18 Mayıs 2016 Çarşamba

KİTAP 47 # 1002. GECE MASALLARI - DER. YİĞİT DEĞER BENGİ


1002. GECE MASALLARI

Derleme : Yiğit Değer Bengi

Bülent Somay / Barış Müstecaplıoğlu /Giovanni Scognamillo / Nazlı Eray / Ümit Kireççi /
Kadir Aydemir / Altan Öktem / Arzu Çur / Ferhan Ertürk / Yiğit Değer Bengi / Gündüz Öğüt / Orhan Duru / İzzet Yasar / Evren İmre / Levent Şenyürek / Çiler İlhan / 
Sadık Yemni / Levent Mete / Muammer Yüksel / İhsan Oktay Anar

Metis Yayınları
1. Baskı 2005

Tür:  Fantastik / Fantazi / Öykü
236 Sayfa

    1002. Gece Masalları çeşitli yazarlara ait 'Fantastik Öykü'lerin yer aldığı, Yiğit Değer Bengi tarafından yayıma hazırlanmış bir derleme. Ülkemizde yerli Fantastik eserlerin sayısı düşünüldüğünde derleme olması açısından türünün ilk örneklerinden biri. Bu tarz genç dimağların, yaratıcı yazarların bolca olduğu kitapları çok seviyorum. Hele ülkemizde üretimin ve verimin düşük olduğu Fantastik Kurgu, Bilim Kurgu, Polisiye gibi alanlarda yeni yazarlar keşfetmek, olağanüstü başarılı kurgu ve yazım kabiliyetine sahip yazarlarımızın olduğunu görmek hem büyük bir mutluluk hem de umut kaynağı.

Bülent Somay
    Kitabımız Bülent Somay'ın sunuş yazısı ile başlıyor. Somay, bu seçkinin 'Fantastik Öyküler' derlemesi olarak Türkiye'de bir ilk olduğunu, başka dillerde dahi fantastik öykü derlemelerinin sık görülmediğini, neden olarak fantazinin geniş ve ayrıntılı dünyası nedeniyle öyküden çok romana yakın bir tür olmasını gösteriyor.

    Somay, kitaptaki öykülerin Fantazi Edebiyatını da içeren fantastik çekirdek çevresinde kurulduğunu; kısaca Fantastik Edebiyata dahil eserler yanı sıra, bir de fantastik öğeler barındıran ama Fantastik Edebiyata dahil olmayan eserler olduğunu belirtiyor; Wilde'ın Dorian Grey'i, Wells'in Görünmeyen Adam'ı, Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsa'sı örneklerinde olduğu gibi.


     Fantastik Edebiyatın söylemsel düzeyde yeni, alternatif bir simgesel düzen kurmayı hedeflediğini, bu yeni düzenin var olandan son derece radikal farklılıklar  içerebileceği gibi yalnızca görünüşe ilişkin değişiklikler de içerebileceği değerlendirmesinden sonra Somay, Fantastik ve Fantazi Edebiyatı arasındaki ayrıma değiniyor. Ayrımsal bağlamda, Fantastik'in edebiyatta her zaman var olduğunu ve var olacağını, buna karşın Fantazi Edebiyatının bir alt tür olarak 20.yüzyılın ilk çeyreğinden sonra ortaya çıktığını ve okur kitlesini hızla artırarak yaygınlaştığını vurguluyor.

    Bilim Kurgu Edebiyatının Türkiye'deki konumuna da değinmeyi ihmal etmeyen Somay, 1950'lerden beri Türkiye'de çekirdek bir Bilim Kurgu meraklısı çevresi olmasına rağmen, Bilim Kurgu'nun ne yayıncılığında ne de yazarlığında çok büyük bir atılımın gerçekleştiği, Bilim Kurgu'nun altın çağını bırakın teneke çağındaki kadar bile bir izleyici kitlesinin bu topraklarda oluşmadığı eleştirisinde bulunuyor, haklı olarak. Buna en büyük neden olarak da Türkiye'nin pozitivist bir düşünce geleneğine yabancı olmasını gösteriyor. Rasyonalist düşünce geleneğinin yokluğunun yerli Polisiyenin oluşumuna da engel olduğunu, son yıllarda başta Polisiye olmak üzere her iki alt türde de güzel ürünler verilmeye başlandığını; ancak geç kalındığını ifade ediyor. Artık bilimdeki yeni buluşlara hayranlıkla, ağzı açık bakacak bir izleyici kitlesi olmadığı gibi, kimsenin zeki dedektifin kılı kırk yaran akıl yürütmelerini kafa sallayarak izlemeye niyetli olmadığını belirtiyor.  Bu noktada Fantastik Edebiyata bir şerh düşüp onu diğer türlerden ömür açısından ayırıyor. Metaforların Çağının asla geçmeyeceği, ejderhalara, elflere, hobbitlere hala inanabileceğimizi  vurguluyor.

