla durmanın manası kalmadı demişlerdi.''

''O an, on beş-yirmi adım ötemizde çalışan devasa vinci gördüm, kocaman bir demir iskeleyi derenin iki kenarına doğru indirmeye başladı. Aşağıda, demir iskeleye bağlı çelik halatları tutan işçiler vardı....Derenin karşı tarafında yirmi kişilik meraklı bir kalabalık birikmişti, tanıyordum kimisini, onlar Kıyıdere'nin inşaat seyredenleridir. Nerede yapım halinde bir inşaat görseler, önünde durup ellerini arkalarında kavuşturarak seyretmeye başlarlar.Hatta çoğu zaman inşaata bile gerek yoktur, herhangi bir kazı çalışmasının, kaldırım döşemesinin, peyzaj faaliyetinin, refüjlerdeki yağmurlama sistemi montajının falan yakınlarında durup saatlerce seyredebilirler. Ufacık bir tadilat bile olsa, elinize çekiç alıp balkon duvarınıza çivi çaksanız örneğin, oradan geçiyorlarsa mutlaka durup seyrederler, o çivi duvara yerleşene kadar kıpırdamazlar bir yere.''




    Kardeşinin yarışmaya dahil edilmemesi üzerine sanal alemde küçük kardeşini ünlendirme girişimlerine başlayan Çağlar ve arkadaşı Mikrop Cengiz'i hüsrana uğratan, insanların dünyanın en iyi Moonwalkçusunu tanımalarının önüne geçen en büyük engel işte o sırada patlak veriyor : Gezi Parkı Direnişi. 

'' 'Çağlar son durum nedir?' diye seslendi. Viskiyi dipledim, boğazımdan aşağı yaka yaka indi, annemin üstünü örtüp çıktım yatak odasından, 'Sana karşı dürüst olacağım' dedim. 'Taksim'i kaybettik.'
'Nasıl?'
'Taksim Meydanı, 15.40 itibariyle direnişçilerin eline geçti.'
'Hayır olamaz, inanmıyorum.'
' Ben de. Ağaç için geldiler, bütün meydana el koydular. Tek polis kalmadı piyasada.'
'Ama bu büyük bir terbiyesizlik' ''.




   İşte başlangıçta tüm hayalleri suya düşmüş Çağlar ve Çiğdem'in olaylara tepkisi bu şekilde.İş daha da mizahileşebiliyor ilerleyen sayfalarda.Tencere- tava sesleri duyup ne olduğunu anlamak için balkona çıktıklarında ise şöyle bir diyalogla karşılaşıyoruz;

'' 'Bir saniye bakar mısın Ayla teyze! Niye vuruyorsunuz tencerelere tavalara şimdi?'
Ayla teyze elini çenesinin altına paralel koyup ''Buramıza kadar geldi,' dedi.
'Ne oranıza geldi?'
'Senelerdir susuyoruz, yeter artık, sen de vur.'
'Ben niye vurayım Ayla Teyze? Ben senelerdir susmuyorum sizin gibi.Bir şey söylemek istesem yine söylerim.'
'Hani nerede, ne söylüyorsun? Neye karşı çıkıyorsun öyle evde oturarak?'
'Twitter'ı takip etmiyor musunuz acaba? Kıyıdere'de destek eylemi var bu gece. Vapur'un oraya gidin, orada çalın tencerenizi tavanızı bence. Daha etkili olur.'
'Biz burada yapıyoruz eylemi, Twitter'da değil.'
'Lan ben size Twitter'da eylem mi var dedim? Eylemin yeri ve saati yazıyor orada.'

Kız kardeşim de o ara, elinde salladığı oklavayla deli gibi koşarak çıktı balkona, 'Hepinizi bölge valimiz Götüm Bey'e şikayet edeceğim.' diye bağırdı tencere tava çalanlara. Tam balkon kapısını kapatıyordum ki karşı apartmandaki bir kadının diğerine seslendiğini duydum; 'Vah vah, çocukları da dinci yapmışlar.'
Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ; 'Ne!' diye bağırdım 'Biz mi dinciyiz? Allah aşkına bizim neremiz dinci?' Bir elimi kız kardeşimin omzuna koyup 
'Biz dinci değiliz, kız kardeşimle ben agnostiğiz!'
'Ne gostiz?'
'Ya kapat kapıyı gir içeri cahil! Seninle tartıştığım hata!' ''

    Yukarıda gördüğünüz gibi ''G.tüm Beyler, Dedemi kanser eden Parti, Ya kime vereceksiniz mecbur bize Partisi, Direnişle birlikte izlenme rekorları kıran Kanal'' gibi isim, kanal ve partiler yerine kullanılan ifadeler var.