'' Metafor civa gibidir, ele avuca sığmaz, hiç aklınıza gelmeyecek anlamlara sıçrayıverir bazen. Fantazi işte bu yüzden çok ama çok önemli bir tür, bir nevi gizli silah, kullanmasını bilene. ''

Yiğit Değer Bengi
    Daha sonra sözü Yiğit Değer Bengi alıyor. Böyle güzel bir seçkiye de imzasını atan yazar, Fantastik, Fantazya, Fantastik Kurgu tanımlarının hala tam olarak yerini bulmadığını ancak yazarların eser vermek için türün tamamlanmasını bekleyemeyeceklerini ekliyor. Neyin Fantastik olup neyin olmadığına referanslarla değinen yazar, Fantastiğin bir nevi '' Kaçış Edebiyatı '' olduğunu  ancak türde yazan birçok yazarın bu kaçışı  birbirinden farklı bakış açılarıyla zenginleştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda kitapta, daha önce okuduğum Fantastik öykülerden oluşan kitabı '' Çift Başlı Kartal '' dan bir öyküsü yer alan Bengi, Fantastik edebiyatı, coğrafyanın kültür birikimiyle harmanlayarak muhteşem fantastik öyküler açığa çıkaran bir yazar. Bengi sayesinde, aslında bu toprakların fantastik edebiyat için ne kadar zengin bir metafiziksel ve metaforsal kaynaklara sahip olduğunu, becerikli yazarların kurgularında ne kadar başarılı eserlere dönüşebileceğini görüyoruz.

    Son olarak Bengi, hakikatin bir başka boyutunu anlamak isteyen fantastik okurlarına Friedrich Nietzsche'den okkalı bir alıntı sunuyor;

'' O halde nedir hakikat? Metaforlardan meydana gelen seyyah bir mihmandar...Uzun süre kullanıla kullanıla insanlarda sabit, kitabi ve bağlayıcı hale gelen bir mihmandar. Hakikatler öyle olduğunu zamanla unuttuğumuz yanılsamalardan ibarettir. '' 

bol çiçekli llkbahar temalarına devam :)
    Kitabın ismi 1001. Gece Masalları'ndan çok, üstat Edgar Allan Poe'nun '' Şehrazat'ın 1002. Masalı '' eserine yapılmış bir gönderme, eskinin masallarının modern edebiyatın akıcılığı içine girdiğinde açığa çıkan tekinsiz bir derleme. Bengi'nin deyimiyle 20. öykü olarak görebileceğimiz kitabın kapağı, Kenan Yarar tarafından çizilmiş, Fırat Yaşa tarafından renklendirilmiş. Buradan anlayabileceğiniz üzere kitapta toplam 19 öykü bulunuyor. Fantastik edebiyata yabancı olmayanların yakından tanıdığı Barış Müstecaplıoğlu'ndan, Altay Öktem'e, Giovanni Scognamillo'dan İhsan Oktay Anar'a ve Nazlı Eray'a kadar birçok değerli yazarın öyküleri yer alıyor kitapta.

   En sevdiğim ve defalarca okuyabileceğime emin olduğum öyküler ise şöyle; babasının, hasta hücrelerin yenilenmesi üzerine çalışmalarını devam ettiren bir büyücünün, iksirinin etki süresini uzatmak için paragöz bir katilden yardım almak mecburiyetinde kalması ve bu iksiri halktan insanlara çok ucuza sunabilmek adına göze aldığı riskleri konu alan, Barış Müstecaplıoğlu'nun zekasını ustaca konuşturduğu '' İksir Ustası '' adlı öyküsü.

    Altay Öktem'in kara mizah ögeleri barındıran, döngüsel bir korku filmi tadındaki kurnazca hazırlandığı her halinden belli '' Oyun '' adlı öyküsü.

    Kadir Aydemir'e ait, lanetli bir evde yaşayanlar ve lanetli evin hiç konu edilmemiş komşu hanesindeki genç bir çiftin başına gelen son derece huzursuz edici, bir karabasan kadar tekinsiz olayların işlendiği '' Kara Uyku '' adlı öykü.