    Kitap güzeldi ama ille de alıp okuyun diyebileceğim kadar değil, Erken Kaybedenler'in uzun versiyonu olarak gördüğüm kitap benim beklentilerimi tam karşılamasa da beğenenler çok fazla. Onlara hürmeten alıp okuyabilirsiniz. Daha ekleyecek bir nokta görmüyorum, herkese keyifli okumalar diliyorum.

böylece;

daha önce sadece bir kitabını okuduğum Emrah Serbes'e ait Deliduman adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde; Sadece tek bir kitabını okuduğunuz ve sevdiğiniz bir yazardan bir kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 


6 Ağustos 2014 Çarşamba

KİTAP 22 # BIÇAK SIRTI ( ANDROİDLER ELEKTRİKLİ KOYUN DÜŞLER Mİ ? ) / FİLM 2 # BLADE RUNNER



BIÇAK SIRTI 
(ANDROİDLER ELEKTRİKLİ KOYUN DÜŞLER Mİ?)
/ DO ANDROIDS DREAM OF ELECTRIC SHEEP?


Philip K. Dick

Çeviri: Damla Işık 
Kavram Yayınları
1.Basım 1996
Tür: Bilim Kurgu
197 sayfa



Film
BLADE RUNNER

Yönetmen: Ridley Scott

Oyuncular:Harrison Ford
Rutger Hauer
Sean Young
Edward James Olmos
Daryl Hannah

     Bu yazımda edebiyat dünyasında ve sinema tarihinde önemli yere sahip iki kült yapıttan bahsedeceğim:

     Biri bilim kurgu kitapları içinde önemli bir yere sahip Philip K. Dick tarafından yazılmış yazarın hayalgücüne hayranlık uyandıran Bıçak Sırtı nam-ı diğer Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? kitabı;

     Diğeri sinema tarihinin iki kült filminin yönetmenliğini yapmış Ridley Scott tarafından çekilen Blade Runner türkçesi ile Bıçak Sırtı adlı kült film.

     Bıçak Sırtı ( Do Androids dream of electric sheep) adlı kitap 1968 yılında Philip K. Dick tarafından kaleme alınmış ve son zamanlarda 6:45 yayınları tarafından Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? şeklinde özgün ismiyle yayınlanmıştır. Ben 6: 45'in çevirisine pek güvenemeyip kitabı Bıçak Sırtı adıyla Kavram yayınlarından okumayı tercih ettim. İyi mi ettim karşılaştırma olanağım olmadığı için bilmiyorum ama kitabın içinde bolca yazım yanlışı vardı. Kitabın büyülü fırtınasına kapılıp kendimi en son filmin üzerimdeki olağanüstü etkisiyle kendimden geçmiş halde bulduğumdan çok da umurumda olmadı bu durum.

      Kitap 3. Dünya Savaşı sonrasındaki dünyada geçiyor. Her savaş sonrası olduğu gibi kimse savaşın neden çıktığını ve kimin kazandığını bilmiyor. Savaşın en büyük yıkıcı etkisi ise geride bıraktığı radyoaktif kalıntılar. Bu etki o kadar büyük olmuştur ki yeryüzündeki birçok hayvanın soyu tükenmiştir. Baykuşların teker teker ölmesiyle başlayan süreç sonucunda yeryüzünde birçok hayvan yok olurken geriye sadece belirli bir maddi güce sahip olanların sahip olabileceği kadar az hayvan kalmıştır. Bu dünyada baykuş yok, eşek yok, kurbağa yok. Evet bildiğiniz kıyamet sonrası bir yer burası. ( Nereden bilecez canım kıyameti mi yaşadık? hiç işte laf olsun torba dolsun.)  Savaş öncesi başlayan kolonileşme hareketi savaşın bu ağır etkisi ile hız kazanmış ve insanlar diğer gezegenlerde koloniler kurmuştur. Göç hükümet eliyle yapılan propaganda ile cazip kılınıp ödül olarak insanlara hizmetçi Androidler vaat edilmiştir. Devreye giren Birleşmiş Milletler göçü mümkün olduğunca kolaylaştırmış, geride kalmayı zorlaştırmış hatta imkansızlaştırmıştır. Buna rağmen geride kalanlar da olmuştur.

''Android hizmetkar göç etmenin ödülü, radyoaktif serpintiyse geride kalmanın cezasıydı.''

      Geride kalanların bir kısmı kitabın ana karakteri Rick Deckard gibi işi veya herhangi bir özel nedenle dünyayı terketmemiş olanlar. Bunlar ''Biyolojik olarak kabul edilmezler'' sınıfında yer alan insanlar. Çünkü insanların dünyada kalması insan ırkının kalıtımı için bir tehdit olarak görülüyor. Buna rağmen on binlerce insan göç etmemeyi tercih etmiş. Bunların bir kısmı şehir içlerinde yaşarken bir kısmı da hemen hemen terk edilmiş banliyölerde yaşamlarını sürdürmektedir.
Bir kısmı ise John Isidore gibi ''Özel'' olup göçü yasaklandığı için göç edememiştir. ''Özel'' insanlar radyoaktif serpintilerden fazlasıyla etkilenip geni bozulanlar ve aynı zamanda zeka testini geçemeyen insanlardır. 'Özel'ler istese de göç edemezler hatta evlenemezler.

''Göç et ya da zamanla yozlaş!''

    Hükümetin propagandasında bas bas bağırdığı gibi radyoaktif kalıntılar ''normal''leri son hızla ''özel''lere çevirmektedir. Dünyada yaşayan insanlar her ne kadar bu radyoaktif serpintiden korunmak için demir koruyucu taksalar da serpinti günden güne içlerine sızıp insanları zehirlemekte ve onları 'Özel' olmaya bir adım daha yaklaştırmaktadır.

    Yani ''Özel'' olmaları aslında yazarın kitabın başından sonuna kadar hakim olan kavramların aslında neyi temsil ettiklerini sorgulatma ve kavramlar kadar bizi de tepetaklak etmeye çalışmasının bir sonucu. Yoksa günlük hayatta gıcık olduğumuz V.I.P.lerle alakası olan bir özel'likleri yok.

     Rick Decard, en önemli amacı çatısında bulunan elektrikli koyun yerine herkesin sahip olmayı arzuladığı gibi gerçek bir koyun almak olan, bu amaçla daha fazla androidi emekli etmesi gereken bir katil avcı ; kısaca bir kaçak android avcısı. Öncelikle hayvanlara değinmek istiyorum; bu dünyada yer alan elektrikli hayvanlar gerçeklerinin birebir kopyası, dışarıdan bakınca bir tek karınlarında yer alan kontrol panelleri gerçek olmadıklarını ele verebiliyor. Ayrıca birçok kişi sahip olduğu elektrikli hayvanlarını gerçek hayvan gibi gösteriyor aksi halde küçümsenebilir ve aşağılanıp dışlanabilirler..

''Fakat seni küçümserler. Belki hepsi değil ama bir çoğu. İnsanların bakacak hayvan olmadığında ne düşündüklerini bilirsin; ahlaksızlık ve empati karşıtı bir şey olarak görürler. Söylemek istediğim, teknik olarak bu Üçüncü Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki kadar büyük bir suç değil ama, çoğu insan hala böyle hissediyor.''