    Okurken öykünün ağırlığını ellerinizde hissedeceğiniz (evet neden olmasın?), yazarın uyarılarına rağmen ellerinizi arkada tutma sabrını gösteremeyeceğiniz, mitolojinin modern dünyaya çarpıcı bir hayal gücü ile uyarlaması olan Arzu Çur'a ait '' Elleriniz Arkada Tutun! '' adlı öykü. ( Ekstra olarak yazarın, yazılarını ve şiirlerini paylaştığı bir blogu varmış, ilgilenenler için buraya bırakıyorum; http://arzucur.blogspot.com.tr/ )

    Bir gün uyandığınızda dilinize, düşün dünyanıza ve kaleminize hakim alfabenin harflerinin teker teker silindiğinde, başınıza ne tarz trajikomik durumların geleceğini yarım gülüş yarım üzgünlük ile ( aynen tıpkı Mona Lisa gibi ) okuduğunuz Evren İmre'ye ait '' Sfenksin Doğuşu '' adlı öykü.

    Öyküye fantastik özelliği veren kurgusal olayı aynı zamanda psikiyatrik bir vaka olarak da modern bir açıklamaya kavuşturmanız mümkün olan, kutu kutu peçete değil ( kutu peçete ne arar la, holivutta mı yaşıyoz? ) rulo rulo tuvalet kağıtlarını bitirecek kadar ağlamanıza sebebiyet verecek kadar dram barındıran Levent Şenyürek'e ait  '' Çiçekler Dondu '' adlı öykü.

    Ve son olarak ustalara saygı duruşunda assolist olarak sahneye çıkan İhsan Oktay Anar'a ait '' İnşaat İşçisi Rıfkı'nın Dehşet Verici Akıbeti '' adlı öykü.  Bir Merzifonlu işçi, başlık parasını toplayabilmek için şehre göçmüş bir köy delikanlısı ve Batının havalı şatolarında yaşayan vampirinin aynı kurguda buluşmasının tek sebebi olabilirdi, o da ; İhsan Oktay Anar'ın sınırların ötesine uzanan beynelmilel hayalgücünün peşini bırakmayan Anadolu'nun Paris'i '' Çorum'' un tekinsiz, bir o kadar da sevimli hayaleti. 

    Muhteşem bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Devamını bir sonraki doğum günümde pastamı üflemeden önce dilek çetelemde bir dilek olarak sıraya yerleştirebilecek kadar çok büyük bir istekle bekliyorum. du bi dk... lan..unutun bu kısmı ! Kestik ! Kestik !

13 Mayıs 2016 Cuma

KİTAP 46 # GÖĞÜ DELEN ADAM ( PAPALAGI ) - ERICH SCHEURMANN


GÖĞÜ DELEN ADAM
 ( DER PAPALAGI )

Erich Schuermann

Çeviri: Levent Tayla


Ayrıntı Yayınları
12. Baskı 2014

Tür:  Deneme / Eleştiri / Antropoloji 
110 Sayfa

    Göğü Delen Adam, büyük bir beğeniyle başladığım, okudukça beğeni skalamda 10 puandan 1 puana düşmeyi başarabilen tek kitap. Aşağıda metnin çekici ve yerinde başlangıcına karşın çoğunlukla içi boş ve gittikçe bağnazlaşan eleştirilerine, kendi içindeki çelişki ve tutarsızlıklarına detaylıca değineceğim. İzninizle yazımı bir kez daha ne kadar büyük yazar olduğunu anladığım 'Cesur Yeni Dünya' nın yaratıcısı Aldous Huxley'in o yüce hatırasına adayarak başlıyorum.

    Kitabımız Samoa adasındaki huzur ve barış içerisindeki Tiavea kabilesinin Avrupa görmüş reisi Tuiavii'nin kendi yerli dilinde ifade ettiği konuşmalardan oluşuyor. Tuiavii'nin bu konuşmayı Avrupa'da yayımlamak gibi bir niyeti yoktur, bu yazıları sadece kendi Polinezyalı halkının şeytan modern toplumdan / insandan uzak durması için yazmayı düşünmüştür. Ancak yazar Erich Scheurmann bu yerlinin konuşmalarını onun bilgisi dışında Avrupa'nın okur çevresine aktarmayı tercih eder. Nedeni ise doğayla henüz içiçe bir insanın Avrupalının kültürüne hangi gözlerle baktığını bizlere göstermektir.