     Dünyada androidlerin bulunması yasak. Bu yasağa rağmen sahiplerini öldürüp dünyaya kaçmış ve normal bir insan gibi hayatına devam eden androidler var. En son geliştirilmiş modelleri ise Nexus-6 olan bu androidleri gözle insanlardan ayırmanın imkanı yok. İnsanlar kadar zekiler, güçlüler ve mikrobiyolojik yapıları insanlardan ayırt edilmelerini zorlaştıracak kadar iyi replika edilmiş. Hatta bazı androidler android olduklarını bile bilmiyor çünkü kendilerine yapay bir hafıza yerleştirilmiş. Herkes gibi anıları var, bir çocukluğu, bir ailesi, her şeyden öte de bir insan olduğunu sanıyor. Tüm bu durumlar androidleri tespit etme zorluğunu da beraberinde getiriyor. Bunun için emniyet teşkilatının kullandığı bir test yöntemi var:  Voight -Kampff


Rick Decard ve Voight-Kampff testini yapmaya yarayan alet.

     Voigt-Kampff'ın temel aldığı parametre ise empati kurma yeteneği çünkü androidler empati kuramıyorlar. Kişilerin gözlerindeki haraketlenmeleri ve bu hareketlenmenin hızını tespit etmek için kullanılan bir alet var. Bu alet yerleştirildikten sonra kişiye daha önceden hazırlanmış ve empati yeteneğini ölçmeye yarayan bazı sorular soruluyor. Verdiği tepki ve tepki hızından kişinin android olup olmadığı anlaşılıyor. Bu testi yapmak android olarak emekli edilmek istenen kişi için zorunlu. Eğer test sonucunda kişinin android olduğu anlaşılırsa testi yapan Android avcısı akabinde androidi emekliye ayırıyor yani öldürüyor.

     San Francisco polis teşkilatının ilgili departmanındaki en iyi android avcısı Dave Holden 8 kaçak androidden ikisini emekliye ayırdıktan sonra sıkı bir android tarafından haklanıp ağır yaralanınca yerine kalan işi tamamlaması için Rick Decard getiriliyor. Rick ''fırsat bu fırsat elektrikli koyunun yerine belki gerçek bir deve kuşu ya da bir tay alacak kadar ikramiye kazanırım!'' diyerek işe dört elle sarılıyor. Bu işi olabildiğince gizlice yapması lazım çünkü dünyada kaçak androidlerin var olduğunu halkın bilmemesi gerekiyor. Rick Decard'ın ilk işi ise Nexus-6 ları üreten Rosenlar şirketine uğramak. Burada kendisini Rachael Rosen ve amcası Eldon Rosen karşılıyor. Doğal olarak Nexus- 6'larını koruma derdinde olan şirket Voigt-Kampff testinin işe yaramadığını kanıtlama derdinde. Bu amaçla Eldon RosenRachel Rosen'ın teste tabi tutulmasını istiyor.

    İşte bu aşamadan sonra Philip K. Dick; kitap boyunca çaktırmadan sorduğu soruları ve gözünüzün içine sokarcasına anlatmak istediği şeyleri sorgulamamız için elinden geleni yapıyor. Kitaptan ve filmden etkilenmenizi sağlayan kitabı bitirdikten, filmi izledikten sonra gün boyunca manyak manyak dolaşıp sürekli kendinize aynı soruları sormanıza neden olan da bu sorgulama zaten:

Kim gerçek kim android?  androidi android yapan ne insanı insan yapan ne? 

Gerçek bir hayvana sahip olma ve sahip oldukları elektrikli hayvan gerçeğini gizleme derdinde olan insanlar kadar bir androidin de en az insan kadar insancıl istekleri, duyguları olamaz mı?

Bir insan gerçek bir hayvan düşlerken bir android neden bir elektrikli koyun düşleyemesin? manası şu ki her haliyle insana benzeyen bir android neden bir insan gibi yaşamayı, insanın hayal ettiklerini hayal edemesin neden bunu hak etmesin? Böyle bir dünyada kimin ne olduğunun ne önemi var ki ? İnsan da ölecek, birkaç yıl içinde hücreleri yenilenemeyen android de. 

Bir androidi köle yapan ve her türlü zulmün reva görülmesinin nedeni bir yaratıcısının olması mı? İnsanı güçlü yapan ve androide her şeyi yapabilme yetkisi veren şey sadece yaratıcı olması mı?

Gerçekten kim katil? Hayalini gerçekleştirmesi için paraya ihtiyacı olan ve bu yüzden bir androidin hayatını bir canlı olduğunu bile bile elinden alan insan mı? Yoksa android de olsa insanın muazzam bir replikası olarak insanca yaşama arzusunda kendini köle edeni öldürüp özgürce yaşama arzusu için de olan android mi?

sorular sorular aklımdaki deli sorular...




      Bu noktada filme geçmek istiyorum. Blade Runner filminin yönetmen koltuğunda karşımıza ( hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir ); daha önce de ''Alien'' adlı kült bilim kurgu filminin yönetmenliğini yapmış olan Ridley Scott çıkıyor. Film 1982 yapımlı, görsel efektleri ve filmde kullanılan havada uçan hava otoları, kara otoları, dekorlar, kıyafetler, oyuncaklar hele hele filmin müzikleri gerçekten muhteşem. Hele filmde bir çatı sahnesi var ki can özünüzden vurulacaksınız demedi demeyin.

     Filmde Rick Deckard karakterini Harrison Ford, Rachel karakterini Sean Young, John f. Sebastian karakterini Edward James Olmos, Roy Batty karakterini ise muazzam bir oyunculukla Rutger Hauer, Pris karakterini yine mükemmel bir oyunculukla Darly Hannah canlandırıyor.

rachel

     Film her ne kadar kitaptan uyarlansa da kurgusu çok değiştirilmiş. Kitabın birebir kopyasını beklemeyin, size iki şeyin garantisini verebilirim, o da filmin kesinlikle başlı başına bir muhteşemlikte olması ve bir bilim kurgu efsanesi olmasıdır. Kitaptan ne kadar etkilendiysem, film de o kadar tüylerimi diken diken etti.


     Film bir androidin Voigt-Kampff testine tabi tutulmasıyla başlıyor ve onu teste tabi tutan ise Dave Holden, android Dave Holden'ı ağır yaralayınca Rick Decard zorla ikna edilerek yerine getiriliyor. İlk başta ''bıraktım ben o işleri, öldürmem ben android mandroid'' diyerek kolundan zorla tutularak getiriliyor. Kitaptaki insansı arzularına , günlük hayatın kapitalist isteklerine yenik düşmüş bir insan yok karşınızda. Filmlerdeki tipik burnundan kıl aldırmayan , karizmatik, kendinden emin bir karakter var. Halbuki kitaptaki sürekli kendinden şüphe eden ''Dave en iyisiyken başedemedi olm bunlarla ben nası edecem? rezil edecem kendimi belki de ölüp kalacam ahanda şurada'' diyen biri. Ayrıca kitapta Rick Deckard, Iran adlı sürekli depresyon içinde olan bir kadınla evli. Filmde ise tek başına yaşayan bir hero. Kitapta olup da filmde olmayan, olmaması filmin kalitesini bir gram bile etkilememiş ama olsa çok daha iyi olurdu dediğim şey ise kitapta işlenen, bir nevi yeni dünyanın kutsalı, metafiziksel olduğu kadar da materyal olan Mercerizm.

     Rick Deckard filmde geri kalan 4 androidle ilgilenmek durumunda kalıyor çünkü filmde toplamda 6 android var, kitaptaki gibi 8 android kaçak yok. Unutmadan kitapta elektrikli hayvanlar o kadar önemli bir yer kaplarken filmde birkaç yer hariç karşılaşmıyoruz bile. Ayrıca kitaptaki ''Özel'' insanlarımızdan John Isidore kitapta ''Van Ness Hayvan Hastanesi'' adıyla geçen elektrikli hayvanların tamirinden sorumlu şirkette şoförlük yaparken filmde ise bir oyuncak ve android parçası tasarımcısı üstelik ismi de J.F Sebastian,  tavukkafalılığı ise yine aynı.