     Yerli insan, beyaz ve yabancı insana Papalagi demektedir. Bu kavram aynı zamanda 'Göğü Delen Adam' anlamına gelmektedir. Tuiavii'nin Güneydenizi'nin tüm ilkel halklarına çağrısı, kendilerini Avrupa'nın ''aydınlanmış'' modern halklarından koparmalarıdır. Tuiavii Avrupa'yı hiçe saymakla birlikte, yerli atalarının Avrupa'nın ışığıyla aydınlanmak gibi büyük bir yanılgıya düştükleri düşüncesindedir. Her ne kadar kitabın son bölümünde Avrupalı insanın ışığı ile Hristiyanlıkla tanışıp, kendi tanrılarından kurtulup gerçek Tanrıyı buldukları için Avrupalı insanı kardeş belledikleri tutarsızlığına düşmüş olsa da.

'' Sevgili kardeşlerim bir zamanlar, henüz hiçbirimiz Katolikliğin parıldayan ışığıyla tanışmamıştık, karanlıkta oturup duruyorduk... Daha yüreklerimiz büyük sevgiyi tanımamıştı, kulaklarımız Tanrı'nın sesine tıkalıydı.

Papalagi bize ışığı getirdi. Karanlığımızdan kurtarmak için geldi bize. Işığı getiren o olduğu için, beyaz adamın Tanrı adını verdiği Yüce Ruh'un sesi olduğu için, saygı gösterdik ona. Papalagi'yi kardeşimiz belledik, öyle gördük.''

   Tuiavii insanları kendilerinden koparan, düzmeceliğe ve doğaldışılığa sürükleyen Avrupa kültürünün değerinin nerede yattığını bir türlü anlamaz. Kitabın yazarına göre Tuiavii özelde Avrupa toplumunu genelde modern insanı kendi halkına alçakgönüllü bir yüreğin kendini ele vermesi şeklinde olağanüstü bir yalınlıkla ve elem dolu bir sesle aktarmıştır. 


    Kitabın ilk aşamada gidişi güzel, Tuiavii'nin modern insanın içinde bulunduğu çıkmazı somut veriler ve nitelikli değerlendirmeler eşliğinde vereceğini düşünüyoruz ve metine büyük umutlarla devam ediyoruz daha sonra 'hah iyi halt ettik' nidalarıyla çıldırma eşiğinden kitabın kısa olması sayesinde kılpayı dönüyoruz.

    Gelelim saatlerce (s)övdüğüm kitabımıza. Bölümlere ayrılan kitabın ilk bölümü insanın kıyafetle örtünmesi üzerine. İnsanın hem örtünmek için kendini paralarken hem de tensel doyum yakalamak adına teni azıcık çıplak görme fırsatı yakalamak için can atma ikiyüzlülüğü yeriliyor. Kısacası Tuiavii, modern insanın, ilişkinin manevi değeri yerine tensel doyumu hedeflemesini bunu da örtünme ahlakı ile saklama çabasını eleştiriyor. Ardından insanın yatarken güneş ışığı yerine, her yerini saran bir örtüye bürünmesi ve doğanın bir hediyesi olan güneşin ışığından ve sıcaklığından kendini bir yapaylığa mahkum etmesini doğru bulmadığını aslında tüm bu örtünmenin kör ve budala beyaz insanın kendine dair utancını gizlemek için sadece bir araç olduğunu belirtiyor.

    Kitabın ikinci bölümünde mekanın şekillendirilmesi eleştiriliyor. Başta caddelerin, sokakların, hanelerin yerleşimi ve özelde de hanelerdeki odaların insanı doğadan koparıp, suni bir yaşama alanına hapsedişi, insanın ihtiyacından çok alanın, insana nasıl da dar gelebildiği aktarılıyor. Giriş ve çıkış adı altında tek bir kapının olduğu bu hanelerde, komşuların birbiriyle karşılaşmamak ve birbirlerine selam vermemek adına nasıl bin takla attıklarını; birbirlerine yabancılaşan insanın doğaya da yabancılaşıp hem nefret ettikleri hem de boğuldukları bu gürültülü, havasız taş yapılara, kendilerine ne kadar zarar verse de büyük bir bağla tutunduklarını görüyoruz.

    Buraya kadar kitap adeta bir ters distopya. İlkel bir insanın çıplak gözlerle baktığı modern dünyanın saf ve el değmemiş korkunçluğu yaşadığımız dünyanın distopik yönünü sergiliyor. Hiçbir anlamı olmayan ve bizi hasta eden pek çok müsrifliklerimiz ve tüm bunlara bencilce atfettiğimiz olağanüstü manalar ister istemez dünyamızı distopik yapıyor.