     Kitaptaki Rosenlar ailesine ait şirketin yerini filmde Tyrell Şirketi alıyor ve buradaki androidler kitaptaki androidlerden daha kötü bir karakter izlenimi bırakıyor. Ayrıca kitaptaki androidlerin tek suçu kaçak olmakken filmdeki androidlerin ömürlerinin kısalığı ve hücrelerinin kendilerini yenileyememesi hususunda şirketle de sorunları var.

pris ve j.f. sebastian
     Gördüğünüz gibi kitap ve filmde farklılıklar var, farklılıklar bununla sınırlı değil, spoiler vermemek adına bu kadar karşılaştırma yeter kanımca. ( umarım spoiler vermemişimdir, amaan vermişsem de benden değerli mi canım? idare ediverin azıcık  )

     Filmdeki oyunculukları ise ağzım açık seyrettim. O distopik dünyalara has içimi gıcıklayan duyguları son derece yoğun yaşadım. Hele o müzikler yok mu o müzikler hah işte onlarla kendimden geçtim, bazı sahnelerde ise cidden gerildim, bazen ağlayacak hale geldim, kimin yanında olacağımı, kimin tarafını tutacağımı şaşırdım. Tepetaklak oldum, evet Philip K. Dick sen kazandın! Seni ayakta alkışlıyorum, evet becerdin, tepetaklak oldum, şimdi mutlu musun? Hayır bu filmi izlemeyenler var mı merak ediyorum. Ben saftiriklik edip izlememişim. Siz siz olun benim kadar geç kalmayın.

     Film bu kurgusuyla da bir başyapıttı anlayacağınız.Hayır merak ediyorum Philip K. Dick eğer Do Androids Dream of Electric Sheep? diye bir soru sormasaydı ne olurdu? düşünmek bile istemiyorum. Kim sordu şimdi bu soruyu? sormayın kardeşim böyle sorular, uzun zamandan sonra güzel bir film izlemiş, muhteşem bir kitap okumuşuz adamın aklına böyle kötü şeyler getirip durmayın töbe töbe.


     Unutmadan kitap için küçücük bir eleştirim var, buradan cennetteki Philip K. Dick'e seslenmek istiyorum: Sayın yüce Dick; aksiyon sahnelerinin uzatılmasına alışılmış bu bünye hemencik gerçekleşen bazı olayları hazmedemedi, ne olduğunu anlayamadı, kendini cahil hissedip tekrar tekrar okudu, yine aynı sonuca vardı, bunu da bil aramızda yalan dolan olmasın istedim. Ama belki de suç o sahneleri uzatıp bizi gerim gerim gerip, meraklandıranlardadır, kabul ediyorum evet suç onlarda büyük ihtimal. Kitaptan sonra her şeyi sorgular, karşıtların yerini tekrar değerlendirir oldum. Ha hazır yeri gelmişken araya sıkıştırıvereyim; cennetteki diğer bilim kurgu ustaları Asimov'a , Bradbury'e , Clarke 'a ve özel olarak da Carl Sagan'a çokça selamlar! (tabiki başka selam gönderceklerim var onu da biz kendi aramızda halletcez.)

SPOİLER-------------------------------------------------------------------------------------

O değil de filmdeki 6. android kimdi? kafayı yiyeceğim kitapta da tahmin ettiğiniz karakter hakkında da android miydi sorusundan çıldıracağım! Kimdi ulan kimdi! Kim neydi!

Ha bir de filmdeki çatı sahnesinde ağlamamak için zor tutum kendimi. O sözler neydi ? Neydi o sözler, a dostlar?

i've seen things you people wouldn't believe
attack ships on fire off the shoulder of orion
i watch c-beams glitter in the dark, near the tannhauser gate
All those moments will be lost in time like tears in the rain time to die (off off offf )



SPOİLER---------------------------------------------------------------------------------------



    Her ne kadar yazıyı bitirmek istemesem çenem açılmışken uzun uzadıya spoiler mpoiler demeden ortalığın tozunu dumanına karıştırmak istesem de sizin güzel hatrınıza kaçıyorum.Kitabı ve filmi tavsiye etmeme gerek yok artık sanırım. Herkese keyifli okumalar ve seyirler diliyorum.




böylece;

goodreads'in ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan biri olması sebebiyle, Philiph K. Dick'e ait Bıçak Sırtı/ Androidler Elektrikli Koyunlar Düşler mi? adlı kitap Yaz Okuma Şenliğinde;  Goodreads’in “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap” listesinden 3 kitap kategorisinde bana da 10 puan kazandırdı :) 






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...