    Gelelim paranın bir ilkelin gözünden tanımlandığı üçüncü bölüme; Yuvarlak metal ve ağır kağıtlar. Bu bölümde paranın günlük hayatta neredeyse her gün yaptığımız eleştirisinden daha nitelikli ve çığır açıcı bir değerlendirmesi yok. Paranın modern dünyanın tanrısı olmasına rağmen bir meta olarak ayrıştırıcı doğasında insanı mutlu etmeye yetemeyecek kadar ulu olmadığı eleştirisi var. Tamam haklı ancak bunlar bizim de yaptığımız yüzeysel eleştiriler, Tuiavii gibi bilge bir ilkelin parayı meta olarak kabulü üzerinden yorumlamasından çok kendi doğayla özdeşliğinin üstünlüğü ve çeşitli avantajı üzerinden farklı ve şaşırtıcı bir bakış açısıyla değerlendirmesini beklerdim. Zira para, parayı tanımayan toplumlar için gerçekten şaşırtıcı bir güce ve dinamiğe sahip. Bu dinamiği paraya ihtiyaç duymamış biri olmanın saflığıyla yerle bir etmesini ve para olmadan da yaşanacak mutlu ve huzurlu bir toplumun olduğunu kanıtlamasını isterdim. Ne çok şey istemişim lan. Millet para isterken benim istediğim şeye bak. 

   Daha sonra, modern insanın bolca zamanı olmasına rağmen hala zamansızlıktan yakınması eleştiriliyor. Bu bölümde iyiden iyice canımı sıkmaya başladı bu kitap. Hayır gerçekliği tüm çıplaklığıyla suratıma çarptığı için değil tabiki. Gerçekliğin kestiği parmak acımaz, ama Tuiavii'nin yaptığı bildiğiniz dangozluk. Tuiavii insanların zamanı, saatlere, dakika ve saniyelere bölüşünü doğal bulmamış, ben de bulmuyorum. Sistemin insanı bir kıskaca alması ve bolca çalıştırması yanı sıra kontrol etmesini kolaylaştıran bir parçalama işlemi olarak görüyorum bu uygulamayı. Ancak Tuiavii'nin bu konuya yaklaşımı yaşımızı bilecek olmamızı sağlaması ve yaşımızı bilecek olmamızın ise ölümümüze ne kadar kaldığını gösterip hayatımızın tüm keyfini kaçıracağı kadar sığ ve bencilce bir yaklaşım. Tuiavii abimiz çaktırmasa da tam bir epiküryen, kusura bakmasın ama bu zaten şikayet ettiği modern insanın hayata yaklaşımının ta kendisi. Ölümsüz gibi her şeyi tüket, yok et, israf et, keyfine bak! Yani ben bir ilkelin ölüme bu gözle bakacağını asla düşünmüyorum. Doğada her şeyin bir ruhu olduğunu düşünen birçok ilkel toplum, ölümü doğaya dönüş, o yüce ruha katılış olarak görürken bu ilkelin ölümden korkması okuduğum birçok ilkel toplumun dini, kültürel raconuna ters. 


    Dördüncü bölümde modern insanın ürettiği metaların 'Şey' adı altında yergisi var. Ancak bu yergi öyle tırt bir nedene dayandırılıyor ki bildiğiniz yobaz kafası. Üretilen bunca şeyin israf olmasından, insanın doğayı yok etme, gezegeni tüketme ve canlılara zarar verme çabasından öte olmadığını belirtmesini beklerken, adamın eleştirisi şu oluyor; Modern insan, Yüce Ruh olan Tanrı'yı yenmek, onun yerine geçmek için tüm bu şeyleri üretiyor. Ama ne yaparsa yapsın Yüce Ruh'u alt edemeyecek! İşte bu noktada kitabın yazarının ciddi anlamda Erich Schuermann olduğunu, kitabının gezgin ve egzotik soslu bağnaz bir din propagandası olduğunu anlamaya başlıyoruz. Kitabın sonuna doğru ve en sonunda yazarın hayatını okuduğumuzda ne kadar haklı olduğumuzu anlayıp, kendimize çoktan hak ettiğimiz Oscar ödülünü geç de olsa verme mertliğini gösteriyoruz. 

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde Tuiavii 'düşünme' eyleminin ölümcül bir hastalık olduğu saçmalığına kadar vardırmış olayı. Düşünmenin ölümcül bir hastalık olduğunu iddia edeceğine, ilkel insanın da kültür ve becerilerinin temelinde yatanın  düşünsel bir uğraş olduğunu, modern toplumun bu uğraşı düşünsel görmeyecek kadar düşünme kavramını bencilce kendine mal ettiğini savunmasını beklerdim. Kısaca düşünmekten çok, düşünme eyleminin niteliğini ve kavramsal içeriğini eleştirseydi işte tam bir bilge ilkel derdim ama bildiğin modern bağnazın teki çıktı adam. En absürdü ise modern insanın doğal düşünmeden yoksunluğunun nedenini kitaplar olarak göstermiş olması. ( Evet ulan kitap! Aklınız alıyor mu? Alıyorsa lütfen sessizce ve hızlıca ok imlecinizi farenizin yardımıyla ekranın sağ üst köşesine getirip çarpı işaretine tıklayıp acil terk ediniz bu arenayı :( ) Üstelik bunu nasıl göstermiş? Modern dünya hakkındaki düşüncelerini kağıda yazarak. Tutarlılığa bak sen. Ben şu an geçici olarak doğal düşünmeden yoksunsam bunun tek nedeni kitabın bağnazlık seviyesinde sınır tanımayan, çağ atlayan cüretidir. 

   Kitabın sonuna doğru patron adeta çıldırmış. Daha ne kadar saçmalarsam ilkel görünürüm diyerek modern insanı aşağılamadığı nokta kalmamış, hayır ben de aşağılıyorum yeri geldikçe ama böyle dogmatik, eften püften sebeplerle değil. Gerekçeler iyice din bazlı hale dönmüş, ekolojik nedenler işi çıktığı için mekandan erkenden ayrılmak zorunda kalmış herhalde. Hayır modern toplumu yeri geldiğinde en sert eleştirenlerden biri iken, sağ olsun bu kitap sayesinde tam bir modernizm, sanayileşme savunucusu oldum. Merakı Tanrı'ya hakaret gören, İnsanın düşünsel sorgulayışını ve arayışını küçümseyen, insanı sadece ölümsüzlüğü isteyen bir canlı ve hayatını bile uzatamadığı haksız yargısıyla itham eden bu adam karşısında modern dünyayı savunmayayım da napayım?

'' Papalagi hala kendisini ölümden koruyan bir makine yapmayı beceremedi. Tanrı'nın her an yaptığından, gerçekleştirdiğinden daha büyük hiçbir şey beceremedi şimdiye dek. Makineleri, marifetleri, büyüleri, hiçbir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu, daha huzurlu kılmaya. ''

    Kopuş bu kopuş kitabın beklentilerimi karşılama oranı yokuştan aşağı yuvarlanan bir topun hızına ters orantılı olarak 989685626556'e katlanarak azaldı. Tuiavii'nin bilge olduğu sıkça vurgulanan metinde Tuiavii'nin bilgeliği, yazar Erich Scheurmann'ın misyonerlik çalışmalarına katıldığı cemaatte, Samoa anılarıyla popüler olduğu ve ardından bu kitabı yayınlamaya karar verdiği gerçeğinin başladığı noktada bitiyor. Kitapta Tuiavii'ye ait ifadeler varsa bile biz bunu yazarın ağır basan cemaate yaranma ve bolca dini propaganda yapma ihtiyacından dolayı çıkarmakta zorlanıyoruz. Bana kalır ise bu kitap tamamen kurmaca. Birçok tutarsızlık ve çelişkilerle dolu. Ben anlatıcıyı, ilkel bilge bir adamdan çok teselliyi modern topluma haksızca sövmekte bulan ve bu arada da 'ilkel toplumlar bile gerçek tanrı yolunda sen hala neyin kafasındasın?' savıyla cemaatte kendini kanıtlamaya çalışan mutsuz biri olarak gördüm.

    Ayrıntı yayınlarından çıkan kitapları sekmeden seven bir okur olarak, bu kitabı hiç beğenmediğim gibi üstüne bir de nefret ettim. Ama kitabın seveni pek bir bol, bu kadar seven arasında ben de bir istisna olayım çok mu? Hem boş atıp dolu tutma çabasından ileri geçip gerekçelerimi de gösterdiğim onca yazı yazdım, boru mu? Bence Cesur Yeni Dünya'nın son bölümünü okuyun, modern topluma yabancı, doğayla bütünleşen bir ilkelin gerçek bakış açısı gerçekten nasıl olurmuş çok daha iyi bir kurguyla görün.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